Kitaplık

Bu sayfada okuduğum ve yorum yapma gereği duyduğum kitapları sizinle paylaşmak istedim. Sizler de bir kitap hakkında yazmak istiyorsanız yazı ile birlikte kitap kapağının resmini de bize iletmeniz yeterli..

***************************************************
Kur’ânî Bir Roman
Meal gibi bir roman yazdı ama…
İbrahim Eryiğit’in konusuyla ve tekniğiyle ilginç bir romanı yayımlandı: Kur’an’la Konuşan Şair.

İbrahim Eryiğit’i daha çok Aylık Dergi, Ayane ve İktibas dergisinden biliyoruz. Ayane bildiğimiz kadarıyla Mehmet Erdoğan ve İsmail Hocaoğlu’yla birlikte çıkardıkları bir dergi. İbrahim Eryiğit, tam 36 sayı çıkma başarısı gösteren bu dergiden sonra uzun bir zaman boyunca Ercüment Özkan’ın İktibas dergisinde edebiyat ve sanat sayfalarını hazırlamış. 1999-2001 döneminde TYB Genel Sekreter Yardımcılığı görevini de yapan Eryiğit meslekten matematikçi ve alaydan şair, yazar.. O’na göre “Bir nevi şair olmayan bir matematikçi, hiç bir zaman mükemmel bir matematikçi olamaz.”

Benim, daha çok matematikle ilgili yazılarından bildiğim ve yakın zamanda tanıştıktan sonra bilvesile okumuş olduğum “Eylülde Su” adlı kitabından sonra geçtiğimiz günlerde Pınar Yayınları arasında yeni bir kitabı yayınlandı, Eryiğit’in: “Kur’an’la Konuşan Şair”.

Büyük öykücü Rasim Özdenören’in arka kapağına yazmış olduğu iki paragraflık yazı, bir bakıma kitabın en kısa ve en açıklayıcı özeti niteliğinde: “İ.Eryiğit’in bu metni, hakikatin arkasına düşmüş bir genç adamla bir bilge kişinin varlığın anlamı ve onun mazmunu üzerine Kur’an ekseninde geliştirilmiş diyaloglardan oluşuyor. Kur’an ekseninde varlığın ve insanın ve onların nereden gelip nereye gittiğinin nasıl açıklandığını merak edenlere sunulan bir dizi diyalog. Okuyucu, buradan hareketle varlığın ve kendi varlık yapısının anlamını sorgulamaya başlayabilir. Böyle bir sorgulama için bu metinler idrakine göre herkese eline geçirebileceği bir ipucu veriyor.’’

Sade bir dil ve durgun bir anlatım

“Kur’an’la Konuşan Şair”, başta da söylediğimiz gibi, fazlaca hatta hiç denememiş bir tarzla yazılmış. ‘Ben anlatıcı’ nın hemen her şeyi anlattığı böylesi bir anlatıda diğer kişi ya da kişilerin anlatılarının da hem kişiye özel kalışı hem de bir biçimde yine ‘ben anlatıcı’ nın anlatısı olarak görünmesi ise başlı başına bir farklılık olarak gerçekleşmiş diyebiliriz. Kitaptaki bu anlatma biçimine bakarak, hikayeyi iki ucu da aynı yere çıkan bir yolculuğa benzetebiliriz. Sanki kitaptaki bütün konuşmalar okuru aynı yolda gezdirerek tek bir yola götürmek istercesine Kur’an’a götürmeye ayarlanmış gibi…

İbrahim Eryiğit’in, kitabında dikkati çeken bir diğer önemli husus ise anlatının dilinin olabildiğince saf, işlenmemiş hatta basit denilebilecek bir seviyede tutulmuş olması. O kadar ki, okur, özellikle anlatıcının, yer yer sanki saf bir çocuk gibi, çocukça bir acemilik ve heyecanla konuştuğunu görünce şaşırmadan edemiyor ama hikayenin akışı içerisinde bunun hem mecbur kalınmış hem de bilerek seçilmiş bir dil tercihinden kaynaklandığını da bir biçimde anlayıveriyor. Yazarın sanki de anlatının ana gövdesini oluşturan serüveni de öteleyerek öne çıkan ‘ayetler’e bakarak, ne kadar güzel söylemeye çalışırsa çalışsın, ‘ayetler’deki kadar güzel bir dili kuramayacağı bilinciyle dilini hizalandırdığı bir tercih bu…Elbette içinde ‘ayetler’in yer aldığı bir anlatı da yazar istese de istemese de sözünü ne kadar süslerse süslesin ‘ayetler’ kadar güzel konuşamayacaktır ama bir yazarın bunu ölçü alsa bile en azından kendi dilinin saflığını ve işlenmemişliğini ayarlayabilmesini de ayrıca bir dil başarısı olarak görmek gerekiyor.

Bir şairin kısa meal tefsiri gibi

İbrahim Eryiğit, kitaba epigraf olarak bir Hadis-i Şerif’i almış: “Bir şairin herhangi bir zamanda söylediği en doğru söz, Lebid’in şu sözüdür: İyi bilin ki, Allah’tan başka her şey bâtıldır.’’ Bu epigrafın altında ise, kitapta geçen Ayet meallerinin kaynakları gösterilmiş: Kur’an Mesajı – Muhammed Esed, Hayat Kitabı Kur’an – Mustafa İslamoğlu.

88 sayfalık kısa, belki bir solukta okunacak ama sonradan çokça düşünülecek kitapta, yer alan ayetleri okudukça anlatıcının en çok bilmek istediği, cevabını aradığı ya da kendinde varsaydığı cevapları sınadığı söz ve sorularına karşılık olarak ortaya koyduğu en son sözü işaret eden ayetler olduklarını görüyoruz.

Bu ayetleri, aynı zamanda anlatıcı üzerinden İbrahim Eryiğit’in kendince derlemiş olduğu bir meal seçkisi olarak değerlendirmek de mümkün. Her şeyden öte, “Kur’an’la Konuşan Şair”de, gündelik hayat içinde unutulan –bir yudum su içebilmek, bir lokma ekmek yiyebilmek, sıhhat içinde bir tek adım atabilmek gibi- en basit iş ve eylemlerdeki mucizevi boyutun hatırlatılmasından bazı vakit namazlarının birleştirilerek kılınabileceğine dair incelikli ve başarılı vurgulara kadar bir çok şey de ayrıca dikkat çekiyor.

Anlatıcımız tam da tahmin edileceği gibi bir şair, kitapta şairle konuşan ise 60’lı yaşlarında şehirden, şehrin dağdağasından ve kalabalıklardan uzakta yaşayan, o ne sorar ya da ne söylerse söylesin tek bir dünya kelamı etmeden ona ‘ayetler’ okuyan bir bilge kişi… O kadar ki, adını söylerken bile dünya kelamı etmiyor şairle.

***

“Elma Kokusu” Ardında Yitirilen Bir Hayat …
Adem ile Havva’yı cennetten kovduran keskin bir elma kokusu muydu acaba? Elmayı ısırmadan o elmayı yaratanı düşünüp anmak, yedikten sonra da onun ne lezzetli bir meyve sunduğunu düşünmek ve bitiminde de O’na teşekkür etmek gerekirmiş. Elmayı bize veren şahsı da tabii ki unutmamak gerekir. Onun da bağına bereket dilemek ve varsa eğer bir ücret mukabilinde biz talep ettiysek de ücretini vermek gerekir. Elmanın halk arasında ve Anadolu kültüründe bambaşka yerleri var. Elma dilimizde bir çok deyim ve özdeyiş içinde yer almış ve belleğimizde her zaman tatlı bir izlenim bırakmıştır. “Yarım elma, gönül elma” belki de bunların içinde en güzelidir. Siz de düşünün bakalım siz “elma”nın içinde geçtiği kaç tane söz grubu biliyorsunuz? Felsefi ve sosyolojik açıdan da baktığımız zaman elmanın tarihimizde “Kızılelma” adıyla ütopikleştiğini görmemiz mümkündür değil mi? Bilirsiniz, insanı yoldan çıkaran ve belki de ölüme götüren üç şey var: “su sesi, kadın sesi ve elma kokusu”.. Elmanın can alıcı kokusunu bazen cennet bağlarından duyarız, bazen de bir savaş alanında salınan kimyasal gazlardan…

Elma üzerine bir zihin egzersizi gerekir doğrusu. Sözü Ergani bağlarında, “bayî kur” (kuzeyden esen yel)’un etkisiyle kızaran ve lezzetinden insanın başının döndüğü, gâh tatlı gâh mayhoş bir tat bırakan nefis elmalara getirmek istiyorum. O kadar lezizdirler ki… Cennetten Adem ile Hava’yı kovan elmaların yeryüzünde yetişen kopyaları sanırsınız.. O elmalar ki El Halil’de, Ramallah’ta gençler onun uğruna vurduruyor kendini işgalci güçlerin insafsız kurşunlarıyla… “Böyle âsân mıydı ölmek!/ Cennet âsâ baharları görmeden/ Elleri azadlığın ellerine değmeden/ Duvarlar arasında tutsak El Halil’de,/ Ramallah’ta,/ Kudüs’te kuşlar gibi vurularak”

Sade Filistinli gençler midir Elma Kokusu için kendini insafsız işgalcilere vurduran? Hayır!
Bakın genç ve sarışın ……..’lu kıza. Marla Ruzicka’ya… Akranları podyumlarda mankenlik yapıp, sinema perdelerinde boy gösterirken o ABD’nin Irak’ı işgaline karşı çıkıyor ve bir uluslar arası yardım kuruluşunda görev alarak Bağdat’a geliyor ve görev başındayken, aldığı o müthiş elma kokusuna dayanamayıp işgalcilerin insafsız kurşunlarına hedef oluyor. “Bağdat’ta bir kadın/ Hüzünle kanatlandı/ Ak kanatlarından kan damlıyordu/ Başınızı kaldırıp baksanız/ Kan ağlayan bulut sanırdınız.” Marla o elma kokusunu tez yaşlarda almıştı. Kendini uyuyan ve gaflet içindeki bir toplumun uyanışına sebep olması gereken bir dava uğruna adadı. Ama heyhat o kokusunu aldığı elmasına kavuştu belki ama biz hala uyumaya devam ediyoruz. “”Marla onurumuzun eteklerindeki tozları/ Silmek isterken öldü/Marla siz uyurken öldü”

Sadece Marla değildi bizi uyandırmaya çalışırken vurulanlar. Bakın içlerimizin kapanmayan yarası Filistin’in işgalini kabullenmeyen Amerikalı Rachel Corrie’ye.. Bir Filistinlinin evini yıkmaya çalışan İsrailli tankların önüne kendini siper yapıyor ve tüm dünyanın gözü önünde paletler altında eziliyor. “Kadınlar ölümü çok mu sever Rachel?/ Kadınlar neden ölmek ister?/ Kadınlar ne diye ölürler?/ Kuşlar hep şarkı söylesin diye mi?/ Çocuklar büyüyebilsin/ Çocuklar okyanusları görebilsin/ Çocuklar ölmesin diye mi?// Kadınlar kardelenler midir Rachel?/ Baharı müjdelemek için mi gelirler/ Baharın gelmesine öncülük mü ederler?/ Kadınlar neden bahara doymadan ölürler?/ Bütün kadınlar kuş doğursun diye bekliyorum/ Ve çatlayan her kuş yumurtasından/ Bir kadın çıksa diyorum/ Acı çeken bütün kadınları/ Gökyüzüne uçurmak istiyorum/ Ama çocuklar mermilerle cebelleştikçe/ Kadınlar gitmeyecek biliyorum/ Kadınlar…/ Aynaya aksetmiş melek misali…/ Sonsuzluğa uçurulmuş bebek buseleri…/ Bir gün, toprağına dönmek hayalleri../ Eski masalların petekten evleri…/ Kanatlı atların beyazlar giyinmiş süvarileri…/ Havva’nın kızları…/ Aşk ülkesi melikeleri…/ Yıldızlar kayarken tutulmuş mutluluk dilekleri…/ Kadınlar Nuh’un gemileri…/ Kadınlar ellerini kanatacaklar Rachel/ Büyütene dek çiçekleri”

Şairemiz Gülistan Çoban, “Kabil’in Habil’i öldürdüğü günden beri yollarda” efendim. Ne mi arıyor onca zamandır? Kim bilebilir… Belki de Kabil’in kendini dağa vurmasına eşlik etti. Onunla pişmanlığına ortak oldu. Yaptığı cürmün büyüklüğüyle onunla beraber titredi ve “Her nerede asamı yere vurup/ Diz çöktüysem/ Yalnızlığın azizliğine bürünüp/ Duaya durduysam/ Orada…/ Dudaklarımın gerisinde/ Bir “ah” kanadı/ Dudaklarımın tel örgüsünde/ Bir “ah” kanadı/ Gözyaşların avuçlarımda hatıra kaldı/ Buz tutmuş ağaçlar/ Billurdan heykeller gibi/ Ardımdan bakakaldı// Kabil’in Habil’i öldürdüğü günden beri yollardayım”

Bir insanlık tarihine tanık oluyor Çoban. Dramlara, acılara, tufanlara, ihanetlere, sevdalara düççar kalıyor. Kendini bir gerilla kılıyor dağlarda bazen, bazen kardeşini öldürmüş bir mücrim, bazen tufandaki gemiye yetişemeyen bir aksak, bazen düşküne el uzatan bir iyilik meleği, asker üniformalı oyuncakları sevmeyen bir çocuk oluyor ve her seferinde de acılar içinde kıvranan bir kadın olarak kalıyor ortalıkta.. Aşk ülkesinden, “kuşların ülkesi”nden “sebebi sürgününü bilmeden” kovulan bir kadın oluyor. “Ah İshakkuşları susun!/ Susun da üzgülerim uyusun!/ Kalbimin dağları/ Vadilerin karanlıkları/ Havva’nın meleklerin kanat sesine benzeyen/ İlk ninnilerini duysun”
Kendisini, yüreğini dağlara vurmuş bir gerilla olmuş ya… Ardından gelenlere helak olmamaları için yalvarıyor “git” diyor, kendisini takip edenlere “Atlılar gelmeden git!/ Sular yükselmeden git!/ Gemilerde bir yer bul kendine” Gelenlere git diyor ama kendisini feda etmeyi göze almış bir isimsiz kahraman gibi kalmış dağların doruklarına doğru tırmanırken “Beni boşver/ Beni düşünme/ Ben ki firariyim” diyor.

Yurdunun armasını kan ve gözyaşı olarak tanımlıyor Gülistan. Kitabının hemen her bölümünde bu temalar ağırlık basıyor. Çok mücadele ediyor. Çalışıyor, çabalanıyor, debeleniyor ve en son pes ediyor: “Küçük ellerimin gücü yetmiyor/ Zulmet perdelerini yırtmaya/ Halsizim/ Takatim yok/ Elma kokularının ardı sıra gitmeye/ “Elma kokusu çocukları öldürür mü anne?” diye soruyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s