Ramazan SEYDAOĞLU’nun Şiirlerinde Tema, Yapı ve Üslup


Gökçe Çiftçi
*

           

      ÖZET

Ramazan Seydaoğlu, ruhunda biriken çeşitli duygularını şiirine yansıtırken, genel olarak şairlerin kullana geldiği temaları kullanmış ancak bu duyguları kendi kaleminden şiir okyanusuna aktarırken yaşadıklarını okuyucuya hissettirme vazifesini de üstlenmiştir. Deniz, hasret, ayrılık, aşk, özlem, memleket hasreti genel olarak işlenen başlıca temalardandır. Şairimiz, bazen sevdiğinin yokluğunda yaşadığı acıyı, hasreti, yalnızlığı yağmurun yağmasındaki ahenge, gökyüzünün maviliğindeki sonsuzluğa benzeterek aşkının güzelliğini doğaya atfetmiştir. Bazen de memleketine duyduğu hasreti aktarır mısralarına. Bu çalışmamızda Ramazan Seydaoğlu’nun şiirleri’ni geniş çapta inceleyerek ele alınan temaları belirledik ve şairimizin bu temaları işleyiş tarzını inceledik. Bu çalışmamızda şairimizin şiir dünyasını ortaya koymaya çalışırken tema,yapı ve üslup unsurlarını genel olarak inceledik.

Anahtar kelimeler: Ramazan Seydaoğlu, aşk, ayrılık, özlem, şiir.

GİRİŞ

Seydaoğlu’nun şiirlerinde aşk; hayal, gelecek, yaşama sevinci, hayata bağlılık, dışa yönelme, varlığı özümseme, aydınlık, yeşillik, bahar ve gençlik olarak; ayrılık ise hatıra, geçmişe yönelme, karamsarlık, hayattan vazgeçme, karanlık ve kış olarak değer kazanır. Sevgilinin aşkını, ayrılığın ıstırabını ve hüznünü işleyen şair, daha çok sevgiliden merhamet bekleyen bir âşık olmaktan zevk duyar. Şiirlerinde aşkın ve sevgilinin hasretini duyurur. İşlediği tüm temaların altında aşk fırtınası vardır. Yağmurun yağışı ya da baharın gelişini işlerken bile şairin kalemine kuvvet veren ve kumdan kuma savuran bir aşk yeli vardır. Üslup, temanın ahenginde salınan nazlı bir gelin gibidir Seydaoğlu’nun şiirlerinde. Duygularını yansıtan bir sadelikte, içerikle uyumlu olarak aşk mabedini inşa ediyor şairimiz.

Ben bu aşka alınterimi doğramışım
Nice hezeyanlar yaşamış bir soydan
İhanetlere mayalanmış gecelerden
Acıların içinden boylanıp uzanmışım.”
(SAKIZAĞACI, 1. Sayı, s. 3)

  “Savunma” adını verdiği bu şiirinde aşkının saflığını anlatır şairimiz. Alınteri’nden kasıt aslında yürektir, çünkü ihanetlere mayalanan gecelerden, acılarla beslenen bir aşktan geriye kalan acıdır, yüreklerin parçalanmasıdır. Yürek acısı, üslubundaki derinliği ve elemi arttırmış, sadakatin, emeğin, sevginin timsali olagelmiştir. Yine şairin kendi ifadesiyle “yüreğim; nankör insanların ihanetlerini görmüş, her seferinde güvendiği dağlara karlar yağmış metruk bir dünya… Yüreğim; elem dolu, keder ve ızdırap dolu…”(Sakın Deneme, s. 13)

Bakın çiçekler açmış
Yemyeşil çimenlikte
Ne hoş rayihalar saçmış. ”
(Mia, s. 114)

  Seydaoğlu’nun şiiri, doğanın binbir görüntüsünü ve güzelliğini barındırır.  Her an pastoral bir an’ın,  eşsiz doğa güzelliklerinin resmedildiğine şahit oluruz. Mutluluğun kaynağı olarak gördüğü baharın sarhoşluğu ile bu mutluluğa herkesi ortak etmek ister. Şair, duygusal derinliğini dış âlemden özellikle de doğadan alır. Dünyanın bozulmamış, müdahale edilmemiş bu doğal alanları, şairin bahar mutluluğuyla daha da renklenir. Kurduğu ses akışıyla da şiire tatlı bir ahenk veren şair, basit görünen fakat derin bir iç huzuruyla dolu tabiat an’ını yakalar. Gözlem yeteneği gelişmiş ve şiirinde gözleme geniş yer veren bir şair olarak Seydaoğlu, başarılı pastoral manzaralar resmeder. Doğa, insanda iyimser duygular uyandırarak bir masal güzelliğine davet eder. Şiirlerinde yer yer sevdiği, gönül verdiği tüm unsurları aynı şiir içerisinde kaynaştırma çabası içinde olduğunu görürüz. Üçlük kullanarak, çocuklara seslenerek nida, güneşi kişiselleştirerek teşhis sanatlarını kullanmıştır.

“ Yanmış bir sandal enkazıyım
Denizlerinden kovulmuş
Kanadı kırık bir martıyım
Göğünden koparılmış
Şehrin gün batımında mia
Uykulu gözlerimde rüya.”
(Mia, s.53)

“Yanmış bir sandal enkazıyım” ibaresi, şiirin geneline aksettirilen ümitsizlik havasının ifadesidir. Şairin derinlerden gelen bir bunalım fayının etkisiyle yaşadığı ruhsal deprem kendini ilk önce hüzün duygusu ile gösterir. Şairin, mia ile kavuşması aslında bireyin kendi kendine içini dökme hali olarak görülmelidir. Bir ağlayış edasıyla dile getirilen umutsuzluk psikolojisi, çaresizliği yansıtır. Sandalın denizden kovulması, martının gökten koparılması yaralı ifadelerdir. Sandalın kovulmasını kişiselleştirerek teşhis sanatına başvurmuştur.

Bulutlar çileyle yamulur
Yaşama doymayan gözlerim gibi
Misafir oldu süreyya bana
Kanarak içti serzenişlerimi
Dayanamadı terk etti beni
Şimdi evrenin yalnız adamıyım
Kendinden gayri sarılacak kimsem yok
Nebulalar karadelikler içinde kaybolmuşum
Nolur gel koynuma şahla bakışlı ay.”
(Mia, s.26)

“Gecenin Yalnız Adamı” adlı şiirinde şairimiz, yalnızlık temini işler. Bulutlar, süreyya, ay kişiselleştirilerek teşhis, mübalağa sanatlarını kullanan şairimiz, insanın en değerli varlığının yine kendisi olduğu gerçeğini anladığı zaman “kendinden gayri sarılacak kimsem yok” demiştir. Şiirde yalnızlık kabul görmüş ve ruhsal durum olarak karşımıza çıkmıştır.

“ Karını diyorum
Bir şubat ayazında
Muş’un dağlarının
Alın akım
Ana sütüm
Toprağımın canı
Kanımın kanı
Kurumuş ziyaret ağacınız
Tülbent bağlamış
Dallarında sırma sedef.”
(Mia, s.13)

“Muş’u sevdim üstü kalsın” adını verdiği bu şiirinde Seydaoğlu, memleket temasını hasret çerçevesinde ele almıştır. Özgürlüğe uzanan yolu, insanların dillerinde, görünüşlerinde, bakışlarında değil memleketinde arar. Bir beyaz bulutun rengi, dağlarının ana sütü gibi berrak rengi, kurumuş ziyaret ağacını dillendirmesi şairin bulunduğu mekândan kaçma isteğinin dışavurumudur. Üslubunu sade ve doğal kullanan şair, pastoral-lirik bir şiir kaleme almıştır.

“Bak işte yine sen sarmışsın mısralarımı
Klavyemde alev alev yanıyorsun
Zaman acımasız tutmuş ellerimizden
Lime lime beynim
Dirhem dirhem zaman
Katre katre alevler içimde
Susuyorum
Sustukça burnumdan sağıyorsun
Yokum artık
Katıksız
Aşksız
Ve de sensizliğin cenderesinde.”
(Mia, s.16)

Şair, dizelerinde sevgiliyi aleve benzetmiş; mısralarında, klavyesinde, beyninde, zamanın akışında kısacası her anında ve tüm zerrelerinde aşkının hüznünü hissettiğine şahit oluyoruz. Parçalanan yüreğine sonbahar çökmüştür. Kim olursak olalım, dünyanın hangi yerinde yaşarsak yaşayalım, ta derinlerde bir yerde hepimiz bir eksiklik duygusu taşımaktayız. Sanki temel bir şeyimizi kaybetmişiz de geri alamamaktan korkuyoruz. Neyin eksik olduğunu bilen ise hakikaten çok az. Seydaoğlu, aşkın eksikliğini çok iyi bildiği için bu eksikliği üslubuna ve temasına aksettirmiştir. Son birimde ise, şairin sevgilisine seslendiği açık olarak görülmektedir.

“Bitirdim gelecek kaygılarımı
Bir beklentim kalmadı artık
Senden ne umabilirim ki ey hayat
Bana benden ötesini veremeyeceksin
Yıkamayacaksın her saniye içimden,
Umutları söndürdüm gözyaşlarımla.”
(Mia, s.19)

“Bekleyiş, aşkın en şairane ve dramatik anlarından biridir.”(Kaplan, s.600) Duygular, sevgiliye doğru akan ırmaktır, fakat bu ırmak ortada yoktur. Bekleyiş, bize zamanı milim milim hissettirir. Bu esnada türlü türlü duygular yaşar insan.  ”Umutları söndürdüm gözyaşlarımda” dizesiyle şair, sevgiliye ait gelecek kaygılarını, beklentisini, umutlarını ve sabrını tükettiğini ifade eder. Üslubu son derece sadedir, vurgu ve de ifadeler nettir. Değişimlere direnmek yerine teslim olmuştur. Hayat, aşka rağmen değil aşkla akmaya başlamıştır. Bunu şu dizelerinden rahatlıkla anlayabiliriz;

“ Bir varmış bir yokmuş evvel zamanda
Bir yine var ama birileri yok şimdi
Sabun köpüğü mısralar tükeniyor
Göğün mavi gözleri bizi izliyor
Suya düşen yakamoz titreyen bedenlerimiz.”(Miat, s.23)

Sevgili yoktur artık, sabun köpüğü gibi göz açıp kapayıncaya kadar kaybolmuştur. Bu yok oluşu doğadaki olayları kişiselleştirerek dile getirmiştir şair. Üslup akıcıdır; ahenk, cümle düzeninin devrikliğiyle, nazlı gelinin yürüyüşü gibi edalı hale gelmiştir. Tema, yapı ve üslubun birbiriyle uyumu şiire ayrı bir hava katmıştır.

“ Ritmini dinliyorum upuzun sokağın
Namazı beklemeyen bir sütçü
edasıyla
Biz üç arkadaş
Ve gül kokulu abdestimiz.”(Miat, s.25)

Hamiş ıssızlığında susarken insan; aslında içinde kopan fırtınaları görmezden gelir. Gecenin karanlığında ezanı beklerken, dizelerindeki tema değişivermiş, sessizliğin ve abdestin huzurunu damla hissedivermiştir şair.”Namaz ve gül kokulu abdest” sözcüklerini kullanarak okuyucuyu manevi huzurla baş başa bırakır. Kısık bir fon müziği eşliğinde kendinizi huzurun narin kollarına bırakırsınız.”Ne feryada edersin divane bülbül, senin bu feryadın gülmene kalsın, bu dünyada eremezsen murada, huzuru mahşere sakla, divana kalsın.” Üslup,  ritim denizinde dev dalga gibi sarsar yüreğinizi…

“Sokak sesleriyle uyandım
Sınırsız acılar gördüm içimde
Uyku yalan rüyalar yalan
Yalanmış harap olan zaman
Zaman zaman içinde
Sensiz zaman yaman içinde
Gerisi masalmış hayatın
Bu gece kamburum olmuş mısralar.”(Mia, s.28)

 Şair,”Kambur” adını verdiği bu şiirinde tema olarak yalnızlığı işlemiştir. Üslubu açık, yapmacıksız ve sıcaktır, içerikle uyumludur. Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsınız. İçinizde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsınız. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin yine de canınızı yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar.       Bir daha gülemeyeceğinizi sanırsınız. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Yön bilmeden, yaşanılan anı kurtararak… Şair, tüm bu hisleri yaşamış ve acının ruhundaki tesirini hazine saymıştır.

“Gülün gözlerinden düşmüş bir çiğle uyanacağım
Yorgunluktan eser kalmamış olacak gözümde.”(Mia, s.33)

Ayrılığın acısında yoğrulurken, iki gözü birden karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır şairde. Kapanmayan bir göz… Tema; hüzün vermez, üslup sıcacıktır, umut doludur ve yaşama sevinci akar mısralardan. Elemin sonsuza dek sürmeyeceğini anlar şairimiz. Hazandan sonra başka mevsimler, bu çölden geçince nice vadiler gelecek; bu ayrılığın ardından da ebedi bir vuslat, bitmeyen bir mutluluk evrenine ulaşmıştır.

“Bu hikâyenin neresindeyim bilmiyorum
Tut beni ellerimden
Çocukluğunun geçtiği yerlere götür
Anılarına beni de kat
Sıkıntılarından azade et.”(Mia, s.35)

Hasretin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir anda Şair, öyle bir noktaya gelmiştir ki artık nerede durduğunu bile bilemez hale gelmiş; hissettikleri, temaya şekil vermiş ve dili olabildiğince sade kullanarak şu dizeleriyle sevgilinin yokluğunu dile getirir:

“ Dinle bak yağmur yağıyor sensiz sokaklarda
Sen olmadan da ezanlar okunuyor
Ve yağmurdan önce çukurlara
Hep ben doluyorum.”(SAKIZAĞACI, Kasım-Aralık 2009,s.3)

Heyecanlar, yaşama sevinci, mutluluk ve sevinç hep sevgiliyle vardır. Bu dizelerin temasını belirleyen ana unsur; sevgilinin yokluğunda şairin hissettikleridir. Üslup olabildiğince sadedir. Cümleler zarif birer inci edasıyla dizilmiştir. İlk dizelerdeki izlenimlerimize göre Şair, hayatın sevgili olmadan da geçeceğini söylüyor, aşkın yükünü taşıyan yağmur; sevgili olmadan da damla damla hasret taşıyor ancak bu defa şairin hisleriyle yağmur, yer değiştirmiş, kişiselleştirilen yağmur, şairin aşkına tercüman olmuştur. Söz sanatlarını kullanmaya devam eden Şair, eziyet çekmekte, karanlıkta yolunu bulmaya çalışan bir gölge gibi dizelerin arasında dolaşmaktadır. Ömür dediğin bir mevsimliktir. Var olalı dünya, ne mevsimler yaşandı. Kimilerini alıp şad etti, kimileyin harap etti. Kimileri aldı başını yürüdü sefalar içinde, kimileyin ıstıraplar içinde. (SAKIZAĞACI, Sayı 4,s.39)                                                                 

 İnsan hayatı daimi bir seyr ü sefer. Beşikten mezara yolculuk halinde, seferdeyiz. Bu yolculukta kimileri zevk içinde yaşarken, kimisi ise ıstıraplar içinde kısık ateşte eriyen mum gibi yitip gitmiştir. Seydaoğlu bu dizelerinde gerçek hayattan kesitler sunmuş, tema lambasını toplumun çıplak yanını aydınlatmada kullanmıştır. Hayatın geçiciliği ve çeşitli yaşantıların varlığına dikkati çekmiş, insanı çaresiz, mekânsız ve de zamansız bırakarak şiir tadında acı-tatlı bir kesit sunmuştur bizlere.

“Çiçeklerle süslü kıvrık eteklerini
Hazan rüzgârlarına kaptır
Kalbinin nadide köşkünde
Bana bir yuva yaptır.”(Mia, s.59)

Şair,”Hazan Rüzgarları” adını verdiği bu şiirinde ise diğer temalardan sıyrılmış ve sevgilinin gölgesiyle baş başa kalmıştır. Sevgiliye seslenerek nida sanatını kullanmış ve ustaca bir söyleyiş oluşturmuştur. Seydaoğlu’nun kendi ifadeleriyle hazan tarifi şöyledir: Hazan kelimesinin bende çağrıştırdığı etkiyi tarif edemem. Edebiyatın çekiciliği ile tanışmam hazan ile olmuştur. Edebiyatımızın ilk örneklerini incelediğimiz lisenin ilk yıllarından bugüne dek hazan kelimesi bende müthiş bir tesir bırakmıştır.

Yine sana geldim
Gururumu çiğneyerek ey aşk
Salıncaklara binen çocuk gibi
Kandırıyorum kendimi bakışlarınla
Sana mecburum ey aşk
Ardından matem tuttuğum şarkılarımı
Yıllarca söyler yine beklerim
Hiçbir telaşım yok yaşamadan yana”(Mia, s.73)

Güzellik, aşk, hüzün ve bekleyiş her zaman birlikte yaşayan dört kardeş gibidir. Şairin bekleyişinde matem, çocuk masumiyeti siluetini alır. Aşk’a seslenerek nida sanatını kullanmış ayrıca aşkı kişiselleştirerek teşhis sanatını kullanmıştır Şairimiz. Aşk, candır. Candan kopmak nasıl mümkün değilse aşktan da kopmak böylece mümkün değildir.

“Etekleri deniz kokmalı kadının
Elleri karanfil
Bakışları eritmeli buzulları
Ölesi dost ve sıcak.”(Mia, s.86)

Sevgiliye ait bir özellik, bir bakış, bir söz, sıcaklığı âşık için sarhoşluk nedenidir. Şairimiz bunları düşündükçe kendinden geçer. Canını sevgilisine verecek kadar cömerttir. Sözünde durur ve sadıktır. Sevgilinin buzulları eriten bakışları şairin gönlünde ateştir, bu ateş öyle bir şiddetlidir ki gözde tutuşur ve gönülde alevlenir. Şeyh Galip’e göre aşk; ateşten bir okyanusta mumdan bir kayıkla gezinti yapmaya benzer. Seydaoğlu gönlündeki ateş okyanusunda öyle bir yanar ki bu ateş şairimize sevgilinin ellerini hatırlatır ve bu eller karanfil kokar.

“Evimizin yanındaki arsaya
Bir gün demir canavarlar geldi
Kocaman kocaman ağızlı
Saldırdılar güzelim çimenlere.”(Mia, s.113)

Şair,”Demir Canavarlar Mahallemizde” adını verdiği bu şiirinde ise tema olarak toplumsal bir olgu olan kentleşmeyi ele almıştır. Makineleri “demir canavar” olarak nitelemiştir ve onları güzelim çimenlere saldırmakla suçlayarak teşhis sanatına başvurmuştur. Çocukluğunun verdiği masumiyetle olanları izlerken gözlemlerini şöyle aktarır;

Derken akşama dek dev bir çukur
Tahtalar yığdılar kenarına
Güzelim ağaçlardan kesilen tahtalar…
Tez zamanda bir bina kondurdular.”(Mia, s.113)

Ağaçların hunharca yok edilişini, o güzelim doğanın dengesine dokunarak yapılan taş yığınları olan binaların sevimsizliğini dile getirir Seydaoğlu. Dizelerinde dile getirmese de ağaçların yok edilişinde büyük bir hüzün kaplamıştır Şairimizin benliğini. Umutlar, sevgiler, mutluluklar ağaçların huzur veren yemyeşil yapraklarıyla yok olmuş geride beton binaların insanlarda oluşturduğu beton duygular kalmıştır. Masumiyet ve doğallık kaybolmuş, her şey aslından uzaklaşmıştır. Üslup, son derece etkili ve sadedir.

“ Gece ay yüzüne perde perde iner
Bulutların haberi olsa ne olur
Yarası yürekten bülbül iner
Sevdiği gülde vicdan yoksa ne olur.”(Mia, s.61)

Aşk ile üzüntü birlikte vardır. Sevgilinin vicdansızlığı şairi bülbül gibi figana sürüklemiştir. Nesimi’nin gazeli şairimizin bu halini ifade ediyor olmalı:

Gerçek hadis imiş bu ki hubun vefası yoh
Kim sevdi hubı didi ki hubun cefası yoh.”(Nesimi Divanı, s.67)
(Güzelde vefa olmadığı doğru sözmüş)
(Kim güzeli sevdi de cefası yok dedi?)

 Sevgilinin vicdansızlığı asırlar önce şiire yansımışken Seydaoğlu, bu temayı kendince ifade eder. Sevgilinin yüzünü ay’a benzeterek teşbih, bulutlara insansı vasıflar yükleyerek teşhis, bülbül’ün acısı, inleyişlerini hatırlatarak telmih sanatlarını kullanmıştır. Gece, sevgilinin ay yüzüne düşerken Şair, bu güzelliği düşündükçe bülbül gibi inler ancak sevgilinin vicdansızlığı ortadadır…

O gitti
Benden asırlar öteye
Kim bilir hangi gülşende şen şakrak
Hangi kitaba girmiş yeni bir yaprak
Ben hal-i giryanımla yalnız
Bilmem ki haberdar mı o vefasız.”(Mia, s.85)

Seydaoğlu “O gitti” adını verdiği şiirinde yalnızlık ve ayrılık temalarını ele almıştır. Sevgilinin yokluğunda doğan ayrılık, şairin neşesini alarak büyüyen vefasız bir çocuk gibidir. Bu yalnızlık şairi zerre zerre yok ederken; sevgili uzaklarda hayatını şen şakrak yaşamaktadır. Başka hayatlarda başkalarının sevdiği olmuştur. Sevgilinin yokluğunda gece gündüz aynı olmuştur, ışık çıkmıştır şairin hayatından. Kapkaranlık, hüzünlü bir yalnızlığa gömülmüştür artık. Baktığı her nesnede sevgilinin gözleri, narin elleri, hırçın saçları olsa da şair, artık sadece hayallerle yalnız kalmıştır. Üslup ve temanın ahengi şiire hüzünlü bir hava katmıştır. Dörtlük tarzı, şiirlerinin hatırı sayılır öğesi olmuştur. Şiirlerinde dörtlük kullanımının zaman zaman azaldığını zaman zaman ise sıklaştığını ama her zaman itibar edilen geleneksel bir formda kaldığını görürüz.

“Bir varmış bir yokmuş evvel zamanda
Bir yine var ama birileri yok şimdi
Sabun köpüğü mısralar tükeniyor
Göğün mavi gözleri bizi izliyor
Suya düşen yakamoz titreyen bedenlerimiz.”(Mia, s.23)

“Şairin Masalı” şiirinde zamanın akışında tenhalaşma, ölüm temaları vardır. Mısraları sabun köpüğüne, bedenleri suya düşen yakamoza benzeterek teşbih sanatını kullanan şair, ölümü hatırlatarak telmihte bulunuyor. Şairin yaşadığı ayrılıkların, kişisel problemlerinin de hüznü oluşturduğu bir gerçektir.

“Yanan ben miyim yoksa sen mi züleyha
Kenan ellerinden tüten duhan kimindir
Seni böyle yakan o aşkla yanan
Gömlek bekleyen ama gözler kimindir.”(Mia, s.66)

“Hayat Bir Tutam Aşk” adlı şiiriyle Züleyha, Kenan elleri ve gömlek diyerek okuyucuya Hz. Yakup, Hz. Yusuf ve Züleyha’yı hatırlatarak telmih, Züleyha’ya seslenerek de nida sanatlarını kullanmıştır. Züleyha, Yusuf’a beşeri bir aşkla bağlıyken, Yusuf’un babası Yakup ise evlat acısıyla gözlerini kaybeden yaralı bir ceylan gibidir. Güzellik, aşk ve hüzün her zaman birlikte yaşayan üç kardeştir. Yusuf yaratıldığı zaman güzellik Yusuf ile birleşir ve diğer iki kardeşini yanına kabul etmez. Bunun üzerine hüzün Kenan’a gidip orada Yakup ile birlikte kalır, aşk ise Mısır’a doğru yol alır ve Züleyha’nın yanına yerleşir. Yusuf, Mısır’a geldiğinde aşk, Züleyha’yla birlikte Yusuf’u görmeye gider. Züleyha, Yusuf’u gördüğünde kınama elini uzatıp, iffet perdelerini yırtar. Yusuf’un Mısır’a geldiğini işiten hüzün ve Yakup da onu görmek için Mısır’a gider ve Yusuf’a secde ederler. Bu, kulun Hakk’a olan sevgisinin ispatıdır. Züleyha, aşkının derinliklerinde erirken, Yakup ise evladını bulma ümidiyle yanmaktadır. Ayrılık teması Züleyha’nın aşkı çerçevesinde işlenmiştir. Yapı olarak ise dörtlüğü kullanmıştır.

“Baharlar başka olur
Yazlar-kışlar bambaşka
Horozlar başka öter
Kazlar kuşlar bambaşka
Anneler sevgi dokur
Babaanne bambaşka
Büyük küçük hep okur
Türküleri bambaşka.”(Mia, s.115)

Şair, “Bizim Köyde” adlı şiirinin dizelerinde doğa ve sevgi temalarına yer vermiştir. Mutlu bir baharda;  huzurun, sevginin, masumiyetin dolu olduğu yuvalarda, türküler bu senfoniye eşlik eder. Görünen dizelerin arkasında hasret geziniyor sanki. Seydaoğlu, bu mutluluğu anlatırken anılarında hasret gözlenir. Şehir hayatının ve samimiyetsizliğin bulaşmadığı bu berraklığa okuru da özendiriyor şair.

“ Ateş-i hicranına yanmışem ey canan
Ağlarım firak-i aynine dayanamam
Nuş edip çileyi yudum yudum içime
Gayri yetti canıma ah sensiz olamam
Beni kendine müptela eyleyip gittin
Ateşten gömleği soyunamam.”(Mia, s.58)

“Canan” adını verdiği bu şiirinde şairimiz gazel tarzını kullanarak sevgiliyi ele almıştır. Aşkı ateşten gömleğe benzeterek teşbih, sevgiliye seslenerek nida sanatlarını kullanmıştır. Son dizelerde “ateşten gömleği soyunamam” demiştir. Bundan anlıyoruz ki aşk elemi mutluluk vericidir, yudum yudum içine akar şairin. Bu mutluluğun verdiği sonsuzluğun sesine kulak verelim:”Sonsuz bir aşkı sorunsuz yaşamak mümkün olmadığında insanlar aşklarında hep acı duyarlar. Acıdır aşkı kutsal kılan erdem. Aşkı çekici kılan gizem de o acı değil midir? Acısız aşklar ölüme mahkûmdur.”(Sakın Deneme, s.83)

“Nereye varır bilmem
Gevenler saplanmış ayaklarıma
Kan revan içinde yürüyorum
Menzil görünmüyor
Merhaba, ey insanı dipsiz bir kuyuya atan
Düştüğü yürekleri pervane eyleyen aşk.”(Mia, s.45)

Aşk,  Seydaoğlu’ nun şiirinin ağırlık noktasını oluşturan ana temalardan biri olarak karşımıza çıkar. Şiirinde başlı başına coşkun bir damar olan bu ana tema, diğer bireysel temalarla iç içe örülerek bir aşk ve yaşama çılgınlığı olarak şairimizin ruh kimliğini oluşturur. Aşkla birlikte hissedilen duyguları, sabırsızlığı umursamaz bir tavır içinde aşkın gelişini merhaba ile karşılar ve bu merhabada aşkın etkisini de dile getirir. Yine de aşkın her zaman şair için yaşama kaynağı olan bir iksir olmadığını görürüz. Nadiren, gerek ruh halinin ağırlığı gerek bireysel acılar, aşkı etkisi altına alarak bir sıkıntı anaforu oluşturur. Aşkı kişiselleştiren Şair, teşhis, nida ve tecahül-i arif sanatlarını da kullanarak şiirinin etkisini arttırmıştır.

Hüzün biriken gözlerimden
Damla damla sen akarsın
Dirhem dirhem yakarsın
Sevda dolu sözlerinle
Mecnun eden hünerli ellerin
Şekillendirdi gönlümü.”(Mia, s.57)

 “Hüzün, sevda, mecnun, denizi yakan bakışların” ifadeleri ve “sen” sayıklamaları şairin derinlerde yaşattığı bir hüznün varlığını ortaya koyar. “Mecnun eden hünerli ellerin” ibaresi sevgilinin, hüküm süren aşkın ve kederin merkezi olduğunu belirtir. Şiirin devamında şöyle der Şair:    

“Tutsak olmuş şehirler
Saçların tellerine
Bir dişi gardiyan gibi
Düşmüşüm ellerine.”(Mia, s.57)

 “Hünerli Ellerin” adını verdiği bu şiirinde acıyla körleşen bir ruh halinin sayıklamaları ile dolu olan şairin bilinç dünyasında yer eden ve geçmişten gelen imgeler vardır. Mecnun’u hatırlatarak telmih, aşkını mübalağanın doruklarına tırmandırarak mübalağa-i güluv, aşkını dişi gardiyana benzeterek teşbih sanatlarını kullanmıştır. Dörtlük biçimini kullanan ve her dizede aşk temasının farklı boyutlarını işleyen şairin dizelerinde kadın temi gizlidir. Aşk şiirlerinin kahramanı olan kadın, kale gibidir. Kadın, sarhoş eden ve yakan bakışlarıyla, hünerli elleriyle şairi yeniden doğurmuştur. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “kadın, bütün dünyaya açılan bir merkez konumundadır.”(Kaplan,1975,s.181)

Gurbet dizlerinin bağını çözdüğü gece
Gökten yıldız tozları yağacak saçlarına
Bir çocuk sevinciyle uçacaksın parkları
Özlemin gizlice inecek avuçlarına .”(Mia, s.64)

“Çocuk Sevinci” adını verdiği bu şiirinde coşkun bir ruh halinin, çocuk sevinciyle parklarda uçmanın, aşk çağrışımlarının heyecanıyla doludur. Bronislaw Malinowski’nin aşkla ilgili şu sözü, aşk üzerine bizi düşündürmektedir: “Aşk, birçok insanı bir açmaza, skandala veya trajediye sürükler; daha nadir olarak da hayatı aydınlatır, kalbi genişletir ve neşeyle doldurur. “(Giddens, 1994,s.39)Şiirde kullanılan kesin ifadeler bir kararlılığı ortaya koyar. Aşkı yaşayan kalbin, masum bir çocuk sevinciyle özdeşleştirilmesi onun safiyetini anlatmak için kullanılan yaygın bir anlatım kalıbıdır. Üsluptaki sadelik ve imgelerdeki gizlilik şiire gizem katmıştır.

“Sen gelmedin ya
Kızıl kıyamet yüreğim
Hırçınlaşır birden dupduru deniz
Midye kabuklarına karışır
Mısralar sahilden uzaklaşır
Dalgalar yalnızlığımı döver
Sancılar dolanır içime.”(Mia, s.94)

 Seydaoğlu’nun şiirlerinde hüzün teması insan kimliğinin, şairliğinin bir gereğidir. Bu hüzün; bir yaşantı ürünü, bir ayrılık yahut ruhsal bir durumdan doğmuş olabilir. Fakat bir yaşama şairi olarak, bu hüzün şairimizdeki yaşama sevgisini bastırmıştır. Sevgilinin gelmeyişi, yüreğinde kıyameti koparmıştır, her şey olağanüstü olmuştur. Bu şiirinde de bir yüzü dış dünyaya, bir yüzü iç dünyasına dönüktür. Ayrılığın verdiği ruh hali, içerisinde derinlerde bir hüzün duygusunun varlığını ifade ederek bunu bir fay kırığına benzetir. Yaşadığı bütün ruhsal depremlerin bu halinden kaynaklandığını sezdirir. Hüzün duygusunun tamir edilmesinin tek yolu ise belki de sevgilinin gelmesidir. Sevgiliye duyduğu özlemi ise şu dizelerinde açıkça görmekteyiz:

“Sabah uyandığımda
Hayalini gördüm karşımda
Ölüm kusan denizlerden usanmış
Tarumar kalmıştı saçların
Ap-aktı karanlık saçların
Dikilmişti yenigün ipliğiyle yırtmaçların.”(Mia, s.84)

Şairimizin “Sabah Uyandığımda” adını verdiği bu şiirinde ‘özlem’ teması ağır basar. Öyle özlem doludur ki sabah uyandığında sevgilinin hayalini karşısında görür. Şair, özlemin sadece ruhen olmadığını bedeninde sevdiği varlığa dokunma arzusu taşıdığını belirtir. Sevgilinin karanlık saçlarını nitelemesi buna örnektir. Seydaoğlu, özlemi bütün hücrelerinde hisseder.

“Lütfet gülümsemeni
Yanan yüreğe bir katre su misali
Titreyen ellerime sür sıcaklığını
Ölümü hatırlatan beyitler üfle yeniden.”(Mia, s.6)

Şairimiz bu defa ‘sevgi’ temasına değinir. Sevgilinin gülümsemesi yanan yüreğe su misalidir, yeniden diriliştir.

“Bizim de çocuklar gibi
Bir şen yüzümüz olsa
Pamuk pamuk ellerimiz olsa
Gamzemizde çiçekler açsa.”(Mia, s.108)

“Neden Olmasın” dediği bu şiirinde ise Şair, ‘çocuk sevgisi’ temasını masumiyetle işler. Çocuk, insanı geleceğe bağlayan, şenlendiren en kutsal varlıktır. Saflığın ve masumiyetin sembolü olarak her zaman bir umut, sevgi ve neşe çağrışımları ile beraberdir. Henüz yozlaşmamış, kirlenmemiş bir kalp ve bilinçle yaşayan çocuklar; yetişkinlerin merhametsiz ve kirli dünyasıyla zıt yaşarlar. Hayatın acımasızlığı ve katılığı karşısında çocukların pamuk eli, şen yüzü, çiçekli gamzeleri narin hayatlarının göstergesidir.

“Bir gün bizim de yüreğimiz olsa
Biz de toprakta sevgiler yeşertsek
Anlasak çocukları
Neden olmasın?”(Mia, s.108)

Çocuğu doğa unsurlarıyla bütünleştirerek, onu güzellik ve aydınlıklarla donatır. Çocukların saflığına ve dünyanın kötülüklerinden uzaklığına özendiğini şu ifadelerden anlıyoruz: “Bir gün bizim de yüreğimiz olsa, biz de toprakta sevgiler yeşertsek…”

“Dünya işte üç beş günlük
Tadını bulalım
Zamandan nasibini alıp
Barış içinde kalalım. ”(Mia, s.105)

Şair, ‘barış’ temasına yönelirken insan sevgisine de değinir. Evrensel insan düşüncesinden başlayarak insanların kardeşliğine, birlik ve beraberlik duygularıyla dünyayı daha da güzelleştirip sınırları kaldırmak ister. Bayrakları, haritaları, kara duvarları, sınırları ortadan kaldırıp tüm elleri birleştirip barışı arzular. Dünyanın geçiciliği, barışı gerekli kılar Seydaoğlu’na göre.

“Yıkın kara duvarları
Kaldırın haritaları
Bırakın şu bayrakları
Birleşsin tüm eller. ”(Mia, s.105)

Irk ayrımı yapmadan insanların hepsinin kendine göre güzelliği olduğunu ifade eder. İnsanlığa birlik, beraberlik, dostluk mesajı verirken bilgece bir üslup kullanır. Sevincin hediyesi olan insan, içindeki iyiyi ortaya çıkarmalıdır. Şair, insan olmanın gereğini başkalarıyla çoğalabilmekte görür. İnsan sevgisi, Şairimizin toplumsal duyarlılığının bir sonucudur. İnsanların sevincini paylaşır. Hümanist bir bakışla sonsuz bir barış, sımsıcak bir yaşamı arzular.

“İçimde kaç insan öldü
Kaç kuş vuruldu bilir misin
Bilir misin
Uzaklarda
Bilmem nerelerde
Sesimi duysan
Duysan sesimi gelir misin. ”(Mia, s.48)

Seydaoğlu “Umut Kuşu” dediği bu şiirinde ‘ölüm’ temini işler. Ölümün soğuk ve buzdan eli, şairin içindeki insanların ölümünde dolaşır. Şiirlerinde zerrelerine kadar hissettiği yaşama tutkunluğu karşısında, bu dizelerdeki sevgilinin yokluğu, kuşların vuruluşu, içindeki insanların ölümü gizli bir acıyı dile getirir. Şair, ölüme durgunluk ve hüzünle bakar.

       

  SONUÇ

Ramazan Seydaoğlu, şiirlerinde hem Halk Edebiyatı nazım şekillerini hem de Divan Şiiri’nin nazım şekillerinden olan gazele kadar çeşitli biçim örneklerini kullanır. Şair, bu kozmopolit yapıda geleneksel şiirimizi yaşatmaya çalışır. Serbest nazım biçimini de kullanarak şiir evrenini zenginleştirir. Uyak düzeninde ise belirli bir kalıp yoktur. Düzyazı şiirlerinin çoğunda rastladığımız uyaksız, vezinsiz yapı ve söyleyiş özellikleri Seydaoğlu’nun şiirlerini nazım ve nesir arasında ince bir çizgiye yerleştirir. Şiirlerindeki dil ve üslubun genel karakteri; sade, akıcı ve konuşmaya yatkın bir dildir. Yapı olarak Halk Şiiri’nden ve Divan Şiiri’nden yararlanmış, geleneği sanatkâr zenginliğiyle yansıtmıştır. Temalar arasında genel olarak aşk, sevgi, doğa, ayrılık, özlem, ölüm, insan sevgisi, memleket hasreti yer alır. Temaların, üslup ve yapıyla uyumu Seydaoğlu’nun şiirlerindeki samimiyeti, duruluğu ve akıcılığı arttırarak Türk Şiiri’ne can vermiştir.

……………………………………………
**Muş Alparslan Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği 3. Sınıf

KAYNAKÇA

 

1-Seydaoğlu, Ramazan, Sakın Deneme, Enes Basın Yayın ve Matbaacılık, Eylül 2010
2-SAKIZAĞACI, Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Ocak-Şubat,2012,Sayı:3
3- Seydaoğlu, Ramazan, Aşkım Hüznümdür, Reyiha Yayınları, Kasım-1999
4- http://www.ramazanbey.com
5- KAPLAN, Mehmet, Şiir Tahlilleri II, Dergâh Yayınları, İstanbul-1973
6-SAKIZAĞACI, Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Mart-Nisan, Sayı:4
7-Aksan, Doğan;(1999)Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Engin Yayınları, Ankara
8-Alkan, Erdoğan;(1995)Şiir Sanatı, Yön Yayınları, İstanbul
9-Belge, Murat;(1994)Edebiyat Üstüne Yazılar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
10- Türk Klasikleri Divanlar 4,“Nesimi Divanı”,Akçağ Yayınları, Ankara-1997
11-SAKIZAĞACI, Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Kasım-Aralık,2009
12-Seydaoğlu, Ramazan, Mia, Teveg Yayınları, Sakızağacı Serisi, Aralık-2009
13-Doğan, Erdal;(2002)Edebiyat İçin Kâğıt Kalem Yeterlidir, Hürriyet Gösteri, Temmuz
14-SAKIZAĞACI, Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Ekim 2009,Sayı:1

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Sizden Gelenler, Şiirlerim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to Ramazan SEYDAOĞLU’nun Şiirlerinde Tema, Yapı ve Üslup

  1. Önder demirhan dedi ki:

    Allahım ne güzel ya👍

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s