Meşhedî Cafer

    Meşhedî Cafer yazar Ercument Talu’nun bir tiplemesidir. İran’ın Meşhed şehrinden gelip İstanbul’a yerleşmiştir. Müzip ve hazır cevaplılığıyla meşhur, sevimli   kahramanıdır. Şimdi size Ercument Talu’nun ağzından Meşhedî Cafer ile ilgili bilgileri yazarın kendi yazılarını vererek anlatacağım..
    Bundan aşağıda okuyacağınız tüm yazılar Ercumet Talu’ya aittir. 

HASBIHAL

Aziz okurlarım,

“Meşhedi Cafer” Ekseriyetinizin çok iyi tanıdığı ve çok sevdiği bir simadır. Ben onun hikayelerini, sizin bu muhabbetinizden cesaret alarak, hemen her nüshada “akbaba”da sıralamıştım. Bu gün de en seçmelerini size bir kitap halinde takdim ediyorum.

Böyle derli toplu bir şekilde tekrar karşınıza çıkan bu munis çehreye aynı teveccühü göstereceğinizden ümid-varım. Zira gülmek insanlar için bir ihtiyaç olduğuna göre, elemli dakikalarınızda Meşhedi Cafer imdada yetişecek ve tertemiz, zarif nükteleriyle gönlünüzdeki gamı gidermeye çalışacaktır.
Ta ki Evliya-ı Cedid gibi Meşhedi Cafer de, uzun boylu düşünerek tertib edilmiş bir eser değildir. Günün birinde bir fıkra yazılmış, her nasılsa beğenilmiş, gördüğü teşvik karşısında muharrir devama mecbur olmuş ve bu suretle büyücek bir mecmua vücuda gelmiştir. Onun için bu kitap benim değil, sizindir. Üzerinde benim imzam varsa da, her sahifesinde kendi kıymetli teveccühünüzün, takdirlerinizin, iltifatınızın izlerini bulursunuz.
Bundan dolayı size teşekkürlerimi toptan ve alenen arz ediyorum sevgili okurlarım.

MEŞHEDİ’NİN BALIKÇILIĞI

Dostum Meşhedi Cafer o sene Kalamış’ta oturduğum eve sık sık misafir gelirdi. Akşamları onunla birlikte öteye beriye gezmeye giderdik, fakat en birinci zevkimiz sabahları gayet erken kalkıp, sandalla balığa çıkmak idi.

Zevkimiz dedim, lakin bu tabir tamamiyle doğru değildir. Zira Meşhedi eline olta almaz, sadece sandalın içinde oturup, daima yanında taşıdığı nargilesini içerek bizi seyrederdi.

Sandalcımız Karabet isminde pişkin, denizcilikte mahir, hoş sohbet bir ermeni idi. Hemen her defasında Meşhedi ile inceden inceye alay eder, takılır, ayrıca bir zevki de o yüzden temin ederdi.
Bir gün yine böyle Caddebostan’ın kıyılarında mercan avlıyorduk. Balığın bol bir günüydü. Her olta atışta iri iri balıklar çekiyorduk. Karabet pür neşe idi ve her mercanda “hey maaşallah! Dibini sevdiğimin denizi, madensin nesin? Şu balığa bak kuzudur mübarek! ” diye sevincini izhar ediyordu.
Bir aralık Meşhedi’ye hitapla sordu:
“Hacı sizin taraflarda böyle kıyak balık vardır?”
Meşhedi gayet sakin şu cevabı verdi: “men böyle balığı tutmaklığa tenezzül etmezem”
“etme gözünü seveyim, yani çeşide tutarsah?

“men böyük balıkları dutarım, hem çoh dutmuşam.”

“nerede bu?”
“bizim İran diyarında, Urmiye Çölünde”

“etme babacığım! Kırk senedir bu zenaatı ediyorum, böyle bir yeri işitmemiştim.”
“illa özümden guş edersen!”

“haydi öyle olsun! Velakin fikrime öyle geliyor ki, benim tuttuğum kadar büyük balık tutmamışsındır” dedi.

“çok büyüğünü dutmuşam”

“olamaz! olamaz!”
Meşhedi sinirlenmişti. Marpucunu elinden düşürdü, arkaya yaslandı, bağırdı.
“men özüne deyirem ki dutmuşam!”
“nasıl olur zu?” men balina bilem tutmuşam. Ağnatursan?”
Bu sefer Meşhedi bir kahkaha salıverdi.
“hey peder sahte! ” dedi. “men balina balığını yem diye kullanmışam!”

MEŞHEDİ CAFER’LE AKS-İ SEDA

Son yaz mehtabının güzelliğinden istifade etmek için arkadaşım Kudret Veysi’nin boğaz içindeki yalısına misafir gitmiştik. Programımız evvelden takrir etmişti. Akşamdan yalının arkasında uzanan koruluğa çıkacak, bir iki çekecek, yemeğimizi yiyecektik. Sonra boğaz sularının üstüne gümüşten bir çarşaf çeken mehtaba karşı oturup, içimizde nısfiyye (yarım ney) çalan ve iyi okuyan bir ahbabı dinleyecektik.

Yalnız bilmem hangimizin pek haklı itirazı üzerine, böyle kır alemlerinde sanki mecburiyet-i kanuniye varmış gibi, hiç değişmeyen söğüş, dolma ve helvadan vazgeçilmiş, başka yemek tertib olunmuştu.
Bu meyanda sevgili dostumuz Meşhedi Cafer de kendi eliyle bir pilav pişirecekti. “özüm bir pilav yaptım, göresiz ne mene yahşi pilavdı!” demişti.

Filhakika leziz bir balık pilakisinden sonra Meşhedi’nin bir nefaset şaheseri olan bu pilav, her lokmada bir sayha-i takdir ile yendi. Bir aralık dağların arkasından doğan ay, tepemize kadar gelmiş, nurlu yüzüyle bize gülümseyip duruyordu. Güzel sesli arkadaşımız hafiften taksim etmeye başladı. Her nağme korunun derinliklerinde çelikten bir levhaya temas etmiş gibi çınlıyor, medid-i akisler (uzun süren) yapıyordu.

Kudret Veysi: “bu korudaki aks-i seda (yankı) bütün boğaz içinde meşhurdur” dedi. “sesinizi biraz daha yükseltseniz görürsünüz ki bu ses yayılır, koru neden sonra o sesi size aynen ve hiç bozmadan iade eder.”

Dediği gibi yaptık. Bu hakikaten görülmemiş bir şeydi. Koru her tiz nağmeyi epey bir fasıladan sonra muntazaman tekrar ediyordu.
Hepimiz bütün dikkatimizi buna hasretmiş, dinliyorduk. Bir ağacın dibinde, birlikte taşıyamadığı nargilesine hasret kalınca, sarılmış bir sigara ile oyalanmak mecburiyetinde kalan Meşhedi birdenbire söze karıştı: “o neydi? Böyle aksi sedanın ne ehemmiyeti vardı?” diye bağırdı. Birimiz sorduk: “nasıl ne ehemmiyeti var? Bak ne kadar sonra aksediyor.”

O hadise ile beraber bize de istihfaf (hafifseme) eden bir tavır takındı.

“illaha acırım sizlere! Hiç ne şey görmemiş, cahil kesilirsiz” dedi. Bizim İran’da gelesiz, göresiz aks-i seda neydi? İllaha benim hanemde bir tane vardı. Akşam yatanda anı bağırıram “Meşhedi Ağa! Sabah olubdur!” ertesi gün tam namaz vaktinde o meni, menim öz sesimle çağırır: “Meşhedi Ağa! Sabah olubdur!”

MEŞHEDİ DENİZDE

Evelsi gün onu ziyaret için dükkana uğradığımda, çay sandıklarının üzerinde uyuyor buldum. Sıcaktan kondukları yeri bir daha terkedemeyecek kadar mecalsiz sinekler, yarı açık duran dudaklarının üzerinde geziniyorlardı. Yemek üstüne böyle derin bir uykuya dalan Meşhedi, benim seslenmemle yerinden bile kımıldamadı. Kendisini dürterek uyandırmaya mecbur oldum. Birdenbire gözlerini açtı, davrandı, abus bir çehre ile bana bir müddet dikkatli dikkatli baktı. Nihayet teşhis etti.

“Hüda layığını versin Çekirge’fendi! Meni datlı uykumdan bidar edersin.”

Kalk dostum dedim. Bu sıcakta burada güneş altında uyuyacağına, seninle gidip denize girelim, serinleriz.

“Çok yahşi danışırsan Çekirge’fendi, denize varalım hadi!”

Dükkana memleketten yeni gelen oniki yaşlarındaki biraderzadesine emanet etti. Birlikte Yenikapı’ya doğru yollandık. Bir aralık kendisine sordum, “yüzme bilirsin meşhedi?”

“beli…yahşi yüzerim. Bir defa İran’da urmiye çölünde bir çenardan (kenar)diğer bir çenara bir buçuk saatte geçmişem.”
“o dediğin göl büyük müdür?”
“hemin deryalar kadar…helbet ki büyüktür.”
“derin midir?” “on yedi minare boyu!” “kim ölçtü?”

Meşhedi bu sualime kızdı. Yürürken birdenbire durdu. Yüzüme sert sert baktı.

“kim ölçtü diyorsun. O adamlar ki dünyanın nüfusunu sayıp, bir buçuk milyar olduğunu gördüler.”

Bu anda sahile varmıştık. Bir sürü halk denizde çırpınıyordu. Hamamdan içeriye girdik, ben bir hacer (taş) bulup yerleştim ve soyunmaya başladım. Meşhedi ise dışarıda geziniyordu. Kapının üstünden seslendim: “dadaş ne bekliyorsun?”
“vazgeçmişem, girmirem.” “neden?”
“deniz ifahdı! ” (ufaktı)

MEŞHEDİ MEDDAHDA

Geçen gece ben evde oturup duruyorken, kapı çalındı. Arkasından avluda hararetli bir münakaşa cereyan ettiğini duydum. Hiç şüphesiz bu vakitsiz gelen zairle (misafir) bizim hizmetçi arasında bire bir çekişme idi. Zira kendimi biraz yorgun hissettiğimden, kim gelirse yatmış olduğumun söylenmesini tembih etmiştim.

Biraz bekledim, çekişme bitecek yerde daha azdı. Kulak verdim, birisi bağırıyordu. Sevgili dostumun sesini böyle duyunca, odamdan dışarıya çıktım ve merdiven başından haykırdım:
“safa geldin Meşhedi, buyur bakalım. Kızın kusuruna bakma, yenidir, seni tanımadı.”
“Niye öğretmemişsin? Özünün evinde Meşhedi’yi tanımayan hiç kız olur mu?”
“Daha dün geldi de, vakit olmadı.Sen hele yukarıya çık bakalım.”
Merdivenleri tırmanırken Meşhedi bir yandan da hizmetçi kıza kendini şöyle takdim ediyordu:
“Özümü bilesin ki senin efendinin canberaber gardaş, dadaşıyım. Özüm kimi bir ahbabı daha yohtur.”
Dostumu odaya aldım, bir köşeye oturttum, eline bir sigara verdim. “Ey! Nasılsın Meşhedi? Artık bütün bütüne iyileştin A?”
“Beli, iyiyim, hararetim yohdur, gahmışam, tükanı neyi açmışam. İlla canım sıhılıp onun için buraya gelmişem, beni gezmeye götürürsen?”
“Emret, nereye gidelim Meşhedi?”
“Tiratoraya gidelim, simatorafa gidelim, herde dilersen oraya gidelim ağa! Özüm için hepsi birdir.”
“Sonra da Divanyolu’nda meddah var, oraya gidelim mi?”
“meddah nedir?” “hikaye söyler, taklit yapar bir adam.”
“mugallit diyesin ki anlıyam”
“evet, mukallid işte. Hadi gidek”.

Kalktık ve birlikte evden çıkarak, ağır ağır kahvehanenin yolunu tuttuk. Oraya vardığımızda içerisi mahşer gibi kalabalıktı. Güç bela bir yer bulup, sıkışabildik.
Meddah Ahmet Mithat Efendi merhumun (Hasan Mellah) ı anlatıyordu, mamafih kendisine ganice bir dünyalık toplamak ümidini veren bu müşteri bolluğundan, keyfe gelmiş olacak ki, bir hikayeyi kesiyor, araya ufak tefek acem, yahudi, muhacir, ermeni fıkraları sokuyordu.
Bir aralık muhtelif kümes hayvanlarının da seslerini taklid etti. Meşhedi bir yandan kaleyanını tokurdatıyor, bir yandan da yarım kulak dinliyordu. Gece yarısına doğru hikayeler bitti, halk dağıldı. Biz birer çay daha getirtmiş, içiyorduk. Bu sırada Meşhedi’ye sordum: nasıl, beğendin mi?
“yoh”….”neden?” …”hiç yahşi değildi”
“canım pekala hepimizi güldürdü, çok güzel taklidler yaptı doğrusu.”
“sen de uzun ediyorsun”
marpucu ağzından çekip, dik dik yüzüme baktı. “Bu mugallit çok kötü idi, beyle bilesen”
“laf! Sanki sizde daha iyisi mi var?”
Üzerime atılıp beni dövecek sandım. O kadar hiddetlenmişti ki, her tarafı tir tir titriyordu.
“Hey pedersohte!” diye bağırdı. “Helbet ki İran’da gıyahı vardı, ne sanırsan?
Hele bizim Hamedan’da Mirza Keçeli diyeler bir mugallit olubdur. Gece yarısı horoz taklidi yapanda güneş doğubtur… Anlarsın Aga! ”

UCUZ MAL TATSIZ OLUR

Meşhedi Cafer’in memleketi olan Hamedan’da Hüseyin Bakır isminde bir küçük biraderi vardı. Hüseyin Bakır geçen sene artık eli ekmek tutmaya başlayınca evlenmeye karar verdi. Kendi gibi orta halli bir adamın kızı Firuze Banu’ya talip oldu. Her iki aile arasında söz kesildi, hazırlıklar ikmal edildi, nikah kıyıldı.

Bu son merasimi müteakkip Hüseyin Bakır gidip akdi icra eden molla Kerbela’lı Ali Kali’yi buldu. Ona dedi ki:
-Molla Ali Kali! mene diyesen, özüne gaç tümen borçluyum? Molla şu cevabı verdi:
-Hüseyin Bakır özüme yabancı değilsen, neye gönlün diler, onu mene verirsen. Esas, böyle manevi konularda pazarcılıh yohdu.
Biçare memnun olmuş, Molla Ali Kali ! yahşi diyersen özüm, bunlar için tahsis ettiğim paradan neğin galdı, anı cenabına peşkeş eyliyem. Menim gusuruma bahmayasan! illa çoh mesarif etmişem.
Bu mukaddimeyi müteakip, Bakır cebinden iki tek tümen çıkarıp mollanın önüne koydu. Molla Ali Kali vakıa biraz dudak büktü. Bu para çok azdı ve zahmetine deymiyordu. Fakat bir kere kibarlık göstermiş, işi Hüseyin Bakır’ın takdirine bırakmıştı.
Tümenleri aldı ve kesesine yerleştirirken:
-Hüda gönlüne göre bahşiş ede dedi.

Arası üç ay geçti. Molla Kerbela’lı Ali Kali Hüseyin Bakır’a yolda rast geldi. Uzaktan görür görmez selamladı.-
-Merhaba Hüseyin Bakır nicesen? Arvadından hoşnutsan? De mene.
Zavallı Hüseyin Bakır düşünceli idi. Durdu başını kaşıdı. Nihayet
-Yoh! dedi, hoşnud değilem. Çoh aldanmışım. Kendimi daha eyi olacah imiş eğer, Urumiye çölüne atam, illaha bu arvatla evlenmiyem. Hayatım yaşamağlıh değil, cehennem azabında yanmışam! Molla bu biçarenin haline acıdı. Elini omuzuna dayadı, dedi ki:
-Hey benim çocuğum! Özüne çoh acımışam. İlla arvatın gençti, zaman ilan huyunu değiştirmek mümkündü, ümidini kesmeyesen!
Biraz durdu, sonra ilave etti:
-Hemin iki tümenlik arvattan ne hayır umarsın?
Ahan beyle olubdur, aga !

YAMAN BİR RESSAM

 
Dostum Meşhedi Cafer, nereden haberdar olmuş ise, benim hastalığımı duymuş ve geçen gün hatırımı sormak için, evime gelmişti. Kendisini meserretle(sevinçle) karşıladım:
-Ooooo.. safa geldin Meşhedi! ne alemdesin bakalım?
-Heç özüm, eyiyem. Sen nasılsan? İşitmişem ki hastasan, neyin vardı?
-Biraz soğuk aldım, nezle oldum. Şimdi hamdolsun geçti.
-Huda hafiz(Allah korusun)

Oturduğumuz odanın duvarlarında bir kaç resim levhası asılıydı. Meşhedi ayağa kalkarak, bunların yanına gidip, birer birer kemal-i dikkatle tetkike koyuldu; sonra bana döndü:

-Mene bah bular nedir?
-Resim!
-Görürem ki resimdir, illa ne resmi olduhlarını anlamahlıh istirem?
-Şu dedim, Venedik’te bir meydan.
-Hanısı Venedik?
-İtalya’daki Venedik.
-Belli! bu nedi?
-Bir çoban. Koyunlarını önüne katmış, yaylaya götürüyor.
Meşhedi zahir beğenmedi, dudaklarını bükerek, geldi yerine oturdu. Gayet tabii bir tavırla:
-Bu resimlerin nakkaşı üstad değildir.
-Neden hükmettin?
-Yoh! Ben bizim İran’da çoh gıyah nakkaşlar görmüşem.
-Acaip?.. İran’da iyi ressamlar var öyle mi? Halbuki ben bu iki levhayı, Paris’te sergiden almıştım.
-Ne paris? Hansı paris?.. Özün İran’da göresen kim, nakşilik zanaatı nasıl olubdur? İran nakkaşlarının öyle yahşi nakışları vardı, sanırsan kim, bayağı canlı kimin!

Bir müddet bu ifadesinin bende nasıl bir tesir bıraktığını anlamak içinmiş gibi yüzüme baktı… Sonra ilave etti:
-Eyle Tahran’da Ressam-ül memalik diyerler bir ressam vardı kim, garlı bir dağ resm edip özüme peşkeş etti. Özüm de getirüp evimin divarına astım. Karların manzarasını öyle canlı nakış eylemiş kim, o resimin olduğu yerde, bütün yaz soba yahmışız, Allah inandırsın!
-Amin !

MEŞHEDİ’NİN ADASI

Dostum Meşhedi Büyük Ada’yı hiç görmemiş. Bana bunu söylediği zaman, bir de ricada bulundu.

– Çekkirgefendi! Özün mademçi adada oturupsan, illa meni de davet edesen kim gelem.
-Baş üstüne Meşhedi! Dedim. Bu Cuma günü gel beklerim.

Ertesi Cuma erkenden iskeleye indim. Köprüden akın akın yolcu taşıyan vapurların iskeleye yanaşmasıyla beraber, çıkan ahaliyi gözden geçirmeye koyuldum. Nihayet en son çıkanların içerisinde, kahverengi cübbesi, siyah papağı, elinde şemsiyesi ve kınalı sakalıyla, aziz dostumun etrafına bakınarak beni araştırdığını gördüm.
-Sefa geldin Meşhedi
-Sefa bulduk ağa!
-Nasıl vapurda sıkılmadın ya?
-Yoh sıkılmamışam.
-En aşşağıda…
-Hay Allah layığını versin! Bu güzel havada denizi, öbür adaları seyredecekken, uyunur mu hiç?
-Belli, uyunur!
-Evet, tabiatdan bahsolunmaz neme lazım?
Birlikte gazinoya oturduk, etrafımız kadınlarla dolu idi. Renk renk tuvaletler itina ile vücuda getirilmiş güzel bir çiçek bahçesini andırıyordu.
Meşhedi şöyle hepsini birden süzdü. Bir şeyler mırıldandı, sonra emrine telakki etmek için karşısına dikilen garsona emretti.
-Özüme bir çay, bir de kaleyan getiresen.
Garson anlamadı.
-Efendim? Diye sordu.
Dostum hiddetlendi, adeta bağırır gibi emrini tekrar etti: -bir çay, bir de kaleyan diyorum, kaleyan! Yanikin nargile, behey hane harab.
Lakin bulunduğumuz gazino kibar bir yerdi, nargile yoktu. Bu havadise canı sıkılan Meşhedi, bana hitapla:
-Gah! Hadi eve gidelim dedi. Gittik, yedik, içtik, gezdik, avdette dostumun ada hakkında hasıl olan intibaını öğrenmek istedim. Bana dedi ki:
-Mene bah Çekkirgefendi! Ben böyle adayı nidem? Hiç hoşlanmamışam, özüne bir hikaye diyem guş edesen:
-Men bir tarihte hacca gidende binmişem vapura Bender Abbastan, ne vakit ki geldik umman denizine, bahtıh İrahtan böyük bir ada göründü, vapurun gaptanı diyer ki: “bu hansı adadır? Ben bunu hiç görmemişem, ne mene şeydir?” illa böyle merağ eder, gider adanın yanına.
Öyle kocaman bir adadır kim ucu bucağı belli değil. Hamamisi yolcular istiyorlar çıhmahlığa, sandallar indirilir, çıharlar. Özümde bile çıhmışım, semaverler yanır, çaylar kaynatılır, nargileler ateşlenir, iki saat öyle keyif ederiz. Diyerken ne görek? Ada başlar aheste aheste denize batmahlığa. Cem-i cümlemizi bir korkudur alır, feryad ederiz ki sandal göndereler. Sandal gelir,hasıl kelam hamamisimiz tekrardan keliriz vapura.
Biz gelene gaddar ada nihan olubdur. Men bilesen görmüşem.
-Acaba bu ada nasıl ada imiş böyle?
-Ada değil
-Ya ne imiş?
-Deniz kaplumbağası, illa İran deryasında !

MEŞHEDİNİN HATIRATI

İçeride sıcaktan bunalmış, biraz nefes almak için dükkan kapısının önüne attığı iskemlede oturup dururken, belediye memurları ceza yazmaya kalkmışlar. Aralarında galiba hafiften bir de ağız kavgası olmuş. Herhalde çok sinirli idi, beni görür görmez dert dökmeye başladı.

-Hakları var Meşhedi dedim. Hepimiz kapılarımızın önüne birer iskemle atıp oturmaya kalksak, düşün bir kere sokağın manzarası ne olur? Yollar umumun serbest gelip geçmesi içindir. Kimsenin işgale hakkı yoktur.
-Yahşi danışırsan Çekkirgefendi ! eyle pedersohte sinekler dükkanın içerisinde beni rahat goymirler. Çıhmışam hava almahlığa.
-Ne olursa olsun sen de dükkanda sinek kağıdı kullan.
-Kağıt kullanmışam, eyle bir defa Hurşit kapılmış, bir defa da özüm kapılmışam. Gurtarana kadar anamdan emdiğim süt burnumdan gelibdir.
Meşhedi’nin sinek kağıdına yapışıp, kurtulmak için çabalarkenki vaziyetini göz önüne getirerek epeyce güldüm.
Sonra lakırdıyı değiştirerek dedim ki:
-Meşhedi şimdi bütün bunları bir tarafa bırak. Şu kısacık seyahatin esnasında İran’da neler gördün?
Anlattı (okurlar istifade etsinler) …
Celalli imiş gibi konuştu, pırıl pırıl parlayan traşlı kafasını sağ eliyle sıvazladı. Arkasından bir de kınalı sakalını karıştırdı.
-Çoh şey görmüşem, ne istersen ki diyem? Dedi.
-Mesela.. ne bileyim? Camileri söyle. Gezdiğin yerlerde büyük camiler var mı?
-Büyük cami? Hamamisi camiler büyühdü.
-Ne kadar? Ayasofya, Süleymaniye, Sultan Ahmet Camileri ayarında olanı var mı?
-Ne diyersen Çekkirgefendi? Böylelerine İran’da cami demezler, mescid diyerler aga !
-Amma yaptın?
-Belli…bilirsen Enzeli’de bir cami vardı. Müezzin sabahınan Allahu ekber diyende, cemaat sedasını yatsı vahtinde işitüb gelirler. O gaddar yüskekdi.
-İçi de o nisbette büyük mü bari?
-Helbet kim büyühdü. Özüne diyem ki göresen. Men Enzeli’ye varanda namaz gılmahlığa gitmişem camiye. Anda görürem kim, birkaç kişi çıhıb gunduralarını giyibdirler. İlla soruram farsça olarak: “hansı namazı gılmışsız?” mene diyerler: “bayram namazını gıldıh ! “ gine diyerem: “ulan şimdi zilhicce ayındayız. Bayram namazı olubdur?
Cevab ederler: “belli, bayram namazıdı. İlla caminin içerisi çok galabalıh olub, biz mihrabın yanında, ön safda idik. Çıhmahlığa ancak bugün sıra geldi !”
-İlahi sen çok yaşa Meşhedi !
-Özün de çoh vahit sağolasan !

MEŞHEDİ’NİN MASALI

Geçenlerde bir gece bizim eve misafir gelen Meşhedi’yi odadaki çocuklar yakaladı. Hep birden etrafını sardılar ve: 

-Meşhedi amca ! Sen bize hiç masal söylemedin dediler. Bir tane söyle de dinleyelim!
Sevgili dostum, küçücük çocuklara çok düşkündür. Nerde bir tane görse memlekette bırakmak mecburiyetinde kaldığı kendi yavrularını hatırlar, gözleri yaşarır. Bizimkilerin bu masumane taleplerini reddedemezdi ve
-Yahşi oturasız, sizlere bir tane Hamedan masalı diyem. Mukaddimesinden sonra söze başlardı:
-Yek vardı, yek yohdu. Deve dellal iken, eşek Mahmud Paşa başında şalcılık ider iken, İran’ın Hamedan diyarında Mehmet Ali pehlivan namı hoşça bir kişi vardı. Hemi bu kişinin bir tümen tarlası olub, onu ekip biçerehten geçiniyordu. İlla yekruz, yaniçi günün birinde havalar o gadder gurah gedüp, hamamisi tarladaki fidanlarını yahdı. Mehmet Ali ağladı, bağırdı. Bahdı ki, kar olmayubdur, Hamedan’ı terk eyleyip ahir-i diyara azimet edende, yolu düştü bir ormana.
İlla eyle bir orman kin, İran ormanı. Men diyem yAvrupa gadder, özün diyesen Amelika gadder böyüh bir ormandı. Mehmet Ali çantasını bu ormanda gaybetti. Bir binafşe ağacının (mor çiçekleri olan bir bitki) altına yattı uyhuya. Bir de uyhudan bidar olanda ne göre? Ormanın bin türlü hayvanı etrafına toplanıp yekdiğere diyeler: – Bu ne mene hayvandı? Ejder di? Semender di? Anka guşuy du? Ne di?
Hemi Mehmet Ali gorhup gıprananda hayvanların hepsi garşısında niyaz edip diyeler kin: – Hey acaip mahluk ! özün bu andan beri cem-i hayvanların şah’ısan. Nekin diyersen. Bir sermaset yaniçi başımız üzerindedi.
Mehmet Ali görende ki hayvanlar çelamında (kelamında) sadık, ormanda kalup onlara şahlık, serdarlık etti. İlla sornam canı sıhıldı. İstedi Hamedan’a avdet edip, çoluh çocuğun görmeğe…Tebasın topladı, onlara yahşi çelam edip, dedi kin: – Hey hayvan kişiler ! özüm giderem Hamedan’a, arvatlarım görüp hasretkeşliğim tadil edem. Siz bunda yahşi oturasız. Vezirim muhabbetlü şir (aslan) hazretlerini naib-el sultana nasib etmişem. Men gelene gadder ona itaat eylesiz. Hadi hüda hafız !
Hemen fil’e binip, gaplanı da maiyetine alıp ormandan çıhanda, Mehmet Ali’yi çoh seven bir pire, orada galmahlığa heç ne dürlü gail olmayıp, usulca gelip arhadan filin üzerine sıçradı, o anda sendeleyen fil pür hiddet geriye dönüp bağırdı:
-Hey peder sohte ! arhadan öyle ne itersen? Görmirsen mikin Mehmet Ali şahı taşıram?! 

MEŞHEDİ’NİN KÖŞKÜ

Aylardan beridir, hemen her gün dostum Meşhedi Cafer, Yusuf Ziya ile bana Yakacık’taki köşkünden bahseder dururdu.

Bu güya bilmem hangi paşanın malı imişti. Meşhedi’nin babası o vakit yüz bin sarı liraya almış, sonra da ölünce Meşhedi’ye miras kalmış. Tavanları bütün mücevherat ile işlenmiş, altın kaplama imiş…miş…miş !
Meşhedi bunları anlattıkça:
-Ah ! göresen Çekkirgefendi ne mene köşktü. İlla İran’da bilem menendi yohdu. Ne kadar yazık ki mesafe irahdı. Yoksa size anda bir pilav yedirirem görürsüz ne yahşi, ne cüzel saray olubdur ! Şah Muzaffer Eldin buraya gelende istedi görsün. Bahtı, beğendi, dedikin bunu sökeler ve götürüp Tahran’a guralar. İlla mümkün olmadı. Böyle emsalsiz köşktü.

Bize bunları o kadar samimi bir tavırla hikaye ediyordu ki, şuracıkta, Kartal’dan yarım saat mesafede böyle harikulade bir kaşanenin mevcudiyetine inanmamak için hiç sebep göremiyorduk.
Geçenlerde yine böyle bir mükalemeyi müteakıb Ziya bana dedi ki: Meşhedi’nin köşkünü dinleye dinleye bıktım. Oldu olacak şunu bir gidip görelim de medhü senasını bir daha işitmekten kurtulalım.
-olur, dedim.
Gidip Meşhedi’ye kararımızı bildirdim. Çok sevinmiş gibi göründü ve:
-yahşi ! diye bağırdı. Hazır yarın Cuma idi, trene biner giderik…

Ertesi gün, beni Kartal’a doğru götüren tren Kızıltoprak istasyonundan geçerken yine köşkünün sitayişi ile meşgul olan Meşhedi hafif tertip dümeni kırdı:
-illa dedi, paşa çöşkü yaptığı vahit, torpağı fiyatlı olduğundan bahçesi az ifahdı.
Fener yolunda, perdeyi biraz daha indirdi:
-tavanları cevahir gibi parlaktır, öyle boyalıdır bilorsun? Dedi. Göztepe’de ilave etti:
— Çöşk de pek büyük değil. Ufah lakin zarifdi.
Önen köyünde bunun bahçeli, şirin bir köy evi olduğunu; Bostancı’da üç oda ile bir mutfaktan ibaret bulunduğunu; Maltepe’de bir kat üzerine iki yer odasından terkip ettiğini, Kartal’da trenden inince de sahibinin kavline göre:
– Şöyle uzak kimi bir içi tane ahbab ile celüb, hoşça vahit geçireceği bir klübe….idiğini öğrendik.
Kartal’dan tozlu bir paytonla Yakacık yolunu tuttuk. Birden bire Soğanlı’ya sapacak yola varmadan bomboş ve çorak bir tarlanın hizasında, gevrek bir çocuk sesi bize doğru haykırdı:
-Cafer amca ! Cafer amca ! Meşhedi sesin geldiği tarafa döndü. Baktı ve yolun kenarındaki çalıların arkasından zuhur eden küçük bir çobana hitab ile sordu:
-Ne istiyorsun Mehmet?
Çocuk elindeki değneğin ucunu köy istikametine çevirerek:
-Çardağı arıyorsan…. Dedi, geçenki rüzgarda yıkıldı da…
Zavallı Meşhedi servetini bir anda kaybeden bir zengin tavrı takındı ve bize dönüp, sadece şu sözleri söyledi:
-Yazıh ! çok yazıh ! bu mel’un ürizigar olmasaydı görürdüz ne menem saraydı ! 

MEŞHEDİ HASTA

Zavallı dostum Meşhedi Cafer, geçenki yağmurda yaya olarak köprüden geçerken o kadar ıslanmış ki, dükkana gelir gelmez bir titremedir almış, yatış o yatış ! bir daha davranamıyormuş.

Ben bunu duyunca bittabidir hal hatır sormaya koştum. Bahusus biçare Meşhedi burada gurbette sayılır. Çoluk yok, çocuk yok. Hısım akrabadan hiç bir fert yok; yalnız işi öğrensin, adam olsun diye ta İran’dan geçen sene yanına gönderilmiş, küçük biraderzadesi var. Vakıa Ali Naci bey amcazadesiydi. Lakin araları son zamanda şeker renk oldu. Zira Meşhedi Galatasaraylıdır. Fenerbahçenin katib-i umumisiyle can çeker olamaz ya?
Ne ise… uzatmayayım.
Yarım okka Isfahan tömbekisiyle yola koyuldum. Biraz sonra dükkanın kapalı kepengini yumruklayarak, geldiğimi haber veriyordum. İçerden gevrek bir ses geldi:
-dur gelirem açmaya !
Müteakiben ufacık kapıyı aralayan Meşhedi’nin yakınına sordum:
-Amcan nasıl?
-Çoh hastadı. İlla bu gün iyicedi. Hoş gelmişsen Çekkirge bala.
-Kendisini görebilirmiyim?
-Belli, helbet kin görebilersen, özünü görende çok hoşlaşır.
Çocuk beni içeriye aldı, önüme düştü, daracık bir asma merdivenden yukarıya, dükkanın üstündeki odaya çıktık. Zavallı dostum orada, bir köşede, incecik bir döşeciğin içerisinde serilmiş, yatıyordu. Boğazına kadar çektiği yorganı üzerinde kınaları akmış top sakalı, kocaman kıp kızıl bir leke gibi duruyordu. Traşlı kafasını yastıktan zahmetle kaldırarak:
-Safa amade ! dedi. Gelip sormahlığın özümü çoh memnun gılmıştır, varolasan.
-Geçmiş olsun ! ne oldu bakalım?
-Nice görübsen hasta olmuşam ağa
-Bir şey değildir, geçer.
-Özüm de bilirem ki geçer. İlla çok muzdaribem , içerim yanıbtır.
-Hararetin çok mu?
-Belli
-Hekim ne diyor? Kaç derece imiş?
-Altıyüzgırh dereceydi.
Amma attın Meşhedi! Altıyüzkırk derece hararet olur mu? Dostumun sözlerinden hiç şüphe etmeye gelmez. O saat sevimli çehresi sert bir hal alır. Bu defa da yine böyle oldu. Yatağın içinde birden bire doğruldu, sert sert yüzüme baktı.
-İnanmirsen? Dedi. Özüm mecbur değilem sana yalan diyem.
-Darılma azizim! lakin hararetin, dediğinin yarısı dahi olsa yakar, ki hekimin eli yanardı.
Bunun üzerine Meşhedi’nin soluk dudaklarından bir hande-i istihfaf fırladı:
-Hey, ne hüda kişi! diye bağırdı. Öyle ise bilesin kim, hekkim buraya gelende parmahları yanmasın diye, nabzımı maşa ile dutubdur.

MEŞHEDİ’NİN PAPAĞANI

Tabiatının sakin ve sulhperver olduğunu bildiğim dostum Meşhedi Cafer, bana o gün:
-Çekkirgefendi! Bilesen ki özümün davası vardı.
Dediği zaman, hayretten ağzım açık kaldı.
-Gerçekten mi? Dedim.
-Belli !
-Ne davası bu?
-Hema’dan ötürü
-Hema kim?
-Özümün papağanı yohdu?
-Evet. Adı (hema) mı idi? Bilmiyorum. Ne, ne olmuş hema’ya?
-Öte yandaçi mahallede peder sohte kişiler hema’yı çesip, yemişlerdi.
– Ya? !. Ne zaman muhakeme?
-Gelen devşenbe cüni. Özün de gelip guş idesen. (dinleyesen)
-Olur Meşhedi!
Dediği günde mahkemeye gittim. Divanhanede beş on dakika gezindikten sonrai mübaşirin keskin sesi kulağımda çınladı:
-Meşhedi Cafer !.. Abdülfettah !…
-Siyah fitilli, beyaz aba bordürlü, püskülsüz fesli, yanık yüzlü, açık sarı bıyıklı, avurdları içeriye çökmüş, müddea aleyh (aleyhinde dava açılan) çapraşık bir yürüyüşle ilerledi, yerine geçti, sağ elini göğsüne götürerek, kendi kendine mırıldandı durdu.
Yanıbaşında bizim Meşhedi hasmını baştan aşağı hiddetli hiddetli süzüyordu. Mübaşir her ikisini de oturttu. Zabıt katibi Meşhedi’nin istidasını okudu. Müteakiben reis, Abdülfettah’ı isticvaba başladı:
-Adın ne?
-benim adım Fettah !
-Babanın adı?
-Benim babası? Bayram !
-Kaç yaşındasın?
-Ben kaç yaşında? Yirmi beş
-Nerelisin?
-Ben nereli? Monstar’ın Dibrayi Bala kasabasından
-Ne iş görürsün?
-Bizimçisi bahçevancılık !
-Dinle bak ! sen (meşhediyi göstererek) bu adamın papağanını kesmiş, yemişsin. Şimdi senden dava ediyor. Ne diyeceksin !
-yooo…yalan vallahi ! (pür- tehevvür meşhediye dönüp) hancisi vakitte yemişim senin papağı bre?
-Muhavere yasak ! (karşılıklı konuşma)
-Biliyorumçi mu harebe yasak… fakat bu adam…
-Sen bana cevap ver, işi olduğu gibi anlat bakalım.
-Reis bey çitap üzerinde yemin billah ederimçi ben bunun papanı yememişim. Bilaçis bir tane tavuk celmiş bir cün bizim evde. Bakmışam sabisi çıkmamış, ben de efendime söylerem çesmiş, yemişim. Doğrusu budur. İstiyorsa parasını, ben hazırım vereyim.
Reis –(meşhediye hitapla) bak, Fettah Aga papağan değil, tavuktu diyor.
Meşhedi –Hanisi tavuk? Ne tavuh? Yalan diyor. Menim şahidlerim vardıkin hema papağandı.
Reis –(mübaşire) şahit Mümin Ağa’yı çağır.
Mümin Ağa geldi. Merasim-i mutaddan sonra reis beyin istizahına şöyle cevap vermeye başladı:
Mümin -Te buncağızın böylecene vardı bir tane, foroz mu, tavuk mu, gayrı onun o yanını sen bileceksin.
Reis – bunların arasında evelden bir husumet varmıydı?
Mümin –musibet var yok, gayrı o senin bileceğin şey. Onun orasını ne bileyim ben?
Reis – Haydi sen çık (mübaşire) şahit Nisyac’ı çağır. Mübaşirin daveti üzerine Nisyac da öyle uzun sakalının uçlarıyla oynayarak mahkeme salonuna girdi. Merasim-i ibtidayeyi müteakip reis alel usul sordu:
-tarafeyn ilen akrabalığın var mı?
-maşallah paşa efendi ! Epsimiz toprak kardeşiyiz.
-bu iş hakkında ne biliyorsan doğrusunu söyle!
-baş üstüne paşa hazretleri, bu bizim Meşeci Cafer Ağa’nın yüzel bir papağanı vardı. Sizden iyi olmasın, sabahdan akşama kadar dükkanın önünde barıp çarıyordu. Yeçen hafta bakıyorum papağan yok. Köpoğlunun kuşu ferteği çekmiş. Soradan haber aldık, öteki mahallenin çocukları tuttu yibi pişirip yemişler. Papağan yenir mi?
-kimin yediğini biliyormusun?
– maşallah ! (fettahı göstererek) Na işte bu uğursuz oğlu uğursuz !
-anlaşıldı (fettaha hitapla) Bak şuhudun şahadetine nazaran senin tavuk dediğin kuş, papağanmış. Papağan kıymetli bir kuştur. Lakırtı söyler, ne diye kestin yedin?
-lakırdı mı söyler?
-evet !
-mademçi lakırdı söylüyormuş, bilaçis, niçün söylemedi çi ben çestirttirirmiyem onu?

MEŞHEDİ BAHÇIVAN

-Kalk Meşhedi? Seninle şöyle biraz hava almaya gidelim.

-nereye gidelim?
-Sen bilirsen !
– Tramvay ile Fatih’e gidelim. Oradan Edirne Kapısı dışarısına varıp, bir kahvede oturalım.
– belli, olur.
O gün ki boğucu sıcaktı, esasen hava almayan bizim semtte oturmak imkanı yoktu. Meşhedi Cafer dükkanını yeğenine emanet etti. Birlikte tramvaya binerek Fatih’e, oradan da Edirne Kapısına gittik.

Orada paslı gaz tenekelerinin içinde yetiştirilmiş fesleğen, gece sefası, küpe çiçeği gibi en bayağı nebatlarla müzeyyen, tozlu bi bahçede birer kahve, bir de nargile içtik. Aynı zamanda şurdan burdan tatlı tatlı konuşuyorduk. Bir aralık yanımıza uzun boylu, zayıf, porturlu bir adamcağız geldi. Yerdeki iskemlelerden birini çekip oturdu ve kahveciye seslendi:
-huuu bre Mahmut ! cetir bana bir tane şekerli kafe, bir de hateş !

Meşhedi bazı yerde eski ananeye riayetkardır. Bu yeni gelen ve şivesinden Arnavut olduğu anlaşılan adamla sohbet lüzumu hissetmiş olacak ki, marpucunu ağzından bir an için çekmeye katlanarak:
-selam aleyküm ! dedi.
Arnavut bizi tepeden tırnağa süzdü. Sonra elini göğsüne götürüp, selam etti:
-ve dahi aleyçum esselam !
Bittabi bu sözler,mukalemeye bir mukaddime teşkil ediyor. Meşhedi lakırtının arkasını hemen getirdi:
-illa havalar çok ısıcahdı.
-sıcak, hem de kurak ! domata, bamya, hepisi yanmış !
-özün bağbanısan?
Arnavut bu tabiri anlamadı ve cevap vermeden benim yüzüme baktı.
Derhal tercüme ettim.
-bahçıvanlık mı ediyorsun? Demek istiyor.
Hevet ! burada bahçevanlık ediyoruz.
Meşhedi’nin çensi artık açılmıştı. Konuşmaya zahir vesile arıyormuş, yine sordu:
-neler dikirsen?
-domata, patlıcan, bamya, sakız kabak, ondan sonra efenzime söyleyim, bal kabağı, pırasa, lahana, elhasıl çelam bitüm zerzavatları, haniyaçi İstanbul’da satırtırtırıyorlar.
-ohh! Memnun olmuşam. Hüda ziyadesini ihsan ide.
Muhaverenin (konuşmanın) burasında nasıl oldu bilemem, söze ben de karıştım. Eski usul ziraatın çok az faide temin ettiğinden, ziraatimizin ve bahusus sebzeciliğin terakkiyat-ı asrıyeye tevfik ettirilmesi lüzumundan bahs ederek, dedim ki:
-Avrupa’da, şimdi öyle suni gübreler icad olunmuş ki bunlarla terbiye edilen topraklardan alınan mahsul bire yüz raddesinde imiş. Bizde hala eski hamam eski tas gidiyor.
Arnavut beni tasdik etmek istemiyordu.
-en iyisi cübre, koyun cübresi fakat ! velaçin inek cübresi ilen şerbet da eyi. Bu yalancı cübre yakıyor, efendime söyleyeyim fidanları bilaçis.
Ben ısrar ediyordum:
-yok, yakmaz, kuvvet verir. Canlandırır.
Bu sefer Meşhedi benden tarafa çıkarak dedi ki:
-Çekkirgefendi yahşi danışır. Yoropa’nın cübreleri illa çoh guvvatlıdır.
Özüm İran’da buları tezrübe eylemişem, bisyar (çok) faydasını görmüşem.
-söyle bakalım !
-bah ! özüne diyem göresen: Men bir defa Pariz’den cübre sımarlamışam, pavlikadan (fabrika) goymuşlar papura (vapur), mene göndereler.
İlla çuvalın biri nasılkin patladı, cübrenin bir miktarı dökülübtür güverteye. Gemiciler de bütün cübreyi süpüreler direğin dibine. Aradan geçer bi hafta, papur (Bender Abbas) limanına gelende bir de ne görelim?
Direğin üzerinde boydan boya yarpahlar açıp, meyveler peydah olubdur.
Arnavut birden fırlayıp bağırdı:
-yok bre ! vallahi yalan !
Lakin Meşhedi kızmıştı. Daha üst perdeden haykırdı:
-illa bilesen, peder sohte ! Meşhedi heç yalan kelam etmez ! ne diyerse, bilesen doğrudur ağa !

MEŞHEDİ MUKTESİD (tutumlu)

Bizim Meşhedi Cafer’e son zamanlarda bir haller oldu. Celal Muhtar bey üstadımızın şöhret şayialarını büsbütün gölgede bırakacak kadar bir iktisat merakı peydah oldu.

Eskiden ben dükkana uğradıkça bana ikramen taze çay demlendirir, kaleyan doldurur, çikolata verirdi. Şimdi ise selamını bile esirgemeye başladı. Bu halden mahcubiyet duymak şöyle dursun, her önüne gelene:
-özüm gibi hesabını bilen, muhtesid heç yohdur !diye öğünüyor ve aksini iddia eden olursa fena halde kızıyor.
Onun eski mükrimliğini, cömertliğini, teessürle yad etmekle beraber, belki bu huy gelir, geçer diye arada sırada dostumu ziyaret etmekten geri kalmıyorum. Zira ne de olsa Meşhedi Cafer benim yar-ı canım, vefakar, temiz yürekli, muhibbdir. Muhabbetinden de son derece mütelezziz olurum.
Geçenlerde yine gitmiştim. Onu dükkanında komşuları peynirci Nevşehirli Kosti ve şişeci Balatlı Avram’la oturmuş, çene yarıştırıyor buldum.
O soğuk havada bir mangal bile yakmamıştı. Girer girmez:
-Meşhedi ! bu ne haldir?
-hansi ne haldı?
-üşümüyormusun? Hani ya mangalın?
-mangal yakmamışam, çömür bahalıdı.
-ya üşüdüğün vakit ne yapıyorsun?
-kaleyanımın ateşiyle ısınıram.
Kosti öteden atladı:
-Cavfer Aga ! eyice hesabını biliyon gayrı, he ne?
Meşhedi:
-helbetkin bilirem. Özüm kimin hesabın bilen dünya yüzünde bilem yohdu! dedi.
Azcık külhan beyi olan Avram bağırdı:
Atma Cafer efendi ! sokaktan adam yeçiyor !
Meşhedi bu hitaba içerledi. Avram’a :
-peder sohte ! dedi
-çime diyorsun eyle? Menim kimi bir daha görsetkin, görem.
Derken, Kosti söze girişti:
-bağa bah cözüm Cafer aga ! nitsen benim gadar olaman. Ben müşterilerin faturalarını yazarken sözüm oğa hokkanın içinden boya uçmasın diye gapağını gapatıram. Ağnadın mı?
Avram güldü:
-benim gibi hiç biriniz olamazsınız dedi. Yiceleri (geceleri) yelkovanları aşınmasın diye saatimi durdururum!
Meşhedi hırs ve hasedinden tir tir titriyordu. Muhatablarını mat etmek için onlarınkinden daha baskın bir şey söylemek ihtiyacı duydu:
-özüm ! dedi, cözlüklerimin camı eskimemesi içün bir aydan beri ceridemi ohumurem ! illa muna ne diyeceksen Ahvam ?!

MEŞHEDİ GEMİDE

İki ellerini kalçalarına dayamış, dükkanının önündeki kaldırımın üzerinde duruyordu. Uzaktan:

Hayrola Meşhedi ! diye bağırdım. Böyle erken erken sokağın ortasında dikilmiş, ne seyrediyorsun?
Kalçasından nazlanarak ayrılan sol eli, caddeden bir gelin alayı gibi geçmekte olan araba dolusu seyyahları işaret etti.
-bular nerden gelübdür?
-Amerika’dan, para ve refah memleketinden !
-karadan gelübdürler buraya?
-ne karası dostum ! koskocaman seyyar bir belde kadar vapurları var.
-şuradan Sarayburnu’na in de bir gör. Denizin ortasında dev anası gibi yatıyor. Apartmanlar nasılsa, öyle, kat kat. Bacası Çamlıca ile bir hizada.
Meşhedi şaşa kaldı:
-yuhh?!
-gerçek söylüyorum. İnanmazsan, git bak !
Bu muhaveremiz zihninde yer etmiş olacak ki, ertesi sabah erkenden dostum bana geldi.
-Çekkirgefendi ! gah, varalım, seyyahların keştisini(gemi) görelim.
-görelim, azizim !
Bizim evden çıktık. Rıza Paşa yokuşundan konuşa konuşa Eminönü’ne inip, oradan karşıya geçtik. Yolda Meşhedi bize Urumiye gölünde, Kervan nehrinde işleyen posta vapurlarını methediyordu. Kendi denizciliğini, yüzücülüğünü, balıkçılığını anlatıyordu.
Derken, Haydarpaşa açıklarında yatan geminin yanına geldik. Benim nazarlarım Cafer Ağanın çehresinden ayrılmıyordu. Bu on binlerce tonilatalık sefinenin dostumda nasıl bir tesir yaptığını, yüzünün işmi’zazlarından (yüzünü buruşturma, ekşitme) anlamak istiyordum. Gerçi ona baktıkça büyüyen gözlerinde asar-ı hayret belirmiyor değildi. Fakat epeyce pişkin olduğundan, onu belli etmemeye çalışıyordu.
Bizi geminin içine almışlar, her tarafı gezdiriyorlardı. Sırasıyla kamaraları, yemek, istirahat, merasim, müsamare, tiyatro salonlarını; banyo, mutfak, telsiz, telgraf, spor, dans dairelerini gördük. Biz hayretten hayrete düçar oluyorduk, Meşhedi ise sanki bunlar pek basit şeylermiş gibi, aldırmıyordu. Onun bu hali sinirlerime dokundu. Hele, yolcuları uzun bir seyahat esnasında dünya havadislerinden mahrum etmemek için, her gün geminin içinde bir gazete neşredilmekte olduğunu söyledikleri zaman, Meşhedi’nin kılının bile kımıldamaması, beni büsbütün kızdırdı. Fakat orada yabancıların içerisinde ağzımı açmadım. Avdette (dönüşte) sandalın içinde ise derhal çattım.
-nasıl Meşhedi ?! gördün mü vapuru?
Sadece kafasını sallamakla iktifa etti.
-beğenmedin mi yoksa? Dedim
-beğenmişem !
-çok büyük şayan-ı hayret değil mi?
-yoh ! ifahdı. İlla pampurun (vapur) civcisidi. (civciv)
Hiddet tepeme fırladı.
-be adam ! diye bağırdım, sanki İran’da böylesi var mı?
O zaman Meşhedi Cafer bana infial ile (gücenerek) baktı, dudaklarını büktü ve:
-hey peder sohte ! dedi. Biz İran’da böylelerini, sandal diye pampurların yanına asarız. Anlarsan Ağa?!

MEŞHEDİ YELKEN AÇMIŞ !

Geçenki büyük lodoslar esnasında idi. Bizim Meşhedi Cafer’le birlikte, cenub rüzgarlarına en ziyade maruz bir semtte dükkanı olan bir ahbaba, geçmiş olsuna gitmiştik.

O biçare adamcağız bütün bir geceyi uykusuz geçirmiş olmasına rağmen, bizi memnuniyetle karşıladı ve oturup birer çay içmemizi ısrarla rica etti. Biz de hatırını kıramayıp, iskemlelere yerleştik.
Bizden başka, aynı maksatla oraya gelmiş birkaç zat daha vardı. Hane sahibi cümlesini, sıra ile bize tanıttı: Basmacı Bogos Ağa, bakkal Yordan Ağa, arabacı Mümin dayı, Sürmene’li Celal Reis, Elbesan’lı Ramazan Ağa…

Çaylar geldi. Muhabbete koyulduk. Bittabi musahabe, hep fırtınaya dair cereyan ediyordu. Hazırundan her biri kendi başından geçen bir deniz macerasını anlatmaya başladı. Evvela Bogos Ağa, bir iki defa yağlı yağlı öksürdükten sonra:
-bir defa, dedi, Üsküdar’da Cuma pazarına gidiordum. Pampuru kaçırmışam, bir kayığa oturdum. Dirken efendim, körpüyü geçtik. Sarayburnu’nun hizasında iken bir de bakmışım ki apartman boyuncaaz dalgalar geliyor, o kerte. Kayıkçıya işmar ettim: “zu ! dedim, dön, yoksam batıyoruz !” İyi ki demişem, nasıl ki dönmüş isek, dalga da arkamızdan geçti. Biz de şükür Allah’a kurtulduk.

Arabacı Mümin dayı öteden atıldı:
-te, bişey mi bu anlattığın? A be ahretliğim ! sen bu lodoz yelini gel de urumelinde gör. Alimallah bi üfürdü mü hepten ortalığı nadaz tarlasına döndürür. Yokmu ya? Böyledir. Enez’den bindim bir kayığa, istemiyordum te yandaki köylere varmağa. Gelgelelim üfürmeye başladı O cenabet hava, kalkıyordu denizin kuzuları, er biri bir minare boyu senin anlayacağın. Derkene…
Lakin Sürmene’li Celal Reis, dayının sözünü kesti:
-haçan görmelisun Karatenizun furtunasu nasıl çalkayı. Koskocaman pampurlara lotoz uruzcerunun lafı mu olur? Çıkan sene nasılçi cidiyorduk, bizum Temel Reizun takasıylan Poltanaya Kondukta, yükledikta, haçan tutti bizu bir poyrazci, hey babam ! dirçen ha efendime diyerum, atdık o canum findukları da, höyle kurtulduk, yoksa batacakdık.
Yordan Ağa:
-neyi diyong? Dedi. Garatenuz’un furtunası adama göz açdırtır mı? Develi sene melmeketten bu yana geliyorken yoh mi? Eylesine çalhadıkin, hangimizde hal galdı? Öğüren öğürene !

Ramazan Ağa’da şöyle beyan-ı fikir etti:
Bizim Üsküdar’ın furtunaları meşhur olur. Efenzime fıkdani hasebiyle.
Amma velaçin lodozdan besbeter künçü pamur içerisinde insanı hotor tir tir titretiyor düpedüz, lazım çi herbiri bir direkte bağlanmalı çi düşmesin billaçisin. Bir tefasında bu haptı taciz (abdi aciz)…
Demeğe kalmadı, Meşhedi dayanamadı, atıldı:
-illa ne diyersiz? Fırtınanayı göresiz Basra çörfezinde nice olubdur? Dedi. Özüm içi sene mugaddem (önce) Bender Abbas’a sefer edende, eyle bir fırtınanaya dutulmuşam, direknod (dretnot=zırhlı gemi)) hemişe, deryanın ortasında batmıştı…
Hep bir ağızdan sorduk:
-battı mı? Ya sen nasıl kurtuldun?
Meşhedi hepimizle alay eder gibi gülümsedi ve:
-nice kurtulam? dedi. Derya yüzünde arha üstü yatub, mendilimle yelken açmışam…. ürüzcar özümü itüb limana aparmışdı Ağa! 

MEŞHEDİ İLE AVRAMCİ

Nereden buluştular? İkisi de antika ! o atar, öteki atar ! Allah vermesin, palavra mitralyözü !..

Dükkanları da karşı karşıya. Biri sabahtan akşama kadar, kat kat istif edilmiş tütün paketleri arasında, yan yana sıralanmış çay, tönbeki, kuru kahve, karamela, bisküvi kavanozları karşısında nargilesini çekiştirir; diğeri göz alıcı pırıltılarla, boy boy duvara asılmış ibrik, faraş, rende maşrapa, huni gibi eşyanın ortasında, ömür billah makas, ustura görmemiş sakalını karıştırır.
Ekseriya uzaktan uzağa, biribirlerine söz atarlar:
– Avramci ! ceddinin ayağı gaçdı ?!
-bizin köyde üç buçuk, sizde bir milyon kadar olmalı. Aşağı kurtarmaz !

Bazen de soğuktan donan parmaklarını bedava mangalda ısıtmak için, Avramci, Meşhedi Cafer’in dükkanına gelir. O zaman bu iki komşunun hali kavl-i çengidir, adeta mübalağa müsabakasına girişirler. İkisinin de vesait-i karihalarına beyan yokdur. Nasıl da uydururlar?

Meşhedi İran’a gitmezden bir müddet evveldi. Bir gün o tarafa yolum düşmüştü, dükkanına uğradım. Avramci de orada idi. Meşhedi’den dilendiği bir parça zamklı kağıtla , öteden beriden eksiğine topladığı yırtık paraları, oturmuş yapıştırıyordu. Benim dostum da çay harman etmeyle meşguldü. Ben de yanlarına geçip oturdum. Bir müddet şuradan buradan sohbet ettik. Sonra nasıl oldu bilmem, Avramci ortaya bir dava attı:
-dünyanın en büyük adamları bizim musevi milletinden çıkar ! dedi.
Vay sen misin bunu diyen? Meşhedi Cafer köpürdü. O esnada avucunda tuttuğu, yirmi dirhem kadar altunbaşı bi-rahmani yere atarak haykırdı:
-haşa ! yalan diyersen ! hamamisi böyüh adamlar İran’da çıhıbdır !
Avramci itidalini elden bırakmadı.
-yok ! epsi de yahudidir.
Meşhedi karşısına dikildi:
-say ki görem ! dedi. İlla bir danesinde… bir dane…
Özüm diyem. Hadi başlayasan !
-Evrahim peygamber !
-Ali-i murtaza
-izak !
-Hüseyin !
-Yakuv !
-Hasan !
-David !
-Şah ismail Safevi !
-Salamon !
-Şah Tahmasb !
-Yasef !
-Sarraf Kamanto !
-Banker Ruçild
-Kuyumcu Harvançi
-Lenin
-Banker Alyon.. Avram Galati..!
Meşhedi, muhatabının soluk almadan sıraladığı isimlerin karşısında bir az afallar gibi oldu. Lakin kendini çarçabuk toplayarak, yumruğunu uzatıp muzafferane bağırdı:
-hamamisi İranlıdır, be yahudi!

MEŞHEDİ’NİN RÜYASI

Bundan bir kaç sene evvel bizim Meşhedi Cafer, Salamon ve Yervant isminde iki arkadaşı ile beraber Anadolu’da seyahat ediyorlarmış.

Günün birinde ufak bir kasabaya uğrayıp, gecelemek üzere hana inerler.
Meşhedi kaleyanını (nargile) kurar, semaverini kaynatır, kalçasını yere serip oturur. Bu esnada da üç arkadaş Allah ne verdiyse yiyip içerler. Lakin epey uzaktan geldikleri için dağarcıklarında kalan nevale, ancak peynirle ekmeğe münhasır kalmış olduğundan, karınları iyice doymaz. Çoktan beridir hasret kaldıkları sıcak bir çorba ile, şöyle güzelce bir tatlıyı sayıklayıp dururlarken, hancı elinde bir kase olduğu halde içeriye girer.
Meğerse civarda hayır sahibi biri zerde pişirtip, ölmüşlerinin canı için öteye beriye dağıttırıyormuş. Bir kase de handa konaklayan bu üç garip yolcuya göndermiş. Üçü de evvela zerdeyi can-ı gönülden temaşa ederler. Sonra Salamon der ki:
-bana bakın arkadaşlar, şimdi neşemiz da iyi Allah’a şikur. Yemeğimizi yidik, az çok karınlarımız toydu. Bu zerdeyi birakalim da yarum sabah ansimiz eyi bir rüya yorursan, o yesin !
Meşhedi ile Yervant bu teklifi kabul ederler ve yatarlar. Ertesi sabah şafakla beraber üçü de gözlerini açarlar. Meşhedi’nin demlendirdiği çayın etrafına toplanırlar. En önce Salamon söze başlar:
-hayırdır inşallah, der. Bu yice rüyada Hz. Musa’yı yördum. Bana dedi ki:
“Salamon ! mira ! benim ilan barabar yel de Tursina’ya yidelum.” Ben de yitdum… orada bana bir kase zerde virdi. Tamam o sirada uyandim.
Yervant’da der ki:
-ben de İstambul’un Narlı kapısında tek başıma sereyan ediyordum. Her yer tenha idi. O kerte nasıl olmuş ise, bilmiyorum gök gürledi, kıyak korkdum. Etrafıma bakıncaz bir de ne görem? Bemilan karşı karşı Hazreti İsa duruyor. Derken bana gel deyi işmar etdi. Yanına vardım: “zu, Yervant ! dedi. Böyle yalnız ne gezersin, benim ilan gel de, cenabını cennete götüreyim, bir gör !” Sen olsan gitmez misin? Çabucakdan yanına katıldım, birlikte arabaya oturduk, takikada cennete gitdik. Orada bir de baktım ki bir takım melekler yanıma geldiler ve bir kase zerde uzatıp ikram etdiler. Tak o kerte uyandım.
Meşhedi her ikisinin de anlattıkları rüyaları kemal-i dikkatle dinledikten sonra, bir müddet düşünür. Sonra, kaleyanından üst üstebir kaç nefes çekip:
-illa, özüm eyle bir rüya görmüşem kin menendi yohdu. Anın yanında bu danıştığınız hikayeler heç galırdı diyem de, bakın. Uyhuya varanda, bahdım ki yanıma hub-ter (pek güzel) bir civan gelüb, özüme diyer:
“ Meşhedi ! Gah ! özünle danışmak isterem !” özüm de sual etmişem:
“sen kimsen?” o “ben Hazreti Ali’yim !” diye mene cevab idende, hemen ayağa gahub: “ne ferman idersen ya Ali?” diye çağırdım. O zaman, şurada duran kaseyi mene görsedüp, dedi:
“Ey Meşhedi ! arhadaşlarından biri Tursina’da musa ile, diğeriki cennetde İsa ile zerde yiyubdur. İlla sen de bu kasedeki zerdeyi yiyesen!” özüm de Hazreti Ali’nin fermanın yire salmamahlıh içün valla zerdeyi yemişem. Dedi ve boş kaseyi arkadaşlarına uzattı. 

MEŞHEDİ’NİN YELPAZESİ

Geçenki sıcakta hışlaya hışlaya yokuş yukarı çıktıktan sonra, birden bir müddet dinlenme ihtiyacı duyarak dostumun dükkanında bir mola vermek istedim. Meşhedi çay sandıklarının üzerine eski bir palto serip, uzanmış uyuyordu. İlkin acıdım ve uyandırmaya gönlüm razı olmadı. Teklifsizce dükkana daldım. Bir kenara geçip oturdum. Alnımdan, şakaklarımdan zırıl zırıl akan terleri silmeye koyuldum. Bir yandan da dostumun üzerine üşüşen sinekleri kovuyordum. Bu minval üzere on dakika geçmeden biri seslendi:

-Cafer Ağa !
Baktım bizim Nesimacı. Beni de orada görünce sevindi.
-maşallah, maşallah ! dedi. Ben de yeldim, kumpanya tamam !
Bizim Cafer ağa burada mı?
Sağ elimin şahadet parmağını dudaklarıma götürerek:
-sus ! dedim. İçeride uyuyor.
-Allah uyandırmasın ! bana ne…sen ne yapıyorsun?
-iyiyim.
-ohh! Daha beter olasın !
Bu muhavere, benim bütün itinalarıma rağmen, Meşhedi’yi uyandırmaya kafi geldi. Birden bire gözlerini açıp yerinden fırladı.
Nesimacı’ya hitapla:
-ulen ne gelübsen? Ne istiyorsun peder sohte ? diye bağırdı.
Bu sözleri Nesimacı’yı kahkahayla güldürmekten başka bir tesir yapmadı.
Bana bak Cafer Ağa ‘ dedi. Sıcaklar ilan ne var ne çok? Meşhedi derin bir of çekti ve bir kelam ile cevap verdi:
-yanirem !
-sen de bir tane yelpaze al, olmaz mı? Bak, nah ! bende var. Nesimacı cebinden yep yeni ve oldukça kıymetli bir yelpaze çıkardı.
Meşhedi sordu:
-nereden almışsan muni? Yeni de?
-bak on sene var ki kullanıyorum.
-bah, yenidir. Yalan diyersen !
-valla billa, yeni değil. Yözlerin önüne aksın ! senin hayretini yormayam, be!
-nice olubdur ki böyle yeni kimi turur?
-süvleyem sana. Rüzyarlanma için yavaş yavaş sallıyorum. İlkin arkadan öne, sonra önden arkaya, usul usul.
Meşhedi yahudinin bu dikkat ve ihtimamına hem gıpta ve hem de hayret etti. Hele nesimacı:
-böyle antikalar sende var mı hacı?
Sualine dayanamadı.
-belli ! dedi. Özümün de böyle bir yelpazesi vardı. Elli senelikdi. Dedi.
-elli sene mi?
-belli !
-öyleyse hiç kullanmadın?
-yoh, gullanıram… illa escimesün deyi onu elimde dutaram, yalnız suratımı sallarım, beyle iki yana !…
Tarz-ı hareketini izah için kırmızı sakallı çehresini bir sağa, bir de sola çevirdi.

MEŞHEDİ’NİN KULAĞI

Şeker bayramının ikinci – bir rivayete göre birinci- günüydü. Dostum Meşhedi Cafer, mecburen kapadığı dükkanının üstündeki odada oturmaktan sıkılarak, biraz gezip hava almak üzere sokağa çıkmıştı. Kendisine Divan Yolunda tesadüf ettim. Dükkan komşusu kağıtçı Nesimacı Efendi ile birlikte etrafı seyrederken yürüyordu.

-Merhaba Meşhedi !.. Bayramın mübarek olsun !
-merhaba dostum ! özünün de bayramı mübarek ! niredesen beyle? İlla görmemişem çoh vahit beri ?!
-beş on gündür burada değildim.
-burda değildin? Nire gitdin?
-Ankara’ya gittim.
-Angara’ya gittin? Yahşi !. Benim anda dadaşım vardı. Görmüşsen onu?
-gördüm, selam söyledi.
-aleyçüm selam !
Böylece konuşa konuşa ilerliyorduk. Meşhedi Cafer, sağlı sollu mebani (binalar) hakkında Nesimacı’ya izahat veriyor, İran’ın mümasil binaları ile mukayeseler yapıyordu.
-Nesimacı ! görürsen bu gonağı?
-Şer emaneti (şehr-emaneti:belediye) değil mi?
-belli ! eyle Hamedan’ın belediye gonağın görsen, iki min odası vardı.
-maşallah, ne kadar küçük be ?!
-ayrıca biraz küççühdü…illa Tahran’ın gonağı üç min odalıydı.
Aferim ! yördun mu? Konak öyle olur.
Birkaç adım sonra Çemberlitaş’ın önüne gelmiştik. Meşhedi yine refikine sordu:
– Nesimacı görürsen bu daşı?
-Çemberlitaş değil mi?
-belli ! İsfahan’da beyle bir çemmerli daş vardı…men diyem beş yüz metro, sen diyesen min metro ! o gaddar yüksekti ! Nesimacı’nın dudakları, istihza-kar bir tebessümle büküldü. Manalı bir bakışla evvel benim yüzüme baktı. Sonra:
-Meşhedi efendi ! dedi, sen şimdi bunları bırak da, taşın tepesine bak.
Yörüyormusun orada iki tane sinek kavga ediyorlar?
Meşhedi başını havaya kaldırdı, baktı … baktı…bade bizden tarafa dönüp, kemal-i ciddiyetle şu cevabı verdi:
-yoh, görmürem… illa ayahların sesini duyaram!.. 

MEŞHEDİ’NİN TOKATI

Geçen yazdı. Dostum Meşhedi Cafer’le birlikte bir iş zımnında trenle İzmit’e gidiyorduk.

Bulunduğumuz vagonda biri sarışın, orta boylu, şivesinden Rumeli’li olduğu belli; diğeri uzun boylu, esmer yüzlü, lisanından Arnavut olduğu anlaşılan iki yolcu daha vardı. Pendik’i geçer geçmez aramızda tedricen bir samimiyet teessüs etti. Evvela rum atıldı:
-cümlemize ayırlı selavatlar olsun (hayırlı selametler) hitabıyla bir sohbet zemini hazırlamıştı. Müteakiben, daima olduğu gibi, herkes yol arkadaşlarının sebeb-i veche-i azimetini (gidiş yönü) sordu. Arada şöyle bir mukallime cereyan etti:
-özün herede gidubsen ?
-te, ben giderem Tavşancı’ye … efendime söleyim, bizim kızanların süd babaları oracıkda eğleneyor. Boldur bizim o yana mektup iletmiş, yok mu ya? Sankileyim, Mümin ağa’nın yanan bi çiftliğini istihbar etmişler…Te bana yazarken…
-ben de, efenzım, cidiyorum vallahi, bizim emişerilertarafında. Kümçi bizim Arnavutlukda yok iş efenzım, bilaçis ! efenzım bahçıvancılık, fıkdani hasebiyle.
-özüm de gidirem İzmid’e, görem menim dadaşım Meşhedi nicedi.
Derken, söz şimediferlerin sürat sırrına intikal etti:
Rumelili dedi ki:
-bizim Bulgarya’da bu kara pampurları hepten evvela tez kaçar kin, yok mu o terglaf sırıkları, ba? Birleşiri o cenabetler, insanın gözleri önünde, sanırsın ki bu tek sırık hepiciği…
Adının Fettah olduğu bilahare anlaşılan Arnavut söze atıldı:
-more ! sen cörmelisin kara pampurunu bizim Elbesan’da.
-Elbesan’da şimendifer var mı? Dedim.
-var efenzım fıkdani hasebiyle ! imdi, o kadar süratliçi, bir tefa cidiyordum Debre’den Elbesan’a, Debre’de: “bismillahi” diyerek binmişim, ne zamançi: “rahmanirrahim” söylemişem, pampur da varmış Elbesana!
Gayri ihtiyari nazarlarımı Meşhedi’ye çevirdim. Dostumun bu sürat müsabakasında geride kalmasını bir türlü içim istemiyordu. Fakat Meşhedi bu ! hiç laf altında kalır mı? Portatif nargilesinden iki derin nefes çekdi, sonra dedi ki:
-illa mene bahasız ! İran şimediferlerinin üstüne şimendifer yohdu. Hatırlırem, bir gün gelirdim Tahran’dan Reşit’e, Tahran istasyonundan hareket ederken gızmışam istasyon memuruna, pencereden elimi galdırmışamkin bir tohat uram, o kişinin yüzüne elimi indirende tohad Reşit’deki memurun yüzüne gelübdü!

PANTOLON TOHUMU

Meşhedinin kulakları çınlasın ! gerçi kendi burada yok ama, gün geçmiyor ki sevgili dostumun bir menkıbesi hatıra gelmesin. İşte yine bu gün hatırlayıp da, kahkalarla gülmekten kendimi alamadığım bir fıkrası daha ki hiç şüphesiz okurlar mazide zevkiyab edecektir.

Meşhedi Cafer’in mini mini, şeytan, şirin, karaböcek Hasan Kali namında bir oğlu vardı. Meşhedi bunu çok sever. Öyle ki bundan iki sene evvel, hasretine dayanamayıp bazı tüccarın vasıtasıyla onu ta Hamedan’dan buraya getirtmişti. Çocuk babasının yanında bir iki ay kaldı ve bu müddet zarfında kendisini tanıdım. Hasan Kali kabına sığmayan, pırıltılı zekasıyla, her şeyden anlamak, öğrenmek ister, masum gözlerine siftah ne görünürse pederinden sorardı.

Bir gün dükkanda oturuyorduk. Çocuk da etrafımızda dolaşıyor, dükkanın ötesini berisini karıştırıyordu. Bir aralık koşa koşa yanımıza geldi, küçücük elinde bir mukavva parçasının üzerine iplikle iliştirilmiş bir düzine kemik düğme tutuyordu. Meşhedi’nin dizine yaslandı, kömür gibi siyah gözlerini yukarıya, babasının yüzüne tevci ile kelimelerin son hecesini uzata uzata sordu.
-Baba ! mular nedi?
-hanisi şeyi sorubsan?
-na ! muni sorirem
-mular dügmedi.
Bu cevap çocuğun merakını tatmin etmiyordu. Düğme, pekala ! lakin bu düğme acaba neye yarar? Mahiyeti nedir?
Mukavva elinde bir müddet evirdi, çevirdi, baktı, anlamaya çalıştı. Bu toparlak ortası delikli nesnenin mahiyet ve mahal-i istimalini bir türlü kendiliğinden keşfedemiyordu.
Ne çare yine babasının yanına sokuldu
-baba !
-ne istersen hey peder sohte !
-mene bah !
-ahan, bahıram.. de ! gene mi çuhulata istirsen?
-yoh ! çuhulatayı istemirem !
-ya.. mutaleben nedi?
-bu düğmeye diyersen, neye yarar?
Meşhedi malumatfuruşluğun sırası geldiğini takdir etti. Bir vaz-ı alimane ile mukavvayı eline aldı ve çocuğuna hitab ile:
-mene bah Hasan Kali ! dedi. Muları görersen? Mular pantolon tohumudur. Alıp torpaha ekende ayağındaki kimin pantolon çıhar !
Çocuğun da, benim de, hayretten gözlerimiz açık kaldı.

MEŞHEDİ MİMAR

Geçenki lodos fırtınasında kurşunları uçan, alemi kırılan, sıvaları dökülen minarelerin tamirine karar verildiğini, Meşhedi Cafer gazetede okumuş. Dün gece kıraathanede buluştuğumuz zaman lakırtıyı buradan açtı:

-bilirsen Çekkirgefendi?
-ne var dostum?
-ürüzcar çoh minareleri harabeyledi .
-evet öyleymiş
-illa, bilirsen ki tamir edecehler?
-tabii ederler.
-yoh, öylesi değil. Bilürsen, tamir edecee çimdir?
-Allah allah ! ne bileyim Meşhedi? Amma da sualler soruyorsun. Elbette bir ustası vardır, çıkar yapar, vesselam !
-illa mene niye gızarsan? Özüm yahşi çelam danışırem, sen mene azar edersen. De mene Çekkirgefendi ! evgafta çimi tanırsen?
-tanıdığım var, lakin napacaksın? Anlamıyorum..
-istirem onlara diyemkin minareler böyle tamir olmaz. Böyle tamir olanda kinem, yıhılır, yinem harap olur. Özüm yahşi çaresini öğredem.
-acaip ! sen bu günlerde olur olmaz işlere karışmaya pek alıştın, Meşhedi, dostum ! senin aklın mimarlığa erer mi? Sen git de güzel güzel tütününü, tömbekini sat. Ne anlarsın minare tamirinden?

Bu sözlerime Meşhedi fena halde kızdı. Dik dik yüzüme baktı, bağırarak:
-helbet anlaram ! dedi. Menim böyüh peder, üstad-el sultan Kerbela’lı Molla Gasım hoca Nasreldin’in galfasıydı. Tahran ve Isfahan’ın, Tebriz ve Hamedan’ın, hasılı çelam: hamamisi İran’ın minarelerini o yapmıştı.
İran’ın minareleri heç bir daha harab olmaz.
-neden? Yaparken hususi bir harç mı kullanılır?
-yoh ! alelade harç koyarlar. İlla başka türlü yaparlar.
-ne gibi?
-ne kimi mi? Mene bah Çekkirgefendi dostum ! bu diyarda minare ince yapılır?
-taşları üst üste koyarlar, diyor. Nasıl yapılırsa öyle yaparlar.
Meşhedi güldü:
-işte böyle olanda sağlam olmaz ! dedi.
-ya İran’da başka türlümüdür? Diye sordum:
-belli !
-nasıl, anlat bakalım !
-kulağıma bir sır tevdi edecekmiş gibi eğildi ve yavaşça:
-İran’da dedi minareye upuzun yerde yatırıp, yaparlar, sonram havaya galdırırlar. Onun çün çoh muvaffakım olubdur?

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Sizin İçin Seçtiklerim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s