Ramazan Seydaoğlu’nun Şiirlerinde Aşk ve Yalnızlık Teması

EYLÜL ÇELİK

ÖZET

“Aşk ve yalnızlık” hemen her dönemde Türk şiirinin vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Birçok şairin şiirinde kullandığı bu temalar, Ramazan Seydaoğlu’nun şiirinde de yer almıştır. Ramazan Seydaoğlu, yüreğini yoğurduğu sevdaları şiirde anlatmakla kalmaz; dostu ve ayrılmaz parçası olan, sevgilinin yokluğundan kaynaklanan yalnızlıkları da şiire sokar. Mısraları daha çok aşklar, özlemler ve buruk acılarla örülüdür. Aşkların, ayrılıkların ve hüzünlerin derin yorumcusu olan Seydaoğlu; kasvetli ömrün sevdayla anlam kazanmasını sağlayan sevgilinin büyüleyici etkisini, okuyucuya derinden hissettirir. Yaşadığı aşka ve sevgiliye sadık olan şair, onu bütün detayıyla şiirine eksen kılar. Bu çalışmada, Ramazan Seydaoğlu’nun bütün şiirleri incelenerek onun “yalnızlık ve aşk”a bakışı değerlendirildi. Şiirlerimiz için önemli bir tema olan “ aşk ve yalnızlık” a,farklı bir şairin penceresinden bakmak amaçlandı. Bu çalışma yapılırken analiz ve yorum metodları kullanıldı. Çalışmanın sonunda Ramazan Seydaoğlu’nun şiirlerini oluşturan iki unsurun “aşk ve yalnızlık” temi olduğu görüldü.

GİRİŞ

Eski çağda filozofların çoğu aşkı “yalnızca bedeni bir istek” şeklinde düşünürken Sokrates, Platon ve Aristo gibi düşünürler “en yüce ve ince duygu ” ve “düşünce ile kavranan güzelliğin doğurduğu bir çekiciliktir” diye tanımlar; Descartes ve Spinoza gibi klasik filozoflar için “aşk, bir tutkudur ve kişi onu dizginlemek için aklını kullanarak, duru ve temiz bir duygu haline getirmelidir.” Pascal gibi mistikler de her çeşit aşk “ Tanrı sevgisine dönüşür ve her şeyin son nedeni olan ‘ bir tek sevgi vardır ’ ” ;Nietzsche, Schopenhauer ve Hartmann ise aşkı “ insan soyunu sürdürmek amacıyla insana kurulan bir tuzak olarak görürler” gibi aşka, yüzyıllar boyunca çeşitli anlamlar yüklenmiştir. ( Le Bras, Meydan Larouss, 1996, s.786)

Aşk ve yalnızlığın şiirle ilişkileri çok kapsamlı bir ilişkidir. Aşk, günümüz şairlerinin en çok işlediği temaların başında gelir. “Hiçbir araştırmaya gerek duyulmadan denilebilir ki ‘aşk’ şiirde en fazla işlenen konudur.”(PALA, 2004, s.155) Edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır.(PALA, 1999,s.370) Kendini ve varlığın güzelliğini anlamaya başlamak da denile bilecek aşk, Ramazan Seydaoğlu’nun yaşama kaynağıdır. Aşkların, ayrılıkların ve hüzünlerin derin yorumcusu olan Seydaoğlu, şiirlerinde aşka fazlaca yer verir ayrıca yalnızlık konusunu da işler. “Yaşamın ve şiirin sebebi sensin.”(Mia, s.9) diyen şair, ona şiir yazdırtan sebebin aşk olduğunu belirtir ve şiiriyle aşkı arasındaki özel bağı gösterir. Şairin aşkı, yalnızlığı, şiiri ve kalemi birbirine bağlı dört önemli unsurdur. Yalnızlık; şairin aşkının bir parçası, aşk; şairin şiiri yazma sebebi ve kaleminin dilidir. “aşk ve kalem” adlı şiirinde şairin, aşkı ve kalemi beraber ele aldığını görmekteyiz.

“Aşkı ve kalemi beraber tanıdım
ikisi de süt kokuyordu
biri nabzımda atıyor
diğeri burnumda tütüyordu

aşkı ve kalemi birlikte tanıdım
birini annemin ak sütüyle emerken
diğeri parmak uclarımda atıyordu
ikisi de beni benden çalıyordu”(Mia, s.63)

Aşk, şiirin vazgeçilmez temidir, adeta şairin gıdasıdır. Şaire şiir yazdıran, kalemine kan kusturan ve yüreğini şiirlere sığdıran; aşktır, aşkıdır. Aşkına sadık, sevdasına yüreğini doğrayan, aşkına emek veren, aşkı için acı çeken ve hep sevgiliyi bekleyen biridir şair. Şairin şiirinde sevgili; aşkın çilesi, acıların öznesi, tüm benliğinin yöneliş merkezi ve ölümcül kıvranmaların satırlara dökülme sebebidir. Sevgilinin neden olduğu bu kıvranmaları şair, okuyucuya şu mısralarında duyurur:

“Lütfen gülümsemeni
yanan yüreğe bir katre su misali
titreyen ellerime sür sıcaklığın
ölümü hatırlatan beyitler üfle yeniden

Yitirilmiş anıları anarken an be an
kıvranıp duruyorum satırlarda
düşlerken gülümsemeni yeniden
yitip gidiyorum hatıralara”(Mia ,s.6)

Şair, ilk dörtlüğünde kendisini ateşe, sevgiliyi suya benzetir. Aşk ateşiyle yanan yüreğinin, sevgilinin su misali gülümseyişiyle sönebileceğini ifade eder. Şair, ikinci dörtlüğünde anıları hatırlamaktan ve yitirmekten acı duyduğunu, bu acıdan dolayı kıvrandığını söyler. Şiirin son iki dizesinde zaman zaman geriye dönüşlerle geçmişine giden şair, şiirde eski aşkları ve yaşantıları anmaktadır.

“Aşkın potasında kıvrılmış zerratım
yorgunum çöktü yüreğim içime.”(Mia, s.7)

Bu acı hatıralarını yukarıdaki mısralarında hüzünlü bir eda ile işlediğine şahit oluyoruz. Hayatta en anlamlı varlığın sevgili olduğunu vurgulayan şair, şu dizeleriyle sevgiliyi yüceltir:

“Yaşamım ve şiirin sebebi sensin
gecenin ardındaki gündüz sensin
savaş çıksın hayat bitsin umrumda mı
sen aldığım son nefessin
gözlerimin önüne gerilecek son perdesin” (Mia, s.10)

Yaşamın, mücadele etmenin ve yaşamanın dile getirilmiş hali olan şiirin sebebidir sevgili. Sevgili aşığın(şairin) tek hedefidir. O hedefe giden yolun kenarında kıyamet bile kopsa şairin umurunda değildir; en önemli varlık sevgilidir. Sevgili; varılacak son durak, önemsenecek tek varlık, alınan en değerli nefestir.

“Bekleyiş, aşkın en şairane ve dramatik anlarından biridir” (Kaplan, s.600) Arzular sevilen varlığa doğru uzanır, fakat sevilen varlık ortada yoktur. Gelecek mi, gelmeyecek mi bilinmez. Bekleyiş, bize Zaman’ı kuvvetle hissettirir. Bu esnada insan çeşitli duyguları yaşar.“Umutları söndürdüm gözyaşlarımda” (Mia, s.19) dizesiyle şair, beklemekten ve gözyaşı dökmekten yorulduğunu, umutlarının bittiğini ve sabrının tükendiğini dile getirir. Sevgilinin olmayışından yakınan şair, şu dizeleriyle sevgiliye seslenmektedir;

“Başkasına muhtaç olursam
yıkılırım savrulurum karanlıklarda
şafak benim için sökmezse bir kere
seni bulamazsam umut penceremin önünde
öyle bir küserim ki aynalar utanacak” (Mia, s.19)

Sevgilinin yokluğundan dolayı “Başkasına muhtaç olursam” diyen şair, üzüntüsünden karanlıklarda savrulup, yok olacağını ifade etmektedir. Son iki dizede de görüldüğü gibi şair, sevgilinin yanında olmayışına ve ilgisizliğine karşı onu küsmekle tehdit eder.

“Bin yıldır taş taşıyorum bu yapıya
bin yıldır bu aşkı çekiyorum sağrımda
bin yıldır çılgınım bu çöllerde
çöllerde bir Mecnunum
ve yazıktır Leyla’nın adına”(Mia, s.16)

Şair, “Leyla, Mecnun, çöl” sözcüklerini kullanarak okuyucuyu geçmişle yüzleştirmek ister. Şair, aşkını bir bina yapmaya benzetir ve sabırla aşk tuğlalarını yüreğine inşa eder. Bu binanın yükünü taşıyan şair, adeta bir hamal resmi çizer.

“Sen kimsin
söyle sen kimsin ki bin yıldır
hamallığını yapıyorum
ben ki zamana aman dedirtmişim
ben ki sensizliğe yalnızlığa uyanmışım”(Mia, s.16-17)

Şair, çektiği yükü; sevgilinin yanında olmayışına bağlar. Taşıdığı yükün sevgilinin yokluğundan daha ağır olmadığını vurgulayan şair, bu yükün hafifliğini adeta zamana ve sevgilinin yokluğuna meydan okuyarak anlatır. Ayrıca “zamana aman dedirtmişim” dizesiyle de “zaman” kavramını kişileştiren şair, söz sanatlarını kullanmaya devam eder.

“Ben hamalıyım ezelden aşkın
dolanmış her yanıma körkütük
canıma
kanıma
imanıma”(Mia, s.33)

Bir “aşk hamalı” yakıştırmasına devam eden şair, aşkı yaşama sebebi olan damarlarındaki kan olarak görür ve vücudundaki kan dolaşımı gibi “aşkın” da bütün bedenini sarmakta olduğunu ifade eder.

“Kokun uzaklaşınca dünyamdan
gülümseyerek ölmenin vaktidir”(Mia, s.30)

Şairin dünyada kalmasının nedeni; aşktır, sevgilidir. Sevgili yoksa bu dünyada yaşamanın anlamı yoktur. Sevgili (yaşam kaynağı), ondan uzaklaşırsa ölmenin vakti gelmiş demektir. Sevgilisiz yaşamaktansa şair, ölüp gitmekten mutluluk duyar. Sevgilinin gidişini ölmenin vakti olarak gören şair, sevgilinin yokluğunu kabul edemeyişini şu dizelerine yükler:

“Seni illa seni istiyorum
zerrelerim figan içinde
ezelim yangınlarda
ebedim hicran içinde
seni illa seni yalnız seni”(Mia, s.34)

Seydaoğlu “Bu Senin Şiirin” adlı şiirinde, aşkı her zerresiyle yaşadığını, sadece sevgilinin varlığını istediğini, sevgilinin kendisine tek çare olacağını ve cananın yokluğunun tüm zerrelerine figan ettirdiğini dile getirir.

“Nereye varır bilmem
gevenler saplanmış ayaklarıma
kan revan içinde yürüyorum
menzil görünmüyor”(Mia, s.44)

Bu şiirinde aşkın yaptıklarını ve yaptırdıklarını anlatan Seydaoğlu, aşkı, sonu belirsiz, hedefin görülmediği, meşakkatli ve zor şartlar altında devam edilen bir yol olarak resmeder. Şair resmettiği aşkı karşımıza şu mısralarıyla çıkarır:

“Sabır bitti bitecek
seraba dönüyor her şey
ıssız bir hayalde bir başımlayım
kurumuş bir pösteki dilim
damarlarımda cevelan etmiyor
tamam işte geldi
canlılara gelen o kutlu an
noktasına bir lahza var”(Mia, s.44)

Meşakkatli aşk yoluna yolculuk yapan şair, “kutlu an” diye adlandırdığı “aşk” ufkuna doğru yol almaktadır. Bu yolda eziyet çekmekte, umutları sönmekte ve hayaller görmektedir. Issız bir hayalde yalnızlıklar içinde olan şair, yalnızlığın insanı içe döndüren karanlık yapısını mısralara taşır. Şair, sıkıntılı ve zor olan yolun sonuna yaklaşmış, varış noktasına az bir zamanın kaldığını vurgulamıştır.

“Ümitleri tükettiğimiz umutsuz anda
bir damla hayat oldun
yeniden bağladın dünyaya

kırık kurumuş gözlerim
kırk yıl ölmüş pınarlarım
çanağıma yeniden can veren aşka
ve hayata yeniden merhaba”(Mia, s.44)

Önceki bölümlerde de olduğu gibi aşk; umutların bittiği, hayatın anlamsız olduğu bir anda ortaya çıkıp şairi hayata bağlar ve şairin umutlarını ayakta tutar. İkinci dörtlükte aşkın gözyaşlarını kuruttuğunu belirten şair, kaybettiği yaşamı yeniden geri veren aşka ve aşkın verdiği hayata selam vermeyi de ihmal etmemektedir. Aşk dolu gözlerle dış dünyayı seyreden şair, adeta aşkı içindeki duyguların rengine boyar.

“ Rengârenk açan menekşe gözlerinde
hayatın yaprakların da bir çiğ tanesi
ey hayatın en güzel bahanesi
ey şairlere nazil olan ilham
şahların boynunu vuran ferman
ölüyü küllerden tekrar doğuran”(Mia ,s.45)

Şair, bu dizelerde de aşkı tasvir etmeye devam eder. Şair, Aşkı; rengârenk saçan çiçek bakışlı, olarak kişileştirmiş ve çiğ damlasının küçüklüğüne rağmen bir nebze de olsa çiçeğe hayat vermesi misali aşkın da yaşama umut verdiğini ifade etmektedir. Şairin ilham kaynağı olan aşk, hem boynunun vurulma sebebi hem de hayatının en güzel bahanesi olur. Aşka seslenen şair, “ölüyü küllerinden tekrar doğuran” dizesiyle de aşka özel bir anlam yükler.

“Merhaba, ey insanı dipsiz bir kuyuya atan
düştüğü yürekleri pervane eyleyen aşk.”(Mia, s.45)

“Aşk ” adlı şiirin son mısraları olan bu dizeler; aşkın insanları düşürdüğü durumu anlatır. Bu durumu mısralarına konuk eden şair, aşkı dipsiz bir kuyuya benzetir. Dibi olmayan bu kuyuda; ne kuyunun dibine düşebileceğini ne de bir yere tutunabileceğini demek istercesine kurtuluşun mümkün olmadığını ve kendi etrafında pervane gibi delicesine dolandığını söyler. şair, aşkın diğer yüzünü (acı) de göstermekte ve buna rağmen aşka merhaba demektedir.

“Ben bu aşka sabrımı doğramışım
onulmaz gediklerden geçip zamanın
yüreğimi yakmışım sevdaların oduna
gözyaşlarımı esirgememişim şiirime
bağışlamışım duygularımı mısralarıma
kendimi çırılçıplak soymuşum kâğıtlara
çizmişim tüm sermayemi ömrümün
tarih yanıltıyor dersem hâkim bey
yeniden yapraklar açsam
yeniden yazsam geleceğimi
bir incir çekirdeği laf edebilsem
kabul görür mü savunmam.”(Mia, s.49-50)

Şair, bu şiirin de aşka karşı bir savunma mekanizmasına girdiğini ve bu savunmanın gerekçelerini açıklar. Şair, aşkın; çaba, emek ve mücadele gerektirdiğini ve bu mücadelenin kolay olmadığını vurgular. Aşkın insanı yorup insana acı çektirdiğini dile getiren şair, aşk uğruna fedakâr davranışlarda bulunulması gerektiğini belirtir. Bu acılardan dolayı kalemini, yıkılmışlığını, gözyaşlarını, duygularını, mısralarına damlatıp kendini şiirin kollarına bırakan şair, asıl savunmasını son dizelerinde yapar.

Aşk teminin en önemli üç unsuru olan“ alınteri, sabır ve yürek” kavramlarını şair, aşkı nasıl gördüğünü anlatmak için kullanmıştır. Seydaoğlu, “Mia” adlı şiirinde aşkı anlatırken acı çekilen ve çaba gerektiren bir yol olarak tasvir eder.

“Benden çok şey istiyor zaman
kaldıramam bunca sözcüğü
kuyusun da unutulan Yusuf’ um
sabırla sınanan Eyyüb’üm
acının tek hamalı şairim

ver bana ellerini mia
yorgunluğumu
yıkılmışlığımı bitir
yalnızlığımı birleştir yalnızlığınla
beni gözlerinde uyut
mavi rüyalar göreyim”(Mia, s.52)

“Mia” adlı bu şiirde şair, telmih sanatına başvurup kendini kuyuda unutulmuş Yusuf’a, sabırla sınanan Eyyûb’a benzetmiştir. Kendine “Aşk hamalı” yakıştırmasında bulunan şair, daha sonra ki kısımda yorgun, yıkılmış ve yalnız olduğunu dile getirir. Bu şiirde ve “savunma” adlı şiirinde şairin aşka bakışı aynıdır. Aşk ona acı çektirir ve onu yormakla kalmaz, adeta onu bir yığıntı haline getirir. Aşk şairi, çaresiz, mekânsız ve zamansız bırakır. Bu aşk anlayışı Divan Edebiyatı’ndaki acı çektiren ve acıdan başka bir şey vermeyen( aşığı kölesi yapan ve aşığı bir yığıntıya dönüştüren) aşkı anımsatır.”

“Canan yüreğime ateş düşürdün
helakim bil ki ol gidişimle

bir mahiyim ki kesilmiş abım
sulağım kurumuş ol gidişinle

nuş edip çileyi yudum yudum içime
gayri yetti canıma ah sensiz olamam”(Aşkım Hüznümdür, s.58)

“Canan” şiirinde, cananın (sevgilinin) neden olduğu ve onun yokluğunun neden olacağı durumlardan bahsedilir. Seydaoğlu, Canın, cananla var olabileceğini; cananın yokluğunun canın helakine neden olacağını vurgular. Bu şiirdeki canan tasviri aşığın bütün varlığıyla bağlandığı, helakine sebep olduğu Divan Edebiyatı’ndaki maşuk tasvirini anımsatır. Maşuk, aşığı kendine bağlar, aşığın umutlarını yıkar ve aşığı rezilürüsfa eder. Acı çeken aşığın tek isteği, maşukun (sevgilinin) gitmemesi ve maşukun aşığa bir lütufta bulunmasıdır.

“Beni kendine müptela eyleyip gittin
ateşten gömleği soyunamam.”(Aşkım Hüznümdür, s.58)

Şair, sevgilinin onu kendine bağlayıp onu terk ettiğini söyler. “ Ateşten gömleği soyunamam” dizesiyle de bu gömleği giymekten memnundur aslında şair. Sevgilinin onu kendisine bağlayıp çekip gitmesinden dolayı çektiği acıdan hoşnut olan şair, Fuzuli’nin şu beyitini hatırlatır;

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
kılma derman kim helakim zehri dermanımdadır.”(Fuzuli Divanı,1997, s.172)

Aşk için çekilen acı bile aşkın bir parçası olduğu için güzeldir. Fuzuli, bu acıyı bitirmeye çalışan tabibe elini çekmesini, yaraya merhem sürmemesini, bilakis bu aşk ateşinden ve aşk acısından hoşnut olduğunu söyler.

“Yanık bülbüller duymaz şair-i perişanı
sönmez aşk ü meşk zamanı

derman arar çöllerde mecnun-u dil pare
gâh güneşten bulur, gâh seraptan bin yâre

efsunludur sözleri, gözleri gönül çalanın
gün gibi aşikâr, aşkta yeri yok yalanın

ayrılık giryan eyler âşık-ı perişanı
daralır hayat genişlenir intihar zamanı”(Mia, s.65)

Şair, diğer şiirlerinde olduğu gibi bu şiirinde de söz sanatlarına bolca yer verir. Bu şiirinde “bülbül, şair-i perişan, mecnun” kavramlarıyla kendini en büyük iki aşığın yanında zikreder. Mecnun ve bülbül; aşklarındaki sadakat, aşk yolunda çektikleri çile, aşklarına karşılık bulamama ve kendilerini kaybetme derecesinde sevgilinin peşinden gitme durumlarıyla bilinirler. Şairin kendini bu iki mazmununla birlikte zikretmesi onun aşk anlayışına uyar. Aşk yolunda acı çekme, sabır gösterme, sevgiliye sadakat gösterme gibi durumlarda bu iki mazmun kullanıldığı için şairin aşkı ile paralellik gösterir.

“Yanan ben miyim yoksa sen mi Züleyha
kenan ellerinden tüten duhan kimindir
seni böyle yakan o aşkla yanan
gömlek bekleyen âmâ gözler kimindir”(Mia, s.66)

Züleyha, gömlek ve ama gözler diyerek okuyucuyu geçmişle yüzleştiren şair, okuyucuya Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u hatırlatır. Şairin hem Züleyha’yı hem de Yakup’u aynı dörtlükte yâd etmesi aşkın iki yönüne işaret eder. Biri Hz. Yakup’un yaşadığı özlem ve yalnızlık diğeri de Züleyha’nın arzusu ve yaşadığı aşkın büyüklüğüdür. Züleyha; sevgiliye (Yusuf’a) kuvvetli ve esrarlı bir tutku ile bağlıdır. Bütün bir ömrünü aşk, bekleyiş ve ıstırap ile geçirmiştir. Bu aşkla yanıp tutuşan Züleyha, ayrıca aşkı için mücadele etmenin ve sevgiliyi elde etme isteğinin de temsilcisidir.

Aşk dolu gözlerle dünyaya bakan, hayatın kaynağını aşktan ibaret gören ve aşk rüzgârında esip savrulan şair, aşkı şu mısralarıyla derinden hissettirir.

“Sana mecburum ey aşk
ardından matem tuttuğum şarkılarımı
yıllarca söyler yine beklerim
hiçbir telaşım yok yaşamadan yana”(Mia, s.73)

“Sana mecburum” diyerek aşka muhtaçlığını ve aşktan uzak durmanın zorluğunu anlatan Seydaoğlu,“yine sana geldim” diyerek de aşktan kaçmaya çalıştığını, ancak bunun olamayacağını ve bunun üzerine aşka geri döndüğünü söyler. Kasvetli ömrün aşk ile anlam kazanacağını vurgulayan şair, aşkı derin ve içten duygularla yüceltip aşkı mısralarına konuk etmeğe devam eder.

“Ellerim burada ey aşk
görsün artık gözlerin
yokuşlar mı zor geldi sana
bana gelince mi titriyor dizlerin?”(www.ramazanbey.com)

Bu şiirde de şair, aşkın gelip onu sevindirmesini, kurumak üzere olan dallarına can vermesini, suyunu çekmiş gözlerinin diyarına baharı getirmesini istemektedir. Genel itibariyle şair, yaşama isteğinin, sevincin, mutluluğun, huzurun, gözyaşı dökmenin, yalnızlığın, ölümün acı çekmenin sebeplerini; aşkın varlığı veya yokluğu olarak görmektedir. Aşkı kişileştiren şair, kendisine sıra gelince aşkın korktuğunu, dizlerinin titrediğini söyler. Sararmış yapraklar misali hazan ömrüne baharın gelmesini isteyen şair, aşka tekrar seslenmeye devam eder.

“Ey aşk
sararmış yapraklara can versen ne olur?” (www.ramazanbey.com)

Şiirin vazgeçilmez konusu olan aşka şiirinde geniş yer ayıran şair, şiirinde kapısından ayrılmayan, her mevsim nöbet tutan acı rüzgârların estiği bir de “yalnızlık” söz konusudur. Feryadını sessiz çığlıklar halinde mısralara yükler ve kendisini hüzünlerin ortasında bulur. Her ne kadar yakasını bırakması için hüzne seslenen mısralar yazsa da, şair hüzünsüz yaşayamaz. Şair, adeta aşkın ve ayrılığın ıstırabı ile sarhoş gibi ve sevmeyi bilen yaralı bir gönül sahibidir. Yalnızlık, şairin kaderidir. Şiirin ve şairin kaderi bu yalnızlık temi etrafında örülür. “ Divan şiirinden modern şiirimize kadar birçok şair, yalnızlık temini şiirine eksen kılmıştır.” (Ulutaş, 2009, s.). Özellikle 21. yy insanı büyük kırılmaların pençesinde, vefasızlıklar ve yalnızlık buhranlarıyla kıvranmaya devam etmektedir. Varlığına sinmiş olan bu yalnızlığı derinden hisseden şair; mısralarını aşkın getirdiği ayrılıklar, özlemler, acılar ve buruk yalnızlıklarla örer.

Seydaoğlu’nun şiirlerinde aşk; hayal, gelecek, yaşama sevinci, hayata bağlılık, dışa yönelme, varlığı özümseme, aydınlık yeşillik, bahar ve gençlik olarak; ayrılık ise hatıra, geçmişe yönelme, karamsarlık, hayattan vazgeçme, içe yönelip derin hüznü gören, karanlık ve kış olarak değer kazanır. Sevgilinin aşkını, ayrılığın ıstırabını ve hüznünü işleyen şair, daha çok sevgiliden merhamet bekleyen bir âşık olmaktan zevk duyar. Şiirlerinde aşkın ve sevgilinin hasretini duyurur. Şair, kaderini yazan ellerden medet umar. Ayrılık kapısını ardına kadar açan sevgili; terk edilmiş duygular içinde kıvranan şairin ufuklarından bir kuş çığlığı gibi uzaklaşır.

“O gitti
benden asırlar öteye
kim bilir hangi gülşende şen-şakrak
hangi kitaba girmiş yeni bir yaprak
ben hal-i giryanımla yalnız
bilmem ki haberdar mı o vefasız

o gitti
acıların potasında çiğneniyorum

o gitti
sebepsiz kaldı yaşam

nefessiz öznesiz
yaralandım paşa” (Şin Ayn Re, s.85)

“O gitti” diyen şair, sevgilinin gidişinin neden olduğu yalnızlığı iliklerine kadar hissetmektedir. Sevgilinin olmayışı; hayatın amacını, yaşama isteğini bitirir şairin. Sevgilinin gidişiyle başlayan yalnızlık, beraberinde kuruntuyu da getirmektedir. Kuruntular içinde sevgiliyi düşünen şair, acıların karanlık, derin kuyusunda kendini bulur. Yalnızlık; tıpkı öznenin yokluğu, cümlenin başıboşluğu gibidir. Aşklar, ayrılıkları, terk edişi ve edilişleri beraberinde getirir. Adeta ayrılık, şairi çaresiz bırakır. Yaşamanın ve teselli bulmanın tek kaynağı kalır; hatıralar. Sevinçler söner, umutlar kaybolur… Başka çaresi kalmayan şair, sevgilinin hatırasına sığınır.

“Yalnızlık kaderim oldu
gurbet eller adresim
artık beni avutanlar
güzel hatıralar ve birkaç resim” (kader, http://www.ramazanbey.com)

Teselliyi başka diyarda ve hatıralarda arayan şair, içinde biriktirdiği aşk sancılarını yavaş yavaş deşifre etmeye başlar. Ancak ayrılığın yükünü hafifleten hatıralar da bir bir solmaktadır. Duyguları hep bu terk ediliş ıstırabı ile mısralaşır. Hasret çeken yüreği aşktan sonra bir melankoli içine düşer.

“İçinde kaybolan adam
yağmurlara vurmuş kendini
başını dayamış pembe bulutlara
yalnızlığını kusar kaldırımlara” (Mia, s.31)

Yalnızlık, şairin gönlüne damla damla zehirli ve elemli bir yağmur akıtır. Her şey vefasızdır: rüzgâr, yağmur, bulut… Hüzün ve keder içinde olan şair, yalnızlığını kaldırımlara anlatıp, kaldırımlarla dertleşir. Şair, aşk elinde perişan olur, adeta kendi yalnızlığında kaybolur.

“Şimdi evrenin yalnız adamıyım
kendimden gayrı sarılacak kimsem yok
nebulalar karadelikler içinde kaybolmuşum
nolur gel koynuma şahla bakışlı ay

cehennemi dumanlar tüter yüreğimden
vey! halime vey! vey!” (Mia, s.26)

“Gecenin Yalnız Adamı” adlı şiirinde yalnızlığın kara ve dipsiz kuyularında çaresiz ve kimsesiz bir şekilde karşımıza çıkan şair, kendini dünyanın en yalnız adamı olarak görür ve kendinden başka sarılacak hiç kimsenin olmadığını söyler. Sevgilinin gidişiyle aydınlık tükenir. Karadeliklerdeki karanlığın, çaresizliğin ve yalnızlığın içinde kaybolan şair, ay bakışlı sevgiliden medet umar ve karanlık dünyasını aydınlatmasını diler. Bu yalnızlık şaire acı verir, onu gece sokaklara düşürür, kederlendirir ve onu sigaranın dumanına dost yapar.

“Gözyaşlarımla besteledim yalnızlık türkümü
uğruna nice ezgiler dizdim sevgilimin
her çığırtmamda yüreğimdeki

alevleri biriktirdim

ezdim büzdüm yalnızlığımı

sığdıramadım mısralara kendimi

sokaklara vurdum yüreğimi
hatıraların dibine attım
bir çocuk gibi tepindim kelime aralarında” (Mia, s.19)

Şair, sevgilinin yaşattığı acılardan dolayı, melankolik bir ruh haline girdiğini ve umutlarının söndüğünü söyler. Sevgilinin yokluğu, şairi adeta sokaklara döker. Şair, hatıralara sarılır ve soluğu mısralarda bulur. Yalnızlığın ateşinde kıvranan şair, sevgilinin açtığı yaraya merhem aramaktadır. Yalnızlığın şamdanında eriyen merhem ise şaire derman olmamaktadır.

“Umut diyorum, beni terk edeli kaç mevsim oldu?”(www.ramazanbey.com)

“Umuda Yolculuk” şiirinde şairin umutlarını gözyaşlarında söndürdüğünü görmekteyiz. Aşkın yaşattığı isyan, çaresizlik, gariplik, hüzün, özlem, acı, terk ediliş gibi duygular şairin mısralarına yansır.

SONUÇ

“Aşk ve Yalnızlık” temi Ramazan Seydaoğlu’nun şiirlerine hemen bütün çehreleriyle yansır. Şair, bazı şiirlerinde bu aşkı ateşten bir gömlek, yüreğinde biriken gözyaşı, acıların rengi, hayal, karanlık ve dipsiz bir kuyu olarak ele alırken; bazı şiirlerinde gelecek, yaşama sevinci, hayata bağlılık, kalemini mısralara damlatan sebep, umutlarını ayakta tutan bir merdiven, yeşillik ve bahar olarak algılar. Yani şairin şiirlerinde aşk; yerine göre ateş olup yakar, yerine göre gonca olup açar. Şiirin rüzgârında esip savrulan aşk, ayrılığı ve terk edişi de beraberinde getirir. Ayrılık ıstırabının ve hüznünün yaşattığı yalnızlık, şairin mısralarına konuk olur ve gerçeği bu duyguların rengine boyar. Sevgilinin gidişiyle başlayan yalnızlık, Seydaoğlu’nun şiirinde; hatıra, geçmişe yönelme, karamsarlık, hayattan vazgeçme, içe yönelme ve içindeki derin hüznü görme olarak değer kazanır. Yalnızlığın şamdanında bir merhem gibi eriyen şair, aşkı bütün çelişkileriyle, çıkmazlarıyla ve hayal kırıklıklarıyla şiire yansıtır. Şiirin ve şairin kaderi bu aşk ve yalnızlık temi etrafında örülür. Sevgilinin gidişiyle başlayan yalnızlık, Seydaoğlu’nun şiirinde; hatıra, geçmişe yönelme, karamsarlık, hayattan vazgeçme, içe yönelme ve içindeki derin hüznü görme olarak değer kazanır. Yalnızlığın şamdanında bir merhem gibi eriyen şair, aşkı bütün çelişkileriyle, çıkmazlarıyla ve hayal kırıklıklarıyla şiire yansıtır. Şiirin ve şairin kaderi bu aşk ve yalnızlık temi etrafında örülür. Ramazan Seydaoğlu, şiirin vazgeçilmez konusu olan aşka ve yalnızlığa şiirinde geniş yer ayırır.

KAYNAKÇA

1- M.Le, Bras (Tasav.) İsmail Erünsal “Aşk”, Meydan Larouss, C.I, Meydan Yayınevi, İstanbul-1969

2- Pala, İskender, Ah Mine’l Aşk, Ötekent Yayınları, İstanbul-2004

3- Seydaoğlu, Ramazan, Mia, Teveg Yayınları, Sakızağacı Serisi, Aralık-2009

4- Seydaoğlu, Ramazan, Aşkım Hüznümdür, Reyiha Yayınları, Kasım-1999

5- Seydaoğlu, Ramazan, Ayn Şin Re, Tutku Yayınları, 1.Basım, Haziran-2003

6- Türk Klasikleri Divanlar 5,“Fuzuli Divanı”,Akçağ Yayınları, Ankara-1997

7- http://www.ramazanbey.com

8- Ulutaş, Nurullah, “İlhan Berk’in Şiirlerinde İstanbul Teması”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 2009, Cilt IV, S. II

9- KAPLAN, Mehmet, Şiir Tahlilleri II, Dergah Yayınları, İstanbul-1973

10- Pala, İskender, Ah Minel Aşk, Kapı Yayınları, Ocak-1999

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Sizden Gelenler, Şiirlerim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Ramazan Seydaoğlu’nun Şiirlerinde Aşk ve Yalnızlık Teması

  1. İbrahim Yaman dedi ki:

    Ramazan Bey acaba kendi sesinizle söylediğiniz bir şiirinizi internette ya da blogunuzda bulabilme imkanımız var mı?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s