Hicaz Notları

Yirmi sekiz Mart İki bin on bir

MISIR HAVA SAHASI

Rabbim, davetine sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim, emrine boyun eğdim. Rabbim senin davetine icabet boynumun borcudur. Senin eşin ve ortağın yoktur. Bütün varlığımla sana yöneldim. Hamd senin, nimet senin, mülk de senin. Bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur…
***
Çok yollardan sonra en kutsal yola girip ayaklarının izine yüzüm sürmeye geldim ya Resul! Sana geldim. Sana her iki cihanın önderliğini nasip eden Rabbülâlemin’in kutsal evine gelip kapısına sığınmaya geldim. Boyumu aşan pisliklerin içinden çıkıp geldim. Ağzımdan, burnumdan, parmaklarımdan, kolumdan, bacaklarımdan, gözümden, dilimden, kaşımdan, kulaklarımdan, saçlarımın her telinden günah fışkırarak topraklarına geliyorum, Ey Resul! Yüzüm yok konuşmaya. Dilim çok pis sözler sarf etti. Elim çok haram kapıya uzandı. Ayaklarım hep şeytanın gösterdiği kapılara sürükledi. Sana nasıl geldiğimi, senden sanıl şefaat isteyeceğimi, kendimi nasıl ifade edeceğimi bilmeden geliyorum. Dilim varmıyor, ağzım neler söyleyeceğini bilmiyor. Nasıl af dilenir? Nasıl bağışlanma istenir? Yaptıklarımı, bir insanın yapabileceği en büyük günahlarımı nasıl ifade edeceğimi, nasıl itirafta bulunacağımı bilmiyorum. Sana, Ey Resul, sana sığınırken yasaklanan şeyleri bile bile yapan biri olduğumu bildiğini biliyorum. Allah’ın yasaklarını tatlı tatlı işleyen, emirlerinden tembelce ve nankörce uzaklaşan biri olarak senden yardım istemeye geliyorum desem beni yalancılardan kılmaması için Rabbime yalvarıyorum. “Rabbim! Biliyorum onulmayacak şeyler yaptım. Yaptıklarımın sana inanan biri için yasak olan şeyler olduğunu bile bile yaptım. Huzuruna suçlu çıkıyorum. O mübarek topraklara, yüz binlerce peygamberin kutsayıp yöneldikleri Kâbe’ne gelirken tüm zerremin sana yönelmesini sağlamanı diliyorum. Kalbimdeki şeytani vesveseleri çıkarıp, tövbe eden, tövbesi kabul olan ve bir daha kötülüklere, günahlara girmeyen kullarından eyle Rabbimiz!

Rabbimiz!

Kalemimi güçlü kıl! Kalemimden çıkan, dilimin söyleyemediği, her tövbeyi kabul et. Yüreğimin içindeki şeytani vesveseleri çıkar. Oraya sevgini, aşkını koy. Oraya öyle bir iman koy ki bir daha harama meyleden uzuvlarımı alıkoysun bu hareketlerinden.

Rabbimiz,

Hileli şeytanın tuzaklarından kurtar beni. Bana her zaman açık bir göz ver. Bu tuzaklara düşmemek için beni her zaman uyanık kılsın. Bana şeytanın oyunlarını haber veren bir zekâ ver. O şüphesiz ki çok büyük bir hilebazdır. Her zaman içimizde yeni yollar açar yeni fikirler ileri sürer. Yeni tuzaklar kurarak bizi bekler. Allah’ım o melunun tüm oyunlarını boşa çıkarmayı bana nasip et!

Senin topraklarına yaklaşıyorum, Ya Nebi! Kızgın çöllerin üstünden uçarak geliyorum. Senin kızgın kumlarını yürüdüğün o mübarek toprakların tozunu bile bizden mahrum kılanlara karşı senin emrettiğin cihadı yapamadık. Biliyorum! Kanun-u ilahileri uygulamayı kendimize zorluk olarak gördüğümüzden, bunları bizden esirgeyenlere karşı mücadele etmediğimiz için suçluyuz! Kişisel binlerce hatamdan sonra toplumsal bu hatalarımızla da çok büyük gaflet içindeyiz biliyorum. Yolunu, şeriatını takip etmeyi bize yasaklayanlarla mücadele etmeyi bırak, tamamen onların sistemlerine uygun davranmakla onların hilelerine alet olmakla çok büyük günahlar işliyoruz biliyorum. Biliyorum ve bunu bile bile susuyorum. Biliyorum ve bunu bile bile bir şey yapmıyorum. Biliyorum ve bunu bile bile onlara alet oluyorum. Biliyorum ve bunu bile bile sistemlerinden kurtulmayı denemiyorum. Senin ayak bastığın toprakların üstünden uçakla geçmektense o yollarda tozlarını yuta yuta, o çöllerin kızgınlığını vücudumda hissede hissede gelmek isterdim.
Senin mübarek yüzünün yöneldiği o kutsal yapıyı görünce, annesinden yeni doğmuş bir bebeğin masumiyetine bürünmeyi nasip etmesini diliyorum Allah’tan. Tövbemizi en güzel şekilde kabul edip o masumane hale getirmesini diliyorum. Bir daha hileli şeytana uymayı, günahlar içinde yüzmeyi engelleyerek, kendisine yönelen dosdoğru kullarından olmayı nasip etsin.

Rabbimiz!

Beni düşmanlarımın oyunlarından muhafaza et. Bana yönelen her türlü kötülüklerden koru! Bana hazırlanan her türlü oyunlardan haberdar et ve beni güzel amel işleyenlerden eyle…

On dokuz otuz:
Şu an inişe geçiyoruz.

***

Otuz Mart İki bin on bir – Çarşamba

İŞTE MEKKE !..

Mekke, kutlu peygamberin şehri! Mekke, var olduğundan beri insanlık beşiği olmuş belde! Mekke, insanları toplayan şehir! Kelime anlamı “Topladı” olan Mekke her renkten her milletten insanın (Müslüman’ın) tek amaç ve tek sloganla toplandıkları yer! “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk! İnnel hamde we ni’mete lekewel mülk, la şerike lek!”
Evet! Buyur, Ya Rab! Emrettin biz geldik. Günahkâr, âlim, âbit, cahil, pişman, kararsız… Herkes toplandı geldi. Buyur, Ya Rab! Buyur! Biz tövbe edip, hatalarımızı büyük bir tövbeyle toplayıp getirdik. Sen buyur!

Biz yanlışlarımızı görüp düzeltmek üzere sana havale etmeye geldik. Sen bildiğin gibi karar ver, buyur. Biz yanıldık! Biz kandık! Biz nefsimize kapıldık! Şeytana uyduk! Artık bu dakikadan sonra senin kapında toplanmışız. Sen ne yapacaksan yap! Hakkımızda kararını bildir. Buyur, Ya Rab! Her şeyimizle kapındayız! Her halimizle nedametimizi iletiyoruz. Sen yapılacakların en iyisini yapansın!

İstet affeder, ister yok edersin. İster bağışlar abat eder, ister kahreyleyip helak edersin. Buyur, Ya Rab buyur!

Kimi Hindu! Kimi Endonezyalı, kimi Peştu, kimi Arap, kimi Kürt, kimi Türk, kimi bilmem hangi millet! Toplanmış bu kutsal merkezde saat gibi, topaç gibi dönüyoruz. Dönüyor dünya güneş ekseninde. Güneş de dönüyor tüm sistemiyle arzın çevresinde. Her yıldız, her insan Kabe’yi kalbinin cihetine alarak, her mahlukat dönüyor. Kanatlarını Rahmet-i Rahmanın etrafında açmış Kabe’nin çevresinde kırlangıçlar dönüyor… Çıldırmışcasına, cezbeye girmişçesine…

Ey Rabbim!

Kâinatı döndürürsün “Ol!” emri kutsin ile… Ulu mescidin pervaneleri dönüyor sana yalvarmaya gelen, çağrına uyarak kapında af dilemeye gelen her Müslümanı serinletmeye…

Avuçlar göğüne açılıyor, diller giryân, gözyaşları sel sel akıyor. Ya Rabbi! Ya yerin, arşın ve bu ulu mabedin sahibi! Sana açılan nadan avuçları boş çevirme! Hanelerine saadet, işlerinde bereket ve kolaylıklar, ibadetlerinde ihlas, amellerinde rızana uygunluk nasip et.
***

İki Nisan İki bin on bir

Geldiğim ilk günden bu yana bir çok hastalıkla mücadele ediyorum. Rabbim! Sana, kapına gelmişken seni yeterince anmadan gitmenin acısı içindeyim. ‘Şafi’ ismi celilinin hatırına bana şifa ver ki sana yeterince ibadet etmenin ruh haliyle dönebileyim.
Ey naçarların, nadanların sığınağı olan Rabbim!

İki buçuk

Mekke’nin rüzgârlı bir gününde Mekke sokaklarında dolaşıyorum. Gündüz (öğle öncesi) çok yoğun seyreden burun akıntım ve hapşırmalarım yavaş yavaş azalma eğiliminde.
Sokaklar ikindi namazından çıkanlarla hınca hınç dolu. Zemzem Tower tarafından çıkıyorum mescidden. Hilton’un yanından geçip Zemzem Tower’a giriyorum. Alt katındaki pasajı gezerken kuyumcu ‘Romaizen’ markası dikkatimi çekiyor. En çok da vitrinlerdeki atların göğüslerine takılan tasmaların büyüklüğündeki altın gerdanlıklar dikkatimi çekiyor. Fotoğraf makinesi arıyorum. Büyük pasajda sadece bir-iki yerde rastlıyorum. Fiyatları görünce Türkiye’yi arıyorum doğrusu. Çakma markalar ucuz ama orijinalleri el yakıyor. Dışarı çıkıyorum. Biraz gezince bir meyve suyu sıkan tezgahla karşılaşıyorum. Mango suyunun tadına beş Suudi Riyali karşılığında bakıyorum. Çok şekerli ama sanırım C vitamini ihtiyacımı karşıladığı gibi susuzluğumu da gideriyor şimdilik.
Zemzem Tower’ın önündeki pasaja yöneliyorum. Karnımın acıktığını hissediyorum. Ama Arapçayı tam sökemediğim için yağsız bir yemek isteyemeyeceğimden bu tercihimi akşama bırakıyorum. Arapların ‘hemam’ diye tabir ettikleri modern tuvaletlerine giriyorum. Uzun bir koridorda onlarca iç koridor görüyorum. Her kabine bir numara verilmiş. Sağdaki ilk numaraların karşısına soldaki son kabinler denk geliyor. Saymaya gerek kalmadan en büyük numarayı okuyorum. Üç yüz kırk dört. Ve her kabinin önünde de en az üç-dört kişi bekliyor olduğunu var sayarsak kalabalığa dair yeterli sayıyı vermiş olurum. Abdest alma yerinde de kısa bir beklemeden sonra Ulu mabede yeniden silahlanmış olarak giriyorum.

Mekke’de ve Mescidi Haram da tüm yönlendirme tabelaları Arapça ve İngilizce olarak karşımıza çıkıyor. İngiliz dili Avrupai ülkeler arasında ve diğer dünya ülkeleri içinde evrensel bir dil olmaya başlamış. Ama biz Müslümanların inanç kaynağı olan Arapça Müslümanlar için maalesef ortak bir dil olamamış…

Mekke esnafının çoğu Türkçe alışveriş terimlerini biliyor. “Beş riyal, on riyal, hakiki, kaliteli” gibi bir çok kelime onların dilinde dönerken biz de “Hamse (beş), aşere (on), kem riyal? (kaç raiyal?)” gibi basit sözcükleri onlara iade ediyoruz.
Ah diyorum, nasıl ki, bir Avrupalı Fransızca, Almanca ve İngilizceyi biliyorsa keşke İslam topluluklarında en çok konuşulan Arapça, Türkçe ve Farsçayı her Müslüman okullarında okuyup öğrenebilseydi.
***

Üç Nisan İki bin on bir

PEYGAMBER ŞEHRİ MEKKE

Kutsal kenti İslam’ın!

Hazreti Resul’ün çocukluk şehri! Peygamberimizin çile şehri!

“Ey Mekkeliler! Kim ki, Ebu Talip mahallesinden alışveriş ederse… Kim ki, onlardan birine bir kız verir veya alırsa, kim ki, onlara yardım ederse!” diye müşriklerin kesin uyarılarla ambargo uyguladıkları, onları üç yıl perişan ettikleri kent… Otelimiz Peygamber ve arkadaşlarının üç yıl ambargo altında tutuldukları bu bölgede..

Peygamberin zor durumda kalan Müslümanlara hicret emrini verdiği belde… İlk göç ve arkasından gelen ikinci göç Habeşistan’a… Bugün açlıkla mücadele eden ‘Kara Afrika’nın o misafirperver ve kadir şinas Etopyası’na…

Asr-ı Nebiden çok ötelere, ilk insana gidelim, Âdem’in Havva ile buluştuğu mekân!.. Burada buluştular cennetten kovulan insanlar… Burada insanlığın çocukları üredi, çoğaldı ve vadilere sığmayınca yeryüzüne yayıldılar.

İlk yazılı emirler Âdem’e burada verildi. Burada toplansın insanlık diye Kâbe’yi emretti Yaradan… “Bu benim evimdir. İnsanlar buraya ziyarete gelsin!” diye emretti Adem’e… Adem de oğullarına ve yeryüzüne yayılmış torunlarına bu emri iletti…

Geldiler!…

Saf saf geldiler!..

Adem babalarını ziyaret edip Rablerinin emirlerini dinlediler.

Ama Adem’in cennetten kovulmasını sağlayan baş düşmanı şeytan boş durmadı. Ademoğulları arasına fitneyi soktu. İlk kanı Adem’in oğlu Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek döktü. Ve milyonlarca yıldır bu gelenek artarak sürüp geldi.

Tufan oldu. Kabe yerle bir oldu. Unutuldu zamanla. Ulu Allah İbrahim’e emretti. “Atan Adem’in temellerini attığı Kabe’yi inşa et!” Cibril-i Emin işaret buyurdu temelin yerini. Adem(a.s)’ın attığı temelleri İbrahim ve oğlu İsmail ortaya çıkardı ve üstüne binayı dikme emrini alırlar. Ve Cebrail(a.s) kanatlarıyla kabenin olduğu yeri işaretleyerek Hazret-i İbrahim’in işini kolaylaştırır. Adem(a.s) temelini bulan Hazret-i İbrahim ve oğlu Hazret-i İsmail(a.s) hızla bir inşaat huması içine girerler. İnşaat yapımı hızla ilerlerken bir köşe taşını denk getiremeyen İbrahim(a.s) oğlu İsmail’e buraya uygun bir taş bulmasını söyler. İsmail(a.s) taşı ararken Ebukubeys tepesinde pırıl pırıl parlayan bir taş bulur. (O taş Adem(a.s) zamanında Kabe’de bulundurulan bir cennet taşı idi. Ancak Nuh Tufanı’nda göğe çekilmişti. Ancak yeniden inşa işi başlayınca Melek Cibril tarafından geri getirilmiştir.) İsmail (a.s) taşı alır getirir. Tam da aranılan köşe taşı buymuş meğer. Taşı gediğe oturtup binayı da tamamlayan Hz. İbrahim’e Allah insanları buraya davet etmesini emreder. Allah’ın emri üzerine Hz. İbrahim Ebulkubeys tepesine çıkıp tüm insanları Allah’ın evine davet eder. Aynı çağrıyı Allah da yapar. Bu ilahi emirlere karşı şeytan da bağırır. Derler ki; “Allah’ın çağrısını duyup bu topraklara Hac ve Umre için gidenler gidip dönmezler. Orada Rablerine teslim ederler canlarını… Hz. İbrahim’in nidâsını duyanlar Hac ve Umreden dönünce eski pisliklerinden kurtulup çok iyi bir insan olarak yaşamını sürdürürler. Ancak şeytanın çağrısını duyup gidenlerse döndükten sonra şerrinden Allah’a sığınılacak haller alırlar.”

Çağlar geçer aradan. Nur Muhammed (s.a.v) son halkasını tamamlar peygamberler zincirinin… Mekke’de dünyaya ilan edince ilahî çağrıyı bu şehirden kovulur. Yesrib’e, Medine’ye sığınır. Dayıları, daha önce giden Müslümanları hoşgörüyle ve aşkla karşıladıkları gibi yüce Muhammed(s.a.v)’i de bekler dururlar… Meşakkatli bir hicretten sonra nihayet topraklarına ayak basan peygamberi yediden yetmişe tüm Medineliler coşkuyla karşılarlar. Kadınların ellerinde deflerle birlikte; “Aydoğdu üzerimize Veda Tepeleri’nden/Şükür gerekti bizlere Allah’a dâvetinden…” diye neşeli sözlerle karşılarlar.. Onu ağırlayıp etrafında kanlarıyla, canlarıyla bir duvar örerler. Saf saf, kafile kafile insanlar gelip peygamberi karşılarlar. Gün be gün büyür, Allah’ın ordusu ama Muhammed’in yüreğinde çocukluğunun geçtiği, sevdiklerinin şehri Mekke vardır.

On bin silahlı asker toplanır arkasında. Rengârenk bayraklar var orduda. On bin asker, on bin millet gibi… En önde Sancak-ı Şerif… Kan dökülmeden girilir Mekke’ye!..
“Ey Mekkeliler; kim ki Kabe’ye veya Ebu Süfyan’ın evine sığınırsa emniyettedir. Kim ki kendi evinde kalıp bize kılıç çekmezse o da emniyettedir.” der O Büyük Komutan!…
Ulu ve kutlu bir bildirge bu… Savaşın en onurlusu! Kimsenin kılına zarar gelmemesi için dünyada uygulanan ilk sıkı yönetim. Sokağa çıkma yasağından sonra sivil halka zarar gelmeden, ufak tefek çetelerin karşı koymaları dışında önemli bir hadise olmadan fetih gerçekleşir ve Mekke fethedilir.

O güne dek bir şehrin halkının savunmadığı bu dinin artık bir devleti olmuştur Mekke fethi ile…

Bilal işte bu kara binanın çatısına çıkıp “Allahu ekber!” diye seslenir tüm Mekkelilere ve dünyaya…

İşte bin dört yüz yıllık prova yine devam ediyor. İşte o ulu mabedin olduğu kutlu Mekke’deyiz. Ey bu yapının tek sahibi! Sana sığındık. Senden aman bekliyoruz. Hiç bitmeyecek bir tekrarla yüce peygamberin izindeyiz. Kürt’ünden Arap’ına, Malezyalısından, İranlısına kadar binler, yüz binler toplanmışız bu meydana… Renk renk, millet millet… Bayrak bayrak toplanmışız Kabe çevresine. Kimsenin kimseyle sorunu yok. Ülkeler arasına çekilen anlamsız sınırlar burada kalkmış. Hemen yanımızda bir Irak’lı oturuyor. Önümüzden kafileler halinde İranlılar geçiyor. Gidip aralarına girebilir, tavaf yapabilir, namaz kılabilir, zemzem çeşmesinden bardaklarla su ikram edebilirim. Adını bilmediğim nice beldelerden insanların burada derilerinin ve dillerinin farkı olmuyor. Tek Kabe, tek Allah, tek Peygamber, La ilahe illallah, Muhammed un Resulullah…
Tavaf esnasında bir İranlı genç küçük bir çocuğu boynuna almış Arapça yüksek sesle dua ediyor. çocuk da bu duaları boyundan çok öte bir hal ile tekrar ediyor. duyanlar mest oluyor. “Maşallah! Tebarekellah!” diyerek tasvip ediyor, seviyoruz çocuğu…
Bir Endonezyalı boyunlarındaki küçük blok halinde yapılan ipli kitapçıklardan bizimle aynı duaları okuyor. “Allahümme Rabbena Atina fiddünya hasaneten…”
Rabbim senden iyilikler bekliyoruz. En büyük dileğimiz bir İslam Birliği! Bu mutlu, bu kutlu zamanı bize nasip et!”

Boyunlarındaki iplerden geldikleri ülkelerin isimlerini taşıyan kartları gördükçe heyecanlanıyorum. Kimi Kafkasya’dan kimi orta doğudan, daha kurulmamış ülkelerin temsilcileri de var. İşte İslam Ümmeti bu. Her yanda, her renkten toplanıp bir bayrak altında toplanma ve geleceğe böyle bir güçle yürüme… Kendi ülkelerinde paramparça, bölük-börçük görülen insanlarla aynı karede birleşiyoruz burada. Fazla bir farklılığımız olmadığı, paramparça olmadığımızı kabul ediyoruz. Ancak pratikte bunu göremiyoruz işte… Kuzey Iraklılar Kürdistan boyun bağı ile gezerken hemen yanımda oturan yüzü bin bir çizgiyle yarılmış Çin’den gelen ihtiyar Uygur Türklerini temsilen yanımda oturan ile bir türlü anlaşamazsak da “La ilahe illallah” da hem fikir kalıyoruz. Kınalı sakallı bir Hindu Müslüman’ı dirsekleriyle beri tarafta yana itse de, Hacerül Esvedi birlikte dönüp elimize kaldırıyor, aynı sloganı bağırıyoruz. “Bismillahi Allahü ekber!”
Sınırlarımız çok kaba! Etrafımız çepeçevre kuşatılmış. Müslüman kardeşimizle anlayamayışımızın altında tamamen siyasi nedenler var. Coğrafi sınırlar aramızı kesmiş. Birbirimize hislerimiz bakımından uzaklaşmışız. Birbirimizi kabullenemeyişimiz, çekemeyişimizin tek nedeni siyasi menfaattir. Bir Cezayirli ile yüzyıllar yaşamadık mı, Akdeniz sahillerinde savaşmadık mı? Cenevizlilere, İspanyollara ve Haçlı ordusuna karşı? Faslısı, Mısırlısı, Libyalısı bunu çok iyi biliyor. Trablusgarp’ta atalarımızın kemikleri daha çürümemiş bile! Mezar taşımız olmasa da dimdik camilerimiz, kalelerimiz duruyor Afrika çöllerinde! Bir İranlı ile fazla barışık olmasak da aslında ortak paydalarımızın çokluğu yeterli… Bir Müslüman ile anlaşamamamız için hiç bir neden yok! Tek eksiğimiz ortak bir idari birliğimiz ve liderimiz! Mevcut olan ‘İslam ülkeleri Konferansı (İKÖ), ‘Arap Birliği’ gibi kuruluşlarda bu görevi yapmaktan uzaklar. Acilen daha güçlü bir birliğin oluşması gerekir ki şu an bu Kâbe’deki herkeste bunun özlemini görür gibiyim.

Acem’i, Arab’ı, Türk’ü, Kürd’ü, Hindu’su, Kazak’ı, Peştu’su ve diğer bütün küçük grupları İslam’ın krallıklar ve buna yakın monarşik ve Baskıcı Cumhuriyetçi yapılar içinde ezilip büzülerek yıllarca bölük pörçük yaşadı da artık uyanma zamanı işte! Onları tez elden uyandır Ya Rabbi!

Kuzey Afrika’da başlayan hareketler bu duvarları yıkmaya yönelik. Ama ‘bir duvar yıkılıyor!’ derken yeni duvarlar örülmeden birleşme sinyalleri verilmeli. Osmanlı ile batan birlik güneşi, bu şanlı ataların torunlarıyla da tekrar diriltilebilir. Yeniden bir Osmanlı olmasak da büyük bir İslam paktı kurmaya fazla bir şey kalmadı sanki…
Ey bu ulu mabedin sahibi!

Şu an şu güzel mekanda yaşayan herkesin bu kutlu anı görmesini nasip et!
Tek Allah, tek peygamber, tek kıble, tek kitap olan bu ümmetin arasına konulan sınırları kaldır. Tek ülkemiz de olsun! Yine ve yeniden dünyanın uygarlık ve medeniyet merkezi olalım.

“Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın!”

Mekke- Yedi buçuk

Dört Nisan İki bin on bir

ARAFAT!

Kayalıklar tepesi! Ve Mina…

Ey Âdem (a.s.) bu mübarek tepeyi böyle kuru bulmamışsındır eminim! Ama senin soyundan gelenler kurutup bitirdiler burayı. Hani o yasak ağaçtan tadıp da ölümsüzleşmeyi istemiştin ya… Şeytanın hilesine kanarak Allah’ın koyduğu yasağı unutmuştun. İşte o yasak yüzünden sevgili hayat arkadaşın Havva ile birlikte iki yüz yıl ayrı yaşamanız için yeryüzüne yollanmıştınız. İşte o cezanın bittiği gün buluştuğunuz ve zifaf yeriniz olan Arafat’tayız.

Dağları, taşları tarih kokuyor bu kızgın alevlerin fışkırdığı Arap çölünün! İşte insanlığın yeryüzüne yayılma noktası! İşte Arafat! Arafat’ın günümüzde çatlayan ve devrilmesin diye altına demir kazıklar çakılan kayaları tanıklık etmişti o ilk insan buluşmasına… Cennette başlayan bir aşkın yer yüzündeki iki yüz yıllık ayrılığının vuslatına mekan olmuş bu topraklarda eller havada dua ederken etrafımıza üşüşen satıcılardan, dilencilerden ve devecilerden utanırken “atv” denilen tek kişilik motorlarla adeta şov yapan Arap gençleri ve işimize atılan cehalet tohumlarının çok iyi örnekleri…

Arafat’tan Mina’ya doğru yöneliyoruz. Rehberimiz bize tepenin üstündeki bir kulübeyi gösteriyor. “Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmeye götürdüğü yer” diyor orası için… Hemen arkasından peş peşe dizilen Cemerat… Şeytan taşlama alanı… Hani Hz. İbrahim (a.s) gördüğü rüyanın ilahi olduğunu anladığında götürüp sevgili oğlu İsmail’ini kurban etmek istedi ya… Şeytan; “Bir rüya uğruna sevgili oğlunu nasıl kurban edersin?” diye onu caydırmaya çalıştı ya… Hz. İbrahim de onu taşladığı yerler buralar… Gözlerimiz dolu dolu o günlere kadar uzanıyoruz.

Rehberliğimizi bin dokuz yüz yetmiş dört yılında ilk hac yolculuğunu imam olarak görev yaptığı köyün halkıyla yapan babamın yaptığını yazmayı unutmuştum. İyi hatırlıyorum o yılları.. Hatta o yıla ait bir diğer anım da Kıbrıs çıkarmasıydı. Dokuzpınar (Koğak) köyünden (Şu an Alparslan-bir Barajı altında kaldı) sayısını hatırlamıyorum ama Kıbrıs’a giden askerleri yolcularken köy meydanında halaylar çekilmiş ve askerler minibüse bindirilerek uğurlanmışlardı. Babam daha sonraki yıllar çeşitli kademelerdeki din görevliliği hizmetlerindeki “Türkiye Diyanet İşleri’nin genel tercümanı olarak Irak- Suudi sınır kapısı olarak Arar’da görev yapmaktan başka, birçok kafile ile bu kutsal mekânlara gelip gitmişti. Daha sonraları emekli olup tamamen kendini bir şirketin acenteliğini açarak bu işe vermişti. Yılda birkaç kere bu kutsal mekânlarda bulunduğundan buraları çok iyi bildiği gibi hacıları nasıl rahatlatacağını ve nasıl hareket edilmesi gerektiğini de iyi biliyor.
Mina’daki bin dokuz yüz doksan’daki meşhur tünel faciasını anlatınca gözlerim doldu. Şeytan taşlamaya giderken bir tünelde karşılaşan sayıları on binlerce olan iki büyük grup çıkan izdihamda beş bin kişiden fazla hacı ölürken babamların gruplarından da birkaç kişi ölmüş annem ve babam ikisi de bir buçuk saat cesetler altında kalmışlardı. Bu olayı, o günleri hatırlayarak gözlerim doluyor ve mahzunlaşıyorum.

FİL ORDUSU

Hz. Peygamber doğmamıştı daha. Yeryüzünde Hz. Adem’den sonra Hz. İbrahim’in yeninden inşa ettiği Kabe çok büyük itibar görüyordu. Arap yarımadasında, Afrika’dan ve dünyanın diğer merkezlerinden yine kafile kafile insanlar Mekke’ye geliyor. Tavaf yapıyor ve burada çok etkili festivaller, panayırlar tertip ediliyor. Bu durumu kıskanan Yemen kralı Ebrehe Kabe’yi yıkma kararı alıyor. Mahiyetinde büyük bir fil ordusu ile Mekke üzerine sefer düzenler. Amacı; Mekke’de insanların guruplar halinde gelip ziyaret ettikleri Kâbe’yi yıkarak yerine kendi yaptığı bir tapınağa insanları çekmekti. Büyük fil ordusu gelip Mekke yakınlarına yerleşir. Ordunun amacını anlayan Mekkeliler dağlara sığınırlar. Ebrehe’nin öncü kuvvetleri gelir şehri taciz ederken Peygamber Efendimizin dedesi, Abdulmutalip’in develerini talan eder. Abdulmutalip develerini almak için Ebrehe’ye gider. Ebrehe’den develerini ister. Ebrehe kahkahalarla gülerek: “Yahu ben sizin Kabe’nizi yıkmaya geldim, siz ise develerin peşine düşmüşsünüz.” der. Abdulmutalip: “Ben develerin sahibiyim, develerimi korumakla yükümlüyüm. Kâbe’nin sahibi ben değilim ki koruyayım.” diyerek develerini alır gider. Bundan sonra gökyüzünü müthiş bir kuş sürüsü kaplar. Kuşlar ağızlarında birer küçük taşı ordunun üzerine atar. Taşlar birer kurşun gibi değdiği bedenleri delip geçer. Korkunç bir hastalık ve panik yaşanır Ebrehe ordusu içinde ve helak olup giderler. Bu hezimetin ardından yağan çok şiddetli bir yağmur meydanı yıkayıp götürünce, hiçbir şey olmamış gibi meydan tertemiz olur ve Mekkeliler şehirlerine geri dönerler. Bu durumu Kur’an-i Kerim Fil Suresinde açıkça beyan ediyor.

NUR DAĞI…

Yol yol güzergâhımızdaki bir köyün yakınında duruyoruz. Etrafımızı yine birkaç esansçı sarıyor. babam ilk indiği için araçtan ona yanaşıyorlar. Babam her gelişinde burada esans aldığını belirtiyor bize. Esansları güzel diyor. Yaptığı pazarlık sonucu yirmi tanesini yirmi riyale alıyoruz. Tanesi bir riyal bizim paramızla otuz kuruş gibi bir şey… Çok iyi fiyat. Esansçı bize yirmilik poşetler hazırlarken karşımızda dik bir tepeyi göstererek “Burası Nur dağı!” diyor.

Nur!

Nur dağı!

Kuran’ın nüzulüne mekan olan dağ!
Salat ve selam üzerine olsun ya Resulullah!

O dönemde Mekke halkı büyük bir bataktadır. Kadınlar bir mal gibi alınıp satılıyor. Köleler pazarlarda hayvanlardan daha aşağı fiyatlara satılıyor. Kız çocukları utanç nedeni olarak kabul edildiğinden diri diri kumlara gömülüyor. Kabe’nin çevresinde eğlenceler tertip ediliyor, kadınlar zevk aracı olarak kullanılıyor, mazlum ve kimi kimsesi olmayanların malları cebren alınıyor ve kadınlarına el konuluyor. Arabistan yarımadasında büyük bir faiz batağı ve zulüm müessesesi almış başını gidiyordu. Merkezi Mekke olan bu kurum tüm Arabistan çölünü baştan aşağı yakıp kavuruyordu.

Mekke halkının bu cehalet batağına saplanmamak için, son dönemlerde tefekkür için Mekke’nin yakınlarındaki bu tepedeki bir mağaraya sığınan kırk beşindeki ‘Muhammed-ül Emin’ ismiyle bilinen Muhammed b. Abdullah (sav) bazen günlerce bazen aylarca yanına azığını alıp mağarada tek başına ibadet eder ve tefekkür âleminin okyanusunda derinlere dalardı. Bu besbelli bir doğumun sancılarıydı. Cehalet batağına saplanan yarımadanın göbeğinden çıkacak köklü bir çınarın son temsilcisinin tekrar doğacağının müjdecisi olan bir dinin habercisi… Bu güçlü bir ağaç olacak belli… Bu güçlü ağacın filizi de elbette kendiliğinden bitmeyecekti. Toplum bir karanlığa batacak ki, bir nur doğsun üzerine. Nur’un neşredeceği kaynak da böyle tefekkür alemine dalarak bu doğuma hazırlanıyordu. Böylesi bir günde Muhammed b. Abdullah (sav)’i önce bir sıkıntı basar. Cibril-i Emin gelir. Ne olduğunu anlamaya çalışınca o, ulu emiri yöneltiyor. “Oku!” diyor. Peygamber efendimiz korkuyla “Ben okuma bilmem!” diyor. O tekrar ulu emri yöneltiyor. “Oku!” peygamber efendimiz yine okuyamayacağını söyleyince onu güçlü bir şekilde sıkar ve emrin devamını söyler.

“Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Ki o kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretmiştir.”
Korkuyla, dehşetle mağaradan çıkarak eve koşarak geliyor. Hatice annemize “Beni örtün!” diyerek yatağa kapanıyor.

Hz. Adem’den bu yana gelen yüz yirmi dört bin peygamberlik zincirinin son halkasının temsilcisi İslam’ın doğuşuydu bu… Zaten Mevla Kuranı Keriminde bunu “Allah katında din İslam’dır!” demiyor mu? Demek, Adem (a.s) ile başlayan İslam çınarının son ağacı ve en önemli temsilcisi filizleniyor ve köklerini tüm yeryüzüne yaymaya hazırlanıyordu. Allah insanlara peygamberler yoluyla gönderdiği dinini tamamlıyordu. Bunu alıp insanların arasına yaymak da her müminin görevlerindendi. Yeryüzünde dalga dalga yayılan İslam dinin şu an merkezi mabedinde tüm insanların ders almaları gereken şekilde bulunuyoruz. Bir yapının çevresinden toplanan her milletten insan dünyaya, sömürgecilere ve kan üstünde silah ticareti yapan emperyalizme meydan okuyor.

“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!
Lebbeyke la şerike leke lebbeyk,
İnnel hamde, wenni’mete, leke wel mülk
La şerike lek..”

**

Beş Nisan İki bin on bir

Geceleri uyuyamıyorum. Bu sabaha karşı bastıran uyku da üstüme tembellik yaptı, sabah namazına giden annem ve babama katılamadım. Otel odasında namaz kılmak Kabe’yi muazzamdan ayrı kalmanın mahzunluğu ile tekrar yatıyorum. Ama önümüzdeki geceleri sabah namazına kadar Kabe’de tavaf ile geçirmeyi deneyeceğim. Sanırım bu bambaşka bir zevk olacak. Allah’ım bana bunu nasip et ve kolaylaştır.

Öğle namazını büyük bir huşu ile Kabe’ye bakan balkondan altınoluk cihetinden eda ediyoruz. Babam ve otelden, grubumuzdan “Paşa” isimli arkadaş ile birlikte çarşıya gidiyoruz. Kasaptan bir buçuk kilo et alıyoruz. Türkiye’nin yarım kilo et parasına… Manavda sebze ve meyve alıyoruz. Sebze ve meyve pahalı yalnız burada. (Parasını ben ödediğim için biliyorum.) İri ceviz kadar büyük kırmızı üzümle kilosu on iki Riyal, tatlı eriklerin ise on Riyal’di. Otelde yemek yapma sırası bende. Akşam nasip olursa Cu’arane bölgesinde ihram giyip Umre yapmaya geleceğiz. Benim ayaklarım ilk umrede su topladığından tavafları zor yapabilirken Allah izin verirse bu umreyi yapmaya gayret edeceğim.

HUDEYBİYE

Müslümanlar peygamber efendimizin hicretinden sonra Medine’de epey güçlenmişler Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından zaferle çıkmışlardı. Ancak ne var ki muhacirler geldikleri anayurtları olan Mekke’yi şiddetli bir şekilde özlemişler ve görmeyi arzuluyorlardı. Peygamber efendimizde bir gece rüyasında tavaf yapıp ihramdan çıktığını gördü. Ayyuka çıkan Mekke hasretini dindirmek için bin beş yüz kişi hazırlanıp yola koyuldu. Beraberlerinden yolculuk silahı olarak kabul edilen kılıçları ve kurbanlık yetmiş adet hayvanları vardı. zor bir yolculuktan sonra Mekke’nin yirmi iki kilometre yakınlarındaki Hudeybiye denen yere gelindi. Hudeybiye’de susuz bir kuyunun başında mola verildi. Buradaki susuz kuyu Peygambervari bir mucizeyle su dolunca Müslümanlar rahat etti.

Peygamber Efendimiz Hz. Osman’ı elçi olarak Mekkelilere gönderdi. Amaçlarının savaş değil tavaf olduğunu, kılıçtan başka silahlarının olmadığını belirterek Mekke’yi, Kâbe’yi ziyaret isteklerini iletti. Peygamber efendimiz Mekke’de çok akrabası olduğundan dolayı müşriklerin zarar vermesine olanak olmayan Hz. Osman’ı gönderdiyse de Mekkeliler Peygamber efendimizin Mekke’ye girişine izin vermeyeceklerini bildirdikleri gibi Hz. Osman’ı da gözaltına aldılar. Bu haber Müslümanlara “Hz. Osman öldürüldü” şeklinde iletilince Peygamber Efendimiz

“Vallahi Osman’ın öcünü almadan buradan ayrılmam” demesi üzerine bütün Müslümanlar tek tek gelip Peygamber efendimizin elinden tutup ona biat ettiklerini, öç alma yemini ettiler. Son olarak Hz. Osman adına Peygamber efendimiz sol elini sağ eliyle tutup biat eder. Bu yemin töreni haberini alan müşrikler korkarak Hz. Osman’ı salıverirler ve bir heyet gönderip bir anlaşma yaparlar. Bu anlaşma maddeleri zahiren Müslümanların aleyhine görünse de Müslümanlara çok büyük avantajlar sağlar ve en önemlisi bir güç- topluluk devlet olarak kabul edilişlerinin sembolü olur bu…

Antlaşma maddeleri gereği o yıl umre yapamadan geri dönülür. Anlaşma on yıllık bir çok münasebetlerle alakalı kuralları, iki yıl sonra müşriklerin ihlali ile bozulur. Bu antlaşmanın yapıldığı alana gidiyoruz. Antlaşmanın yapıldığı bu yere cami olarak bir bina yapmışlar. Ama cami bakımsız ve kaderine terk edilmiş gibi… Bir tek temizlik görevlisi camide görev yapıyor. bunu çölün ortasında bir köyde bulunmasından ve Hz. Aişe validemizin Ten’im deki camisi gibi görkemli olmamasına bağlıyorum.

Hudeybiye’de umre niyeti getiriyoruz. Zaten giyilmiş olan ihramımızın duasını yapıyoruz. İki rekat namazdan sonra buradan ayrılırken Hudeybiye’de göçebe çadırlarının etrafından özellikle Türk hacılarının arabalarını görüyoruz. Fazla dikkat edildiğini görünce rehberimiz durumu şöyle açıklıyor. “Buraya hacılar deve sütü içmeye gelirler. Deve sütü ağır ve yağlı bir süttür. Bir de devecilerin süt sağımları hijyenik olmadığından içenlerin onda ikisi ishal olurlar. Bu memlekette ishal olmak da kötü bir hastalıktır. Ama bunu bizim insanımıza anlatmak zor oluyor. Umre’ye gelinmiyor, deve sütü içilmeye geliniyor maalesef…”
İkinci umremin birincisine göre daha faydalı ve bilinçli olduğuna inanıyorum. Allah kabul etsin, umre yapmayanlara da bunu nasip etsin.

HAC VE UMREYİ GENÇ İKEN YAPIN!..

Yıllardır hac yıllardır hacca gidenleri uğurlamaya ve hacdan dönenleri ziyaret etmeye, ziyarete gelenlere zemzem, hurma, çay, kahve ve gelenlerin yakınlıklarına, ağırlıklarına ve özellikle yemek zamanına uygun olarak yemek ikramlarına alışkınım. Annem, babam özellikle de her sene birkaç kez umreye ve Hacca gelen babam döndükçe evimiz bir hafta on gün kadar ziyaretçilerle dolar taşar. Yeme-içmelerden çok yapılan sohbet, akıllarda kalan önemli hatıralar.. Hemen hemen her sohbette burada yaşanan genel olaylar, hacılarımızın problemleri, cehaletimiz ve en önemlisi de yaşlılığımız konu oluyor. Yaşlılıklarına bağlı olarak cereyan eden hadiseler sık sık anlatılır ve her sohbette de “Hac ve Umre gençken yapılmalı!” lafı bir slogan gibi sık sık döner durur. Bunu az çok anlıyordum. Ancak kırk küsur yıldır hacı uğurlamış ve karşılama seremonilerini yaşayan bana ilk kez bu sene nasip oldu. “Genç iken yapalım” diye geldim ki heyhat! Meğer ben de geç kalmışım. Daha, daha erken gelmeliymişim… Hac ve umre yaşı bence kırkı bulmamalı… El, ayak ve dizlerimiz henüz arıza sinyalleri vermeden gelinmeli ve aslına uygun tavaf ve umreler yapılmalı. Bedenen yapılan bir ibadet olması nedeniyle bu gerçekten önemsenmeli.

EĞİTİMLİ GELİN!

Her işte olduğu gibi Hac ve umre içinde eğitim yüzde yüz şart. Okumuyoruz ve kendimizi eğitmiyoruz. Bu bir yana, bir de tecrübelerden ve verilen nasihatlerden de istifade etmeyi ve dinlemeyi, uymayı bilmiyoruz. Bu çok önemli. Yapılan ibadetimizin bilinçli olması, kaliteli olması, kabul oluna bilirlik açısından önemli. Birçok sefer umre yapalım, tavaf yapalım, sevap kazanalım derken, günah işlediğimiz ve cezai durumlarla karşılaştığımız oluyor. ama bunun da farkında olup olmadığımızı bilmiyoruz. İlk ihrama girişimizde bize ihramın içine çamaşır giymeyin; iğne ile dikmeyin, çengelli iğne ile ihramınız üstünüzde durdurmaya kalkışmayın, dendiği halde bu kuralları ihlal edenler kurban kesmekle karşı karşıya kalır. Cezai durumun infazı yapılmaması halinde umre ve haccın sevabından olunduğu gibi günah kazanılmış olur. Tavaf yaparken aşırı izdiham oluyor. bu yüzden hep denilir ki; “Hacerül Esvedi öpmeye kalkışmayın! İzdihama neden olunuyor. İzdihamda ölenler, yaralananlar oluyor. Buraya girenler sevap kazanamazlar, günah kazanırlar. Uzaktan “Bismillahi Allahuekber” diyerek tavaf yapsanız bu yeterlidir.” dendiği halde, o mevkiden geçerken şeytana uyup saldırıyoruz. Bu nedenle de üzücü olaylar oluşuyor. Her halde kadınların oraya yönelmesi kadar cahilane bir şey yok. Oraya giden kadın yüzde yüz haram işlediğini, taşın içine kafasını sokup öpmekle kazanacağı sevabın o haramı karşılayamayacağını bildiklerini sanıyorum. Bunu yapmaya teşvik ve tahrik eden şeytana uyulduğunun da bilinmesini isterim. Ben bir kere teşebbüs değil, olur ya bir ulaşırım düşüncesi ile yanından, yakınından geçmeye tevessül ettiysem de hemen dönme durumda kaldım. Çünkü gidip de pişman olanları o anda görüyordum. Kurtulmak isteyip de o kargaşadan kurtulmanın zorluğunu görüyordum. O köşenin ziyaretini bilmiyorum ama ya yasaklanmalı ya da başka bir sistem yapılmalı… Ama yıllardır devam ede gelen “Tavaf yapalım” derken kazanılan günahların ve sebep olunan ölümlü vakaların da sonu gelmeyecek. O bölgeye nasıl bir şey yapılır bilmem ama tek sıra halinde girilip tek sıra halinde çıkılması sağlanmalı bence. Mescidin dışından giriş yapılıp mescidin altından mermer zeminin altından geçerek o bölgeye çıkan ve sadece tavaf yapmak isteyenlerin girebilecekleri bir tünel mi yapılır yoksa tamamen yasaklanır mı bilmem ama buna bir çare bulunmalı bence.

Hac ve umrede yapılan hataların büyüğü tavaf esnasında yapılanlardır bence. Aşırı izdiham ve bir an önce bir yere ulaşma ve ilerleme hırsı bazı nahoş şeyler doğurur. Bir öndekini yana itmek, önüne geçmeye çalışmak, dirsek atmak, ayaklarına basmak, sıcakların da etkisiyle o durumda sinirlerin gerilmesine ve harama teşvike neden oluyor.
Bütün hacıların hacca veya umreye gelmeden önce bence yaş sınırı konmalı ve çok sıkı eğitimlere tabi tutulmalıdırlar. Bu anlamda Endonezya ve İran hacıları mükemmel bir şekilde eğitilip geliyorlar. Çevresine zarar vermedikleri gibi kıyafetleri ve birlikte hareket etmeleri hususunda da her zaman dikkat çekici oluyorlar. Özellikle İran vatandaşlarına tavafta ve say’da duaları biraz cahilane de olsa iyi örgütlenme ve toplu hareket etme anlamında çok iyi.

Hindistan, Pakistan, Bangladeş bölgelerinden gelen hacılar renkleri ve fakir kıyafetleriyle çok dikkat çekiyorlarsa da hal ve hareketleriyle bizim Türk vatandaşlarıyla aynı düzeydeydiler. Cahilane hareketler, Türk hacılarının toplu olarak (özellikle diyanet grupları) dua etmeleri can sıkıcı oluyor. Tavafta toplu dua çok yanlış bir şey. Herkes ana diliyle ve kişisel sıkıntılarını, isteklerini, dualarını dile getirmesi gerekirken toplu olarak “Rabbena!” diyen görevlinin arkasında “Rabbena!” diye bağırmak ve ardından devam etmek sadece sinirleri zorlamaya yarıyor. Ve başkalarının dualarını bozmaya şaşırtmaya yarıyor.

KÂBE’DE KADIN…

Kâbe’de kadın olmak zor. Kadın olmayı zorlaştıran başlıca neden Suudi yönetimi… Öncellikle vize aşamasında zorlukları başlatan suudi yönetimi kırk beş yaşını geçmemiş tek bayanlara vize vermiyor.

Kâbe her dilden ve her renkten insanın gelip toplandığı ve toplu ibadet yaptığı mekân. Bu anlamda değerlendirildiğinde kadın ve erkek, renk, dil ve milliyet ayrımı yapılamaz. Oysa Kabe’de görevli askerler cami sahasında kadınları sürekli arkalara itmeleri, onların da kapı giriş çıkışlarına, merdiven üstlerine doluşmaları, özellikle Kabe’deki hareketleri zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.

Hanefi mezhebi hariç hiç bir mezhepte “Kadın önde bulunmaz” kuralı yoktur. Bu sadece küçük bir ayrıntı İslam’da. Kabe’de mezhepleri taklit etmek konusunda cevaz vardır. Mesela Şafii mezhebine göre kadınla erkek elleri temas ederse abdest bozulur. Oysa Şafiiler Kâbe’de Hanefi mezhebini taklit ederek bu kuralı kaldırıyorlar. Bu neden kadınlar içinde uygulanmasın? Kâbe’deki güzellik bu birliktelikten olmalı. her milletten ibadet edenlerin bir araya geldiği bu mekanda aynı zamanda kadınların da Kabe sahasında ve cami içinde birlikte namaz kılmalarında sakınca olmamalı. Yan yana, omuz omuza olmasa da saf saf birlikte olunabilir bence…

***

Babamla iddiaya giriyoruz. Ben “Bu camide kadın sayısı daha fazladır.” diyorum. O da erkekler daha fazla diyor. İddiamızı nasıl ispatlayacağımızı, kimin kazandığını belki hiç öğrenemeyeceğiz ama gerçek olan Kabe’de kadın sayısı gerçekten çok. Bu çokluk İslam dininin kadına verdiği değerle ilintilidir. Kadın yaşamın her alanında erkeği ile beraberdir. Onu eve kapatmak ve toplumdan sosyal anlamda dışlamak cahilliktir. Bu Peygamber (s.a.v)’ın döneminde de böyleydi. Ticaret yapan, camide cemaatte bulunan, savaşta erkelere yardım eden kadın tiplerini görüyoruz o devirlere ait. Nitekim Peygamber Efendimiz ’in ilk eşleri Hz. Hatice annemiz bir iş kadını idi. Tüccar olan Hz. Hatice Peygamberliğin nüzulünden sonra da ilk iman eden insan olmuştu. Kadınların durumlarını zorlaştıran siyasal erkek hegemonyası!..

Son sabah namazını Kabe’nin ikinci katında Altınoluk’a karşı eda edince yanımdaki grupta büyük bir kadın grubu saf tutmuştu. Belki sabah namazına has bir uygulama oldu ama ümit ederim ki daim olsun.

KABE’DE ÇOCUK OLMAK…

Kabe’nin avlusunda özellikle akşama yakın bir vakitte yüzlerce kırlangıç kuşu döner durur. Bu durumu başka bir yerde tarif etseydim “Kırlangıçların dansı” derdik belki. Ama Kabe’de olsa olsa ilahi bir aşkla sarhoş olmuşçasına döner dururlar. Bir semazen gibi, diyebilirsiniz. Ama bunlar biraz çılgın semazenler.. Belli bir rutinleri yok, her yana, her tarafa ve çılgınca dönerler.

Kabe’nin semasında bu kırlangıçlar dönerken, safların arasında ve özellikle annelerin oturdukları bölümde de çılgınca dolaşan, namaza dururken de namaz bitinceye kadar ağlayıp feryat eden çocuklar var Kabe’de… Kabe’de küçük kız çocuklarına mini başörtüleri takılmış, beyaz elbiselerle birer melek gibi gezinip dururlar. Safa, Merve koridorlarını emekleyerek gezen bir kız görmüştük ki onu çok sevdik. Alıp yutmak, onları yüreğimizin en güzel yerlerine sokmak gelir içimizden…

Çocuklar Kabe’de çok sevilir. Ancak namaza dururken onlarla ilgilenecek birileri olsa keşke… O yüzden diyorum ki, Kabe’de ibadete gelen annelerin çocuklarına bir kreş açılsa. Ne bileyim caminin bir köşesinde anneler camiye girerken gidip çocuklarını buraya emanet etseler. Bir kol bandı ile çocuğun koluna da takılsa, çıkışta o bantla teslim alınsa… İçerde de ablalar bu çocuklara oyun oynatsalar, uyutsalar, onlara masal okuyup Kuran dinletseler… Ha, bu hizmete küçük bir ücrette ödenebilirdi. Atıyorum “Bir saati beş riyal” gibi… Bu hizmet iki tarafa da yarardı. Hem anne baba ibadetini yapar ve dolayısıyla namaz kılan o çevrede bulunan herkes çocuk çığlıkları olmadan namazlarını rahatça eda eder, hem de birkaç yüz genç kıza iş kapısı açılmış olurdu. bu fikrimi babama anlatıyorum. Babam “Olur mu öyle şey!” diye kızıyor bana…
***

Dokuz Nisan İki bin on bir

KABEDE SON SABAH NAMAZI

Gece saat üçte kalkıyorum. Banyomu yapıp otelden çıkıyorum. Babam bugün rahatsız o gelmeyecek. Cami yolunda tek başımayım… Caminin alt katından Kâbe sokağına giriş yapıyorum. Hacerül Esvedin hizasından girip nafile tavaf niyeti yaparak yedi kere dönüyorum Kâbe çevresinde… Kapının hizasında bir mekan bulup iki rekat tavaf sünneti kılıp altınoluk karşısına denk gelen ikinci kattaki yerime geçmek istiyorum. Oraya varmak için bir merdiven ararken birden kendimi Safa-Merve koridorlarında buluyorum sabahın nemli havası hakim bu alt koridora… Bu arada bilmeyenler ve çoktandır gitmeyenler için belirteyim ki Safa Merve arası eskiden tek gidiş ve tek dönüş koridoru imiş. Ama şimdi bu tam beş katlı olmuş. Bu da özellikle hac mevsiminde büyük kolaylık sağlamış oluyor. bir müddet buradan üst katlara giden bir merdiven olup olmadığına bakıyorum. Baka baka Merve’ye varmışım. Merve tepesinin koruma altına alınmış kayalarının önüne toplanan bir grubun başındaki görevli bağırarak münacatta bulunuyor. Tüm ekip de ona katılıyor. İster istemez bu duaya katılıyorum. Ben de ellerimi kaldırıyorum. Uzun uzun yalvaran, af dileyen hatibe ben de katılıyorum. “Amin!” diyor Fatiha ile bitiriyoruz. Oraya kadar bir çıkış olmadığını görüp tekrar geri dönüyorum. Böylelikle son defa Sefa-Merve ziyaretini de yapmış oluyorum. Geldiğim yere geri geliyorum. Yanlışlıkla girdiğim yolun sonunda dua ile karşılaşıyorum. Mevla’m kabul buyura!

Neyse ki Mescid-ül Harem’in dehlizlerinden çıkıp üst katlardaki direklerin arasından yukarı çıkan merdivenleri buluyorum. Zübeyir köprüsü diye adlandırılan merdivenlerden üst kata varıyorum. Kadınlara ayrılan bölümün yanından geçerek altınoluk karşısında ikinci kattaki her zamanki yerime oturuyorum.
***
İkindi namazında mide bulantım var, camiye gidemiyorum. Otelde eda ediyorum.
Akşam namazı hesapta yoktu. Çünkü ikindiden sonra yola çıkacaktık. Ancak Medine otelimiz ayarlanmamış hala, üzüntülüyüm. Asıl babam çok içerleniyor. Belli etmese de ben onu iyi anlıyorum. Neymiş! Güya Mısırlılar oteli boşaltmadıklarından bizim biraz daha geç gitmemiz gerekiyormuş.

Peh! Ben de yuttum ucuz numarayı!… Umarım, korktuğum şeyler başımıza gelmez.
Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler…

MEDİNE

Muhacirleri bağrına basan şehir… Selam olsun taşına toprağına!
Nur Muhammed’in mübarek elleriyle diktiği hurma bağlarına, Hayber’ine Uhud’una selam olsun…

Sırtında taş taşıyıp çukur kazıyan Muhammed (s.a.v)’in terini akıttığı hendeğe selam olsun!
Şimdi topraklarındayım Ya Resul! Camine gelip gidiyorum kaç vakittir. Yüzümün karasını görüyorsun değil mi? Meleklerin bana saf saf tükürdüklerini görüyorsun. Camindeyim ama huzuruna çıkmaya yüzüm yok Ya Nebi!

Nasıl geleceğim şimdi, kapına kapaklanmaya bile layık değilim!
Yıkılan bir binayı tamir etmeye mi benziyor tövbe? Ne mamur bir yapıydı yıktım tövbe Ya Rabbi! “Yeniden dikeceğim ben bu binayı, yeniden aslına uygun inşa edeceğim” demek mi oluyor tövbe? Yapılan, yeninden onarılan bina ne kadar eskisi kadar olacak acaba? Pekala, yeniden bir bina yapıp tekrar yıkmaya kalkarsak ne olur? İşte hüner burada! Mühim olan o binayı yeninden yıkmamakta. Tövbeyi bozmamak lazım… Tövbe deyip de “ Pardon!” dersek bu tövbe, tövbe olmaz. Kıldığın namaz, yaptığın iyilikler heba olmasa da o tövbeyi bozacak ağırlığı yukarı kaldıramaz. Allah’ım bozulmayan tövbe nasip et! Şeytanı bizden uzak tut! Şeytani insanları da şerleriyle birlikte bizden uzaklaştır. Boyutları ne olursa olsun günah işlemeye izin verme.

Rabbimiz, şüphesiz ki şeytan bizi aldatmak için her türlü hilelerini kullanacaktır. Sen onun hilesinden onun görevini üstlenen kişilerin de oyunlarından bizi uzak tut! Rabbimiz, yeni bir bina kurmak, sana tövbelerin en büyüğünü dilemek ve tövbeler tövbesi demek istiyorum. Bana bu gücü ver ve beni o tövbe kanalına almaya hazır kıl! Tövbe! Tövbe! Tövbe!
Ya Resul! Ya Habibullah!

Tövbemizi güçlü kılmak için, bizi seninle birlikte mahşerde saf tutmayı, seninle birlikte ilahi huzura çıkarken ak pak olmayı nasip etmesini ve bize şefaatçi olmanı Cenab-ı Mevla’dan niyaz ediyorum. Mevla’m seni vadettiği o yüce makama ulaştırsın. Sen ümmetinin bir garip kulu olan bu naçar ve günahkar insanı saflarından ayırma. Onu şefaatinin kanatları altına al. Şefaatçi olacağın gün beni o koruyucu alanının içine girmeye, sana ulaşmaya çalışırsam, ulaşamazsam, beni çekip o batağın içinden çıkarmanı ve beni şu zavallı insanı esirgetmeni diliyorum.

Ya Resul! Ya Nebiyullah!

Seni görmedik. O yüce şerefe nail olan tüm sahabelerinde birlikte kıyamet günü birlikte olmayı dilerim. Zira senden bin beş yüz yıldan berî yaşıyorum. Sizi kitaplardan okuyorum. Sizi oralarda tanımaya çalışıyorum. Kalkıp ikliminize gelip ikliminizi solumak istedim. Gördüğümüz Mekke, uğruna savaş verdiğiniz Mekke, hicret edip kollarını açıp bekleyen ensarın yurdu Medine sizin gördüğünüz, bildiğiniz şehirler değil artık. Ne Mekke’de bir tepe bulabilirsiniz ne Medine’de bir dal hurma. O küçük şehirler adeta yok olmuş. Sizin yaşadığınız o coğrafya modernleşmenin çığırında epey yol almış, tanınmayacak yerler olmuş.

Ya Resul!

Senin çağında yaşamadık. Yoksulluk ve yokluğun diz boyu olduğu bir çağdan her nimetin fazlaca bulunduğu ve israfın had safhaya ulaştığı bir çağa geldik. Biliyorum, Rabbimin “Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz!” emrine ters düşüyoruz. Biz dünyanın bir kısmının aç yattığını ve açlıktan kırıldığını da, senin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir…” emrinin olduğunu da biliyoruz. Biliyoruz ama bu ilkelere o kadar yabancıyız ki…
Senin Rabbimin katında en yüce makama ulaşıp ümmetine şefaatçi olmanı beklerken böyle hoyratça davranmamız ne kadar doğru olur bilmiyorum. Tüm hatalarımızla, tüm kabahatlerimizle Cenabı-ı Allah’ın o yüce merhametine sığınıyor ve senden, çağlar sonra seni anan ve kapına gelen bu perişan haldeki kullarına sahip çıkmanı, Rabbül âleminden seni görmemiş, görmeden inanmış ve emirlerine ve Kur’an’ına sahip çıkmış, tüm şeytanî sistemlerin çalıştığı bir devirde İslam adını anabilmişlere, günahların potasında eriyip bitse de sana inanan bu insana da sahip çıkmanı onları mahşer meydanında tamamen sahipsiz ve naçar koymamanı dileriz.

Salat ve selam senin üzerine olsun, ey peygamberlerin sonuncusu, yaratılanların efendisi peygamberim…

Salat ve selam üzerine olsun Ey yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Nebi!
Salat ve selam üzerine olsun ey Allah’ın sevgili kulu ve Resulü!…

HİCRET VE KÜFE CAMİSİ

Resulullah Mekkelilerin her gün yoğunlaşarak artan baskı ve zulümlerine karşı zayıf ve savunmasız Müslümanlara önce Habeşistan’a daha sonra da Hac olayı için gelip kendisine biat eden dayılarının şehrine Yesrip’e gitmelerini ister. Uzunca bir zaman sonra gelen vahiyle birlikte o da Yesrib’e hicret kararı alır. Yesrib halkı peygamberi büyük bir coşku ile karşılar. Bütün halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç toplanıp O’nu karşılarken ellerinde teflerle doğaçlama olarak günümüze dek gelen şu ezgiyi söylerler: “Taleal bedru aleyna min seniyati veda…”

UHUD

Uhud’a gidiyoruz. Rehberimiz bizi “Okçular Tepesi” olarak adlandırılan o stratejik noktaya çıkarıp kayalıklara oturtuyor, can alıcı noktalarıyla aktarıyor. Ve şu vurguyu yapıyor: “Peygamberin emirlerini dinledikleri müddetçe Müslümanlar muzafferdir, ancak ne zaman ki Peygamberi çizgiden ayrılıp nefsani duygulara kapılırlarsa o zaman perişan olurlar. İşte bunun en iyi örneği… Peygamber savaşın stratejisini çizip gerekli emirleri vermiş ve can alıcı noktaya, bu tepeye savaşın kaderini değiştirecek adamlarını yerleştirmişti. Onlara: “Biz yenilsek ve dağılsak da, ya da düşmanı tamamen kılıçtan geçirip galip gelsek de benim emrim olmadan buradan ayrılmayacaksınız.” demişti… Onların burada bulunmasından dolayı savaş Müslümanların lehine gelişmiş ve Müslümanlar düşmanı önlerine katıp sürmüşlerdi. Ancak ganimet sevdasıyla yerlerinden ayrılmalarıyla birlikte onların boşalttıkları yerden Müslümanlar arkadan sarılmış ve savaşın seyrini değiştirmiştir. İşte bu meydanda yatan peygamberin amcası ve büyük kahraman Hazret-i Hamza ve yetmiş iki sahabe şehit olmuş, peygamberimizin yüzüne gelen taşla mübarek dişleri kırılıp yaralanmıştı.”

UHUD SAVAŞINDA İKİ ÖNEMLİ VAKA

Ubey Bin Halef meşhur Arap atına her gün kurutulmuş et yedirerek onu vahşi bir hayvan haline sokuyordu. Mekke’de yaşadığı dönemlerde Peygamberimizin önünden geçerek tafralar atıyor ve Peygamber efendimize “Seni bu atın üstünde öldüreceğim.” diyordu. Peygamberimiz de ona: “Vallahi bu atın üstündeyken ben seni öldüreceğim.” diye cevap veriyordu. Uhud savaşı başlamadan önce meydana çıkıp Peygamberimizi karşısına davet ediyor bu kişi. Sahabeler karşılık vermek üzere hazırlanırken Peygamber efendimiz: “Hayır, karışmayın. Onu bana bırakın!” diyerek atına biniyor ve bir sırık istiyor. Ucu keskin demirli bir sırık veriliyor eline. Peygamber Efendimiz baştan tırnağa kadar zırh giymiş Ubey Bin Halef’i şöyle bir süzer. Vücudunda tek açık noktanın boynundaki zırhı birbirine bağlayan küçük bir halkanın olduğunu fark eder. Peygamberimiz ve ona meydan okuyan müşrik birbirlerine karşı süratle at sürerler. İki ciritçi gibi birbirlerine yaklaştıklarında Efendimiz “Bismillahi Allahu ekber” diyerek elindeki cirit sırığını hızla ve şiddetle savurur. Allah’ın izniyle o tek açık delikten geçerek müşrikin boynuna saplanır. Böğürerek yere devrilince sahabeler saldırıp onu yerde parçalamak isterler. Peygamberimiz engel olur. “Bu ona yeter..” der ve başına gelip der ki, “Ben sana demedim mi seni o atın üstünde ben öldüreceğim.” Müşrik böğüre böğüre ölür.
Uhut’ta geçen diğer olay daha vahim. Peygamberimizin yüzüne taş vurup onu yaralayan İbnü Kaime adlı müşrik Peygamberimize “Al sana yedin mi!?” şeklinde alay eder. Peygamber efendimiz “Allah seni paramparça etsin…” der. Peygamberimiz yaralı halde Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi arkadaşları tarafından savaş alanından çekip çıkarılıyor ve dağa sığınılıyor. Bu arada savaş bitmiş, Mekkeliler dağa sığınanların arkasından gitmekten korkup “Nasılsa Muhemmed’i öldürdük!” diyerek zafer naralarıyla Mekke’ye dönerler. Mekke’ye varır varmaz, Peygamberimizi yaralayan müşrik İbn-u Kaime dağda çobana verdiği keçilerini, hanımının ısrarlarına rağmen görmek ister. Mekke’nin güney doğusundaki Sedir dağındaki dik kayalıklarda çoban kontrolündeki keçileri görmeye gider. Çok dik bir kayanın tepesindeyken bir yaban keçisi ona saldırır. Bir boynuz darbesiyle onlarca metre yükseklikteki kayalıklardan düşerek paramparça olur. Böylece Peygamberimizin Bedduası yerine gelmiş olur.

NOT: Medine’de geniş cami sahasına yayılan cemaat çok hoş renkler oluştururlar. Namaza cemaate yetişemeyenler kendi aralarında gruplar yaparken, bizim Türkiye’den bir cahil grup: “Mekke Medine imamlarının peşlerinde namaz olmaz, onlar vahabi” diyerek namazlarını iade ediyorlar. Bu grup maalesef Şii mezhebine mensup bazı İranlılar gibi İslam Birliğine ters düşüyorlar. Oysa Peygamber efendimizin “Fasık dahi olsa imamın arkasında namaz kılın” emri var.
***
Hendek Savaşında adı geçen hendeğin kazıldığı yerin başlangıcında yapılan camiyi ziyarete gidiyoruz. Ziyaretini yaptığımız yerde bir hendek falan kalmamış belki ama, dünya savaş literatüründe büyük bir stratejinin günümüze dek uzanan hikayesi herkesin usunda yer almıştır. Yeryüzünde hızla yayılan İslam dininin gelişmesinden korkan süper güçler Roma imparatorluğu ve Arap kabilelerinin destekleriyle Mekkeli müşrikler büyük bir ordu hazırlayıp Medine’ye doğru yol alır. Haberi alan Hz. Peygamber ashabını toplar ve istişare eder. “Medine’de kalıp savunma mı yapalım, çıkıp karşılayarak savaşalım mı?” diye soruluyor. Stratejik bir karar alınıyor. Öneri İranlı Selman-ı Farisi’den geliyor. Selman-ı Farisi “Bizim orda savunma yapılırken şehirlerin etrafına derin çukurlar kazılarak düşmanın şehre girmesi engelleniyor… Bizde öyle yapalım.” diyor.
Öneri ilginç bulunur ama nasıl başaracaklarını planlamaya başlarlar. Medine’nin önünü kapatacak bir hendek için… Sela dağından Vael dağına kadar bir kazı yapmak lazımdı. Bu bölge ölçülür ve peygamber efendimiz burayı sahabe arasında paylaşır. Çukur için hemen işe koyulurlar. Allah’ın yardımıyla çukur kazılır. Ancak Selman’ın payına düşen alanda çok büyük bir kaya çıkmıştır. Selman bunu kıramayacağını anlayınca peygamberimizden yardım ister. Peygamber efendimiz çukura iner ve eline aldığı balyozu “Bismillahu Allahuekber” diyerek kayaya indirir. Her balyoz darbesi ile çelik ve kayanın tokuşmasından büyük kıvılcımlar çıkar. Peygamberimiz “İnşallah İslam dini de yeryüzüne böyle yayılacaktır..” der. Birkaç balyoz yedikten sonra kaya paramparça olmuştur.
Müşrikler ummadıkları bir savunmayla karşılaştıklarında şaşırırlar. Bir iyi binicinin son sürat gelerek uzun atlamasıyla bile geçemeyeceği kadar geniş ve derin olan bu çukurun etrafını günlerce gezer dururlar. Hendeğin zayıf bir yerinde atlarıyla uzun atlamayı başaranlar da Müslüman okçuların ve savaşçıların hedefleri olur. Kuşatma üç hafta sürer. Artık fazla uzatmanın anlamı yoktur. Düşman çekip gitmeyince peygamberimiz avuçlarına bir miktar kum alır. Allah’ın izniyle müşriklere doğru savurur. Öyle bir fırtına kopuyor ki karşı cephe de! Hayvanlarını savaş araçlarını ve tüm eşyalarını bırakıp Mekke’ye doğru bozguna uğramış bir şekilde döner müşrikler. O günün anısına hendek savaşını anımsatması için yapılan mescide gidip dua ediyor ve rehberimizin eşsiz anlatımıyla gözlerimiz sulanarak geri dönüyoruz. Yolda bu şehrin tarihini merak edip inceleyeceğim diyorum. Hani Mekke hakkında kurluşu ile ilgili çok şey biliyoruz ancak Medine’yi ancak Peygamberimizden sonra öğrenemeye başlıyoryuz. Merak edip biraz okuyayım dedim de bakın bunu kısaca sizinle söyle paylaşayım:
“Medine, المدينة المنورة veya المدينة, Suudi Arabistan’ın Mekke kuzeyinde yer alan Mekke’den sonra ikinci büyük şehridir. Eski adı Yesrib يثرب ‘dir. Medine’ye, Medirra, Medirke, Meddiyne, Mezzine de denmiştir.

İslam peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın altı yüz yirmi iki yılında Mekke’den hicret etmek zorunda kaldığı dört yüz elli iki kilometre kuzey’deki kent. Hicretten önce Yesrib olan şehrin ismi Hazreti Muhammed tarafından “Medinet ül Münevvere” (Aydınlanmış Şehir) olarak değiştirilmiştir. İslam dini için kutsal üç şehirden bir şehirdir.
Her Hac Mevsimi Mekke ile birlikte Milyonlarca Hacı tarafından ziyaret edilir. Şehirde ziyaret edilecek önemli yerler şunlardır;

Mescid-i Nebevî, Uhud Dağı ve Kabristanı, Yedi Mescidler, Mescid-i Kıbleteyn, Kuba Mescidi (Müslümanların inşa ettiği ilk mescid), Hamza Mescidi, Ali Mescidi, Cennet-ül Baki (Kabristan), Ebu Bekir Mescidi, Osman Mescidi, Ömer Mescidi, Cuma Mescidi, Mescid-i Gamame (Bulut Mescidi), Osmanlı Cami.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Padişah II. Abdülhamit Han tarafından Medine’ye kadar demiryolu hattı inşa ettirilmiştir. Haydarpaşa garından tren ile Medine’ye üç gün içinde ulaşım sağlanmaktaydı.

Gayrimüslimlerin Medine’ye adım atmaları yasaktır.

Sultan Melikşah döneminde Selçuklu topraklarına katılmasıyla Türk egemenliğine giren Medine, daha sonra tüm Hicaz bölgesi gibi sırasıyla Eyyubi ve Memluk Devletlerinin topraklarına katıldı. Bin beş yüz on yedi yılında Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Memluk ordusunu Ridaniye Savaşı’nda mağlup etmesiyle tüm Hicaz bölgesiyle birlikte Medine de Osmanlı Devleti’nin topraklarına katıldı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında bin dokuz yüz on altı yılında başlayan Arap Ayaklanması sırasında tüm çevre kentleri isyancıların eline geçerken, Medine Kalesi daha sonra “Medine Müdafii” unvanını alacak Fahrettin Paşa’nın komutasındaki Türk askerlerinin zor koşullara rağmen kahramanca direnişiyle savaşın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin elinde kaldığı gibi, Otuz Ekim bin dokuz yüz on sekiz’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra da Fahrettin Paşa kenti teslim etmedi. Yirmi Ocak Bin dokuz yüz on dokuz’da Osmanlı başkentinden gelen talimat sonucunda buradaki birlik teslim oldu ve şehirdeki Osmanlı egemenliği sona erdi.”

Mekke’ye göre Medine şehri daha çok şehir. Düz bir coğrafyaya sahip Medine şehrinin değerini arttıran Medine’nin göbeğinde bir inci gibi duran Mescid-i Nebevi elbette müstesna bir yer tutar. Hemen yanı başındaki Cennet-ül Baki de her gün gömülen insanlara rağmen mucizevi bir şekilde gittikçe arzın merkezine doğru çöküyor ve insana doymuyor adeta…

Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer(RA)’ların mezarlarının olduğu Ravza-ı Mutahhara’nın sağ arkasına ve sol arkasına doğru büyüyen Mescid-i Nebevi doksan altı kapıdan oluşan mükemmel bir mabet. Caminin sağ arka kısımları hanımlar için ayrılmış ve giriş kapıları ayrı tutulmuş. Caminin çevresindeki granit saha pırıl pırıl parlarken modern-elektronik dev şemsiyelerle de büyük saha gölgelendirilmiş. Şemsiyelerin altlarından püskürtülen hava ile de serinletilmiştir. Ondan fazla kapısı olan yürüyen merdivenlerle inilip çıkılan modern tuvaletleri, saha için de yapılan bol musluklu soğuk sulu çeşmeleri de gelen hacılara hizmet vermektedir. O büyük sahanın çevresine dizilen otellerin altlarındaki alışveriş merkezleri ezici çoğunluğu Çin mallarından oluşan rengarenk elektronik ve takı malzemeleri ile özellikle kadınların ilgisini çekmektedir. Seccade, esans, tespih, takke, elektronik ve pilli oyuncaklar ve hurma mamulleri revaçta satış yapılan malzemeler.
Cami çevresinde kurulu modern alışveriş merkezlerinde de rengarenk ve çeşit çeşit giysiler, kumaşlar, altın, mücevher, gümüş malzemeler, elektronik ve pilli oyuncaklar ve rengarenk takı malzemelerinin binlerce müşterisi var. Mekke’ye göre ben pahalı görüyorum. Ancak ucuz bulunanlarda var. Günlerimiz azaldıkça hediyelik telaşı gruptakileri bu alışveriş pasajlarına ve hanlara teşvik ediyor. Özellikle kadınlar aldıkları inci boncukları birbirlerine gösterirken, erkekler de cep telefonları, kamera ve fotoğraf makinesi gibi elektronik cihazları birbirlerine gösterip duruyor. “Nereden aldın? Kaça aldın? Çin malı mı? Ha Japon’sa iyi, bu telefonun Avrupa’sı, kameranın Japon’u olursa iyi. Türkiye’de bunu beş yüze alamazsın.” gibi sözlerin bini bir para…
***

On yedi Nisan İki bin on bir

MEDİNE DEVLETİ

Medine Peygamberimizin din-i Mübin’ini devlet ile kaynaştırdığı bir şehir. Hicret’ten hemen sonra Müslüman toplumu kaynaştırmak için Ensar ve Muhacir arasında kardeşlik ilan eder. Öyle bir sosyal devlet kurar ki; Ensar ve muhacirler arasında kardeş ilan edilenler birbirlerine öz kardeşin kardeşine yapmadığı feragatlerde bulunmuşlardır. Bir sahabe Muhacirlerden, bir sahabe de Ensar’dan kardeş ilan edilir. Ensar Medine yerlisi olduğundan arazileri, malları ve serveti vardır. Muhacir Mekke’den hicret etmiştir. Tüm varlığını servetini, arazilerini, iman etmemiş eşini, çocuklarını bırakıp gelmiştir. Ensar muhacir kardeşiyle varlığını paylaşmaya hazırdır.

Muhacirlerden Abdurrahman Bin Cerrah ile Ensar’dan biri Kardeş olur. Muhacir kardeşine der ki; “Kardeşim mallarım şunlardan ibarettir. Yarısı benim yarısı senin. İki tane eşim var. Hangisini istiyorsan onu boşayıp sana vereceğim.” der. Muhacir kardeşi duygulanır bu teklif karşısında. Cevaben: “Allah razı olsun. Malların, servetin ve eşlerini sana mübarek olsun. Senden bana bir at alacak kadar ödünç vermeni istiyorum.” Parayı alır ve doğruca Medine pazarına gider. Burada yularıyla birlikte bir at alır. Biraz sonra atı başkasına aldığı fiyata satar. Ancak yularını vermez. Başka bir at daha alır ve onu da satar yularını ayırır. Bu minval üzere alıp sattığı atların yularlarını toplar ve onları satınca da bir at parası kazanır. Ödünç aldığı borcunu öderken elinde bir at alacak kadar parası olan Abdurrahman b. Cerrah Zamanla Medine’nin sayılı zenginleri arasına girer. Aza kanaatin ve karşılıksız bir temele dayanan İslam Kardeşliğin en güzel örneğidir bu değil mi?

Medine halkı İslam devletiyle gün geçtikçe zenginleşir. Pazarı daha da işlerlik kazanır. Bölgede Mekke pazarının önüne geçer. Bu da Mekke müşriklerini sık sık rahatsız eder. Mekkelilerin Medinelilere açtıkları savaşların temelinde de dinsel konuların yanısıra bu ekonomik kaygılar da yatmaktadır. Zira onlar da biliyorlardı ki kutsallık açısından Müslümanlar da Mekke’yi ev Kabe’yi önemsiyorlar. Onların asıl korkuları her yıl Mekke de yapılan panayırların ve pazarların sönük geçmesi, mal pazarlarına ve ticari değerler açısından Medine’nin onların önüne geçmesidir.

Medine’de peygamber güçlü bir askeri sistem de kurar. Bedir de, Uhud da ve hulasasında Hendek de kazanımların en büyüğü askeri tecrübeler olmuştur. Buradan çıkan kahraman sahabeler daha sonraları çıkacakları bir çok Gazve’den ve Seriyeden zaferle çıkacaklardır. Bu Orta Asya içlerine, Anadolu’dan geçip Bizans kapılarına kadar uzayacaktır zamanla..
Peygamber, ekonomik ve askeri konuları yanı sıra eğitim konusuna da çok ağırlık vermiştir. İlk emri “Oku!” olan İslam’ın okuyarak gelişeceğine inanan Peygamber Efendimiz (sav), Bedir savaşında esir düşen müşriklere koştuğu şartlardan biri de; Okuma – yazması olanlar on Medineli çocuğa okuma yazma öğrettiklerinde özgürlüklerini kazanacaklarıdır.
Peygamber terbiyesi ile yetişen Medineli çocuklar İslam dininin yeryüzüne yayılmalarına büyük hizmetler yapacaklardır.

Medine devletinde yardımlaşma ve Allah için harcama had safhadadır. Peygamberimiz bir gün evinden çıkar, amacı Hz. Ali’nin evine gidip kızı Fatıma’yı ziyaret etmektir. Yol üstünde ki Hz. Ömer’in evinin önüne gelince (Bugün o evin yerinde Ramada Oteli yapılmıştır.) Hz. Ömer’in kapıda iki büklüm oturduğunu görür. Ona seslenerek neden öyle oturduğunu sorar. Hz. Ömer kalkıp peygamberimizin yanına gelir ve kaç gündür yemek yemediğini, bu yüzden açlıktan karnına sancı girdiğini söyler. Hz. Ömer’in kolunu tutup Hz. Ebubekir’in evinin önüne gelince (Hz. Ebubekir ve Hz. Ali Medine’de komşudurlar.) onun da aynı şekilde iki büklüm oturduğunu görür. Ona da aynı soruyu soran Peygamber efendimiz aynı cevabı alır. İkisinin kolundan tutarak geldiği yolu geri dönerek “Gelin karnınızı doyurayım” der. Birlikte yürüyerek Hz. Eyüp El Ensarî’nin evine gelirler. (Hz. Eyüp El Ensarî’nin evi de Peygamber efendimizin evinin hemen yanındadır.) evin kapısına gelir ve “Selamün aleyküm. Evde kimse yok mu?” diye seslenir. Ses gelmez ve kapı açılmaz. İkinci kere bir daha çalar aynı selam ve soruyu tekrar sorar yine tepki gelmez. (Peygamberimizin adetidir. Üç kere çaldığı kapıdan ses gelmezse çeker giderdi.) Üçüncü defa kapıyı çalıp selam verince kapı içerden açılır ve bir kadın belirir. Peygamber efendimiz merak edip sorar. “İlk iki kapı çalmamı duymadın mı?” kadın “Duydum Ya Resulallah!” der. “Peki neden kapıyı açmadın?” diye sorar. Kadın manidar cevap verir.

“Allah’ın Peygamberi kapımızdan içeriye üç kere selam versin diye” der. Onları içeri alır. Peygamberimiz kocasını sorar. Kadın kocasının hurma bahçesinde olduğunu söyler. Peygamberimizin gelişini haber alan Hz. Eyüp el Ensari elinde bir hurma dalıyla evine koşar. Sevinçle: “Bu ne şereftir! Bu ne mutluluktur! Allah’ın Peygamberi ve arkadaşları Ebubekir ve Ömer evime misafir olmuşlar.” diyerek onlara hurmaları ikram eder. Hemen yemek hazırlığına girişir. Bir etlik hayvan kesmeye niyetlendiğini gören Peygamber efendimiz uyarır. “Sakın süt veren veya gebe olan hayvanlarından kesme!” der. Eyüp-el Ensari bir kısır koyun keser ve güzel bir ziyafet sunar onlara. Peygamber efendimiz sofraya oturmaz ve ev sahibine “Keşke Fatıma’ya da gönderseydin…” der. Hz. Eyüp-el Ensari “Annem babam sana feda olsun Ya Resulullah. Size sofrayı getirmeden bir tepsi pilav üstüne et koyup bizzat Fatıma’ya ulaştırdım.” deyince Peygamber efendimiz hoşnut bir şekilde sofraya oturur.

Medine-i münevvere, Mescid-i Nebevi’nin duvarına sırtımı vermiş akşam-yatsı arası bekliyorum. Yan tarafıma oturan bir grup insanla baş işaretiyle selamlaşıyoruz. Medine’nin o can alıcı ezanı ile kalkıp kıyama ve ardından Yaradan’ın huzurunda secdeye niyetleniyoruz.

Saat yirmi

HZ. FATIMA VE  HZ. ALİ’NİN EVLENMELERİ

Hz. Ebubekir’in evinde toplanan sahabeler kendi aralarında konuşuyorlar. Bunlar Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali (r.a)’dir. Konu Peygamberimizin kızı Fatıma’nın artık büyüdüğü ve Peygamberimizin onu yabancı birine vermeden kendilerinden birinin gidip talip olmalarıdır. İttifakken Hz. Ebubekir(r.a)’ın buna layık olduğudur. Çünkü Hz. Ebubekir’in kızı Aişe annemiz peygamber efendimizin sevgili eşidir aynı zamanda. Hz. Ebubekir (r.a) kalkıp mescide gelir. Peygamber efendimize durumu açıklar ve kızı Fatıma’ya talip olur. Peygamberimiz Hz. Ebubekir’e bakar ve gülümser. Başka bir şey demeden bekler. Cevabını alan Hz. Ebubekir cemaatine geri döner. Durumu soranlara olumsuz olduğunu belirtir. Bu kez Hz. Ömer’in gitmesi önerilir. Hz. Ömer (r.a) kalkıp gider, o da durumu açıklar ve aynı karşılığı bulur. O da cemaate geri gönder. Hz. Osman’ın zaten peygamber damadı olduğunu, sıranın Hz. Ali’ye geldiğini söyler. Hz. Ali (r.a) kalkıp gider, Peygamberimize selam verir. Konuşmasına fırsat vermeden Peygamber efendimiz: “Ya Ali, kızım Fatıma’yı sana eş olarak verdim, kabul eder misin?” diye sorar. Hz. Ali (RA) şaşkınlıkla ve sevinçle “Kabul ettim.” der. Efendimiz: “O halde git dört yüz dirhem getir. Benim kızıma çeyiz dizmem lazım.” Diye buyurur. Hz. Ali (r.a) “Tamam” der ve kalkar. Ancak o kadar parası yoktur. Eve gidip annesi Hz. Fatıma’ya (Fatıma Binti Esed… Hz. Peygamber, dedesi öldükten sonra amcası Ebu Talibe teslim edilince Peygamberimize annelik yapan kadın. Vefatında Peygamberimiz onu Cennet-ül Bakiye defneder. Mezarı, Cennet-ül Baki’nin Ravza tarafındaki girişinde sol yönde hemen dördüncü pencerenin karşısında korunan sayılı mezarlardandır.) durumu açıklar. Savaşlarda kullandığı zırhı alıp Medine pazarına gider. İlk müşterisi Hz. Osman olur. Zırhın fiyatını sorar. “Dört yüz dirhem.” der. Hz. Osman zırhı satın alır. Hz. Ali parayı alıp peygamber efendimize gider. Parayı verip evine dönünce zırhını evde bulur ve şaşırır. Annesine durumu sorar. Annesi: “Osman getirdi.” der. “Bu zırh savaş meydanında onun hakkını verenindir. Bana yakışmaz!” diyerek bırakıp gitti, der. Hz. Osman (r.a) bacanağının başlık parasını böylelikle karşılamış oluyor. Allah, bu candan dostluklarından dolayı onlardan razı olsun.

Böylece, Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlenirler. Hasan, Hüseyin, Muhsin ve Zeynep adında dört çocukları olur. Muhsin küçük yaşta ölürken diğer çocukları yaşayıp İslâm tarihine kara bir leke bırakan, siyasi entrikanlar içindeki bir çağda elim olaylara duçar kalırlar.

ĞEMAME (BULUTLAR) CAMİSİ

Otelimiz ile Mescidi Nebevi arası adi adımlarla iki yüz adım. Yaklaşık yetmiş beş metre. Otelimizin hemen önünde Hz. EbuBekir(r.a)’in evinin yerine kapısı hiç açılmayan Hz. Ebubekir camisi vardı. sol öne tarafında Hz. Ali’nin evinin yerinde de büyükçe bir cami yapılmış. Hz. Ali Camisi. Sağ ön tarafında da Osmanlı yapımı bir cami vardı. Siyah taştan (gayet güzel kesilmiş) yapılan bir binaydı. Cami yatsı namazından sonra bir müddet sünnet kılmak için açılıyor. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali mescitlerini hiç açık görmedim.
Medine iç ziyaretleri esnasında rehberimiz cami önünde bize şu malumatı veriyor. “Medine’de bir yıl aşırı kuraklık yaşanıyordu. Peygamberimiz Medinelileri toplar tam bu mevkide “Yağmur duası” yapılır. Daha dua bitmeden yoğun bir bulut gelir, Peygamberin ve çevresindekilerin üstüne toplanır ve yağmur yağmaya başlar. Daha sonraları Peygamber efendimiz bu bölgeye gelir Cuma namazları kılardı. Peygamberin bu namaz zamanlarında o bölge hemen bulutlanır ve yağmaya başlardı. Bu nedenle bu mevkiye ‘Bulutlar’ anlamına gelen ‘Gemmame!’ denmiş. Bunun hatırası olarak da Osmanlı buraya bu camiyi inşa etmiştir. Allah o peygamberin izinden giden Osmanlıyı da yeryüzüne hakim kılmıştır. Allah bizi de iman yoluna gidenlerden eylesin!”

YA HACİ SABIR!

Suudi hizmet mekanizması ast-üst silsilesi içinde çalıştığından en ufak bir meseleyi bile üstlerine sormadan yapamadıklarından hizmetler çok ağır yürüyor. Acele yaşayan ve acele iş yapmayı seven bir ülkenin insanı olarak, hizmetlerin hızlanması konusunda üstelenen olduğunda karşılaştığımız cevap: “Ya hacı sabır!”

Sabretmek güzel. Zira Mevla’mız da sabredenlerin kurtuluşa erdiğini belirtiyor. Asr suresinde. Lakin sabır edilmesi gereken sınıra aşılması durumunda ne yapılacağını da iyi biliyoruz: Sabretmek…

Cidde havaalanından uçuş için bizi dokuz buçuk saat önceden getirmişler. Ta Medine’den yapılan bir yorucu yolculuk sonucu gelen dokuz buçuk saat bu. nihayet beklemelere yeni bir halka eklemek üzere bizi dışarıdaki beklemelerden bagajımızı alarak iç bekleme salonuna geçirmek üzere sıraya koyuyorlar. Her şey çok ağır ve gayri ciddi bir şekilde çalışıyor. Devlet mekanizmalarına yakışmayacak bir ciddiyetle ağır ve aksak çalışılıyor. Siz pasaport kontrol noktasında beklerken onlar gayri ciddi bir şekilde sohbetler ediyor, siz üsteleyince “Sabır, ya haci sabır!” diyorlar. Evet, biz de ‘sabır’ diyoruz ya görevli! Lakin bizde derler ki: “Sabrın da bir sınırı var, aaaa!”

Salona geçiyoruz nihayet. Son bir makineden geçerek son salona geçiyoruz. Bekliyoruz. Sabır ya haci!

Uçak şirketimizden bir şirket görevlisi geliyor: “Bir saattir makine arızalı diyor. Ne!..”
Evet, makine arızalı ve bantta bir sürü bekleyen de var. Uçakta gecikme söz konusu. Kalkıp makine ile güvenlik kontrol noktasına doğru gidiyorum. Manzara tek kelime ile rezalet… Altı B bant’ının arkasında bekleyen yüz kişiye yakın insan var. İnsanların bakışlarından bir bitkinlik çok rahat hissediliyor. Arap görevliler de umursamaz bir tavır kendini belli etse de yapay bir telaş var sanki. Telefonlar çalışıyor… Davet edilen teknik elemanlar bilgisayarlar başında beklemedeler… Uçak şirketimizin yer hizmetlerini yürüten Özcan Bey çaresizce sağa sola koşturuyor. Özcan Bey Arabistanlı zevata laf geçiremiyor. Onlar yetkisizliklerini belli etmeden “Olmaz”ları oynarken, biz, bir gözümüz saatte bir gözümüz teknik elemanların çalışmalarında. Çalışmaların sakat gittiği ve bizim rötarlı gideceğimiz kesin.

Öyle de oluyor. Biri, birilerini arıyor. Öbürü de, diğerlerini… Yedi- sekiz telefondan sonra, yetkili(!) bir yetkili “Tamam yan taraftaki raya geçebilirsiniz.” iznini veriyor ve bir saate yakın keyfi gecikmeden sonra uçağı kaldırabiliyor pilotumuz. Türkiye’ye sabrın ne demek olduğunu öğrenerek geliyoruz.


Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Günlük, Yazılarım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Hicaz Notları

  1. Azad dedi ki:

    Allah kabul etsin

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s