İffet

 Beşiktaş sahillerinde gezdikten sonra sahilde bulunan bir özel üniversitenin İBB ile birlikte yaptıkları Sahil Cafe’ye oturdu. Biraz da dinlenmeliydi. Kolundaki çantadan çıkardığı küçük bir bilgisayara bir küçük modem aparatını takıp internete bağlandı. Yöneticisi olduğu paylaşım grubuyla ilgili biraz düzenleme yapması gerekiyordu. Yaptı. Bir ilan koydu. Bir de etkinlik haberini paylaştı. Ama bu etkinliğe mutlaka katılmalıydı. Kafasında katılmak isteğini onayladı. Başında dikilen garsona bir tost bir de sade bir kahve siparişi verdi. Tepesindeki güneşlikte ilk yaz ışıkları sızıyor ve oturduğu masayı yavaş yavaş kızgın bir tepsiye çeviriyordu. Gözleri ile çevreyi tarayınca arka tarafta uzak bir noktada gözüne ilişen gölgeli boş bir masaya taşındı. O esnada beklediği telefon geldi. “Kekém merhaba..” diye başladı karşıdaki Mahmut’un sesi. Kısaca işlerinin çabuk bittiğini bu yakaya erken geldiğini iletti o da. Bulunduğu yeri söyledi. Mahmut, “Bu iyi. Ben de onbeş dakikaya kadar orada olurum.” dedi. İnternet aktif iken beklemek daha hızlı olurdu. Bir şeyle uğraşmak güzeldir her zaman. Bir uğraş olmadan sadece beklemek.. Beklemek… Beklemek… Beklerken saniyeler saat olur, anlar çağ olur da geçmez bir türlü zaman. Beklerken dünya duruyor mu yoksa? Daha önce bir çok tecrübesi olduğundan artık birini beklerken kendine iyi bir arkadaş bulmuş ve internete bağlanmak için bir modem ve küçük bir bilgisayar almıştı. İyi ki de almıştı. Mahmut’la fazla zaman geçirmeyecekti. Onun işleri sürekli ve yoğun olduğundan kendisine birkaç saat ayırabileceğini biliyordu. Olsun, bu kadarına da şükür.. Ama ondan sonra nereye gideceğine henüz karar vermemişti. Burası İstanbul’du. Gidip birine misafir olmak, onların daracık evlerinde başlarına çöreklenmek pek hoş bir olay değildi. Gerçi birinci derecede akrabaları dahil kendisini kabul edebilecek düzineyi geçkin evi vardı. Ama o kimseye yük olmak istemiyordu. İçindeki sıkıntılarla eve dönmek daha da beter olmasına neden olurdu. Gidip bir otelde mi kalsaydı acaba? Ama otellerde kalmak da tek başına çok sıkıcı olurdu. Son zamanlarda yaşadıklarından sonra yalnız kalmak onu korkutuyordu. Birden aklına Avcılar sahilinde gecelerin ne kadar renkli olacağını düşündü. Her zaman onu oralara götüren arkadaşını aradı. İstanbul’da olduğunun canının sıkıldığını, kendisine katılmak istediğini belirtti. Diğeri memnuniyetle “Buyurun..” demişti. Şu an bulunduğu yerin Oto Center olduğunu ilave etti. Bağcılardaki o yere gitmek için nereden gidileceğine dair bir fikri yoktu.

“Sonra gidince düşünürüm” düşüncesi ile Bunu bir sorun yapmadı kendisine.

Mahmut verdiği sürenin iki katı kadar bekletti. Olsun, İstanbul burası.. Trafik çilesi bitmezdi buranın. Belirlenen yere saatlerce önce çıkman gerekirdi zamanında ulaşman için. Mahmut da bu süreyi hesaplamamış olmalıydı. Çaylar söylendi. Birlikte çay içtiler. Sohbet ettiler. Önümüzdeki ilkyaz ayında birlikte yöneticisi oldukları grupla ilgili bir etkinlik düzenlemek için karara vardılar. Durumu telefonla grup kurucusu İlhan ile paylaştıktan sonra mekân için birkaç yere telefonlar açtılar. Telefonların tatil gününden sonra sürdürülmesi konusunda anlaşıp kalktılar. Birlikte yemek yemek için caddeye yakın bir kebap pişiren lokantaya girdiler. Burası kebapları ile meşhurmuş. Orada oturdukları yarım saatten fazla zamanda gelen gidenlerin sayısının bir hayli olmasından dolayı burasının gerçekten çok popüler bir mekân olduğunu anladı. Yemekten sonra dışarı çıkıp vedalaştılar. Babasının hoca arkadaşının “Karnı doyan Kürdün gözü eşikte olur.” sözü geldi aklına. Mahmut’a bunu demedi. Gideceği yeri ona da söyledi. Mahmut: “Bak Kekém, burada otobüslere bin. Mecidiyeköy’e git. Orada her yere araba bulursun.” dedi. Birlikte otobüs duraklarına kadar gidip hareket etmek üzere olan bir otobüsün yanında tekrar vedalaştılar Mahmut’la. Otobüs sallanarak hareket etti. Yaklaşık onbeş dakikalık bir yolculuktan sonra Mecidiyeköy’e varmışlardı. Şoföre Oto Center’e nasıl gideceğini sordu. Şoför ona bir yön gösterip oradaki otobüslerden birine binerek gitmesini önerdi. Teşekkür edip oradan ayrılınca şoförle konuşmasını duyan biri ona eşlik edip yol gösterdi. Metrobus duraklarının ilerisinde bir meydanda park eden halk ve belediye arabalarının arasına girdi.. Hareket memurluğu boştu. Hareket etmek üzere olan bir otobüs şoför ve muavinine sordu. Muavin: “İlerde Tekstilkent’e giden arabalar var, onlar Otocenter’in yakınından geçer.” dedi. O yöne giderken bir yolcudan da sordu, yolcu; “Bu arabalar biraz uzak kalır. Hem çok dolanırlar giderken. En iyisi şu şuradaki… nolu arabalara bin.” dedi. Dönüp oraya doğru gitti. Hareket etmek üzere olan arabaya bindi. Şoföre gideceği yerle ilgili bilgi verdi. Kendisine hatırlatmasını istedi. O esnada içeri giren bir bayan kapının önündeki ilk koltuğa oturdu. O aslında bu koltuğa oturup yola şoförün talimatını almak istemişti. Neyse ki bayan cam kenarındaki koltuğa oturunca koridor tarafındaki boş kalan koltuğa oturdu. Araba çalışır vaziyette hareket saatini beklerken kol çantasından bir roman çıkarıp okumaya başladı. Kitabı evire çevire okuyordu. Araba hareket edince çevresini izlemek üzere kitabını ayıracını koyup kapattı. Çantasına koyarken yanındaki bayan; “Kitabınıza bakabilir miyim?” diye sordu. O ana kadar ilgisiz durduğu bayana doğru hafif dönüp baktı. Binerken dikkat etmemişti, gözlüğü var mıydı acaba? Ama şimdi koyu bir güneş gözlüğü altında yüzü burnu ve ağzı çok hoş görülen başörtülü bayana doğru kitabı uzattı. Kitabı elinde evirip çeviren bayana dikkatlice baktı. Gözlerini göremediği biri hakkında pek yorum yapamazdı. Gözlerini saklayan güneş gözlüklerinin ucunda biçimli güzel bir burnu ve bir kadın için tatlı sayılacak bir ağız görünüşü vardı. Sade ve makyajsızdı. Elinde tuttuğu kitabın arka kapağında yazılı notu okuyordu. Kitapla ilgili biri olduğunu ima eden tavırlarla;

-Bu yazarı daha önce duymuştum sanki dedi.

-Semerkant, Doğunun Limanları… dedi. Kadın bu isimleri duymuş gibi bir eda takındı. Semerkant Ömer Hayyam’ın hayatını anlatıyor. İki kere okudum. Nefis bir kitap, dedi.

-Bu yazarı duymuş gibiyim.

-Amil Maruf. Aslen Lübnanlı. Şimdi İngiltere’de yaşıyor. Doğu kültürü ve tarihi ile ilgili güzel eserler veriyor.

Bayan kitabın içini karıştırırken o da kendi içine dalmıştı. Aslında bugün Kadıköy’de işleri olacaktı. Kadıköy’de en az öğleye kadar kalacağını sanıyordu. Öğleden sonra da çıkıp Beşiktaş’a gelecek ve saat 16:00 sularında da Mahmut ile görüşeceklerdi. Ama işleri ve planları tutmamıştı. Kadıköy’de gideceği yer kapalıydı. Ancak öğleden sonra açılabilirlermiş. Bu ihtimal hesapta yokken, bu durumda karşıya erken geçip belki de Mahmut’la daha erken saatte görüşebileceği anlamına geliyordu. Eee… Ondan sonra ne yapacaktı.. Hele bir dur buna daha zaman erkendi. Belki de evet evet belki de geceyi İstanbul’da geçirirdi. Son günlerde yaşadığı olayların şokunu üstünden atmanın yollarına bakmalıydı artık. Yeni bir hayata başlamalıydı. Ama nasıl olacaktı bu o da bunu bilmiyordu. Yeni bir hayat için yeni insanlar tanımalı veya değişik mekânlara girmeliydi. Zamanını başka yerlerde geçirip, bulunduğu günlük ortamlarından kaçınmalıydı. Yoksa hep O’nu düşünecek ve kendini kurtaramayacaktı kara kara kapkara düşüncelerden. Bir iki kere kendisini intiharın eşiğine kadar götüren gerçeklerinden uzak kalmanın yolu kafayı alıp bir yerlere kaçmaktı. Değişik işler ve uğraşlar bulmalıydı kendine… Kadıköy sahiline inerek uzun yıllar önce yaşadığı anılarını gözünde canlandırmaya başlamıştı. İlkin Çeto ile geçtiği sokağa girmiş, yağmurlu bir havada sığındıkları cami avlusunda yaşadığı anları ve öykü yaptığı bir anısını hatırladı. Sonra Kadıköy sokaklarında depremden önce içinde depremler oluşturan bir arkadaşıyla geçirdiği bir günü hatırlamıştı. Neler yaşamışlardı o gün!.. O günü ve o günden sonra gelen günleri hatırladıkça yeniden yaşar gibi olmuştu o anlarını. Deprem gibi sarsıntılar geçirmişti içinden. İçindeki uyuyan çocuk birden bire uyanmış bir elma şekeri uğruna ağlayan bir çocuk gibi olmuştu. Sanki on küsür sene önceki o olaydan daha mı iyiydi şimdi ki hali… İçindeki uyuyan çocuk birden bire uyanmış bir elma şekeri uğruna zarı zarı ağlamaya başlamıştı. Şu şiirini o zaman yazdığını daha dün gibi hatırlıyordu.

“GECE VE ŞİİR

Elma şekeri elinden alınmış çocuk gibiyim
Rıhtımdan uzaklaşan gemilerin ardından ağlıyorum
Günüme saklıyorum katran karası öfkemi
Bir poyraza karşı isyan şarkılarını çığırıyorum

İnzivam kalmadı güneş doğdu her şey aşikâr
Lakin üç kuruşluk dünyada yüz çevirdi herkes
Ben mi korkuncum yoksa insanlar mı muamma
Düşüncelerimi tarayan şuleler bilir tarumar

Bulutları yırtan ay ölgündür yüreğim mahzun
Volkan gibi patladı beynimde yılların matemi
Dallar kavruldu güller savruldu eleminden bi zarım
Yatalak bir hasta gibi düşüyorum dalgaların koynuna

Gecelerin karanlık bağrına yelken açarım usulca
Martılar geceden korkar sırlarını söylerler
Izdıraplarımızı katmer katmer boşaltıyoruz denize
Anası deniz anası ağlar acınası halimize..”

Her an kırılmaya müsait bir yürekle birine bağlanırsan başına gelebilecekleri düşündü. Kendi kendisini çok duygusal buluyordu, yaşadığı olaylarda bir numaralı sanık kendisi idi. Mesela şu an yanında oturan kitabını elinde tutan bayan bir şeyler derse, konuşurken hafif bir tebessüm etse hemen o bundan bir umud kapar, kendi kendine hayaller kurmaya kalkışırdı. Sonra hayalleri gerçekleşmeyince de o bu hayallerinin altında ezilip kalırdı. Ama artık böyle bir duruma izin vermemeliydi. Bu kadar hayalci olmamalıydı. Gerçek hayata dönmenin giriş kapısını bulmalıydı. Her yüze gülenden her merhaba diyenden bir sevgili olamayacağını, her ‘seni seviyorum’ diyenin, bunu derkenki ruh halini iyi irdelemeli ve belki de bir çıkar veya anlık ilişki gereği söylenmiş bu lafların bir değeri olmayacağını kabullenmeliydi.

Bayan kitabı kendisine uzatınca elinde tuttu bir müddet, çantasına koymadan önce. “Afrikalı Leo” konusu hakkında biraz bilgi verdi. Daha sonra yazarın diğer eserlerinden bahsetti. Semerkant’ta İranlı bir şair olan Ömer Hayyam’ın hayatının konu edindiğini anlattı. İran lafı geçince kulak kabartmıştı diğeri..

-Siz yazar mısınız? diye sordu.
-Nerden vardın bu kanıya bilmiyorum ama, eh kendimce bir şeyler yazıyorum, dedi.
-Biliyor musunuz ben Farsça biliyorum, dedi.
-Ciddi misiniz? Nerelisiniz?
-Ben Muğla Fethiyeliyim, dedi.
-Eeee, Farsça nerden geliyor?
-İran’a gittim ben, üç ay kaldım orada.

“Fethiye” lafı içindeki yanan köze bir üfürük gibi geldi. Birden bire alevlendi alevler.. Ağzından ve gözlerinden ateşler fışkırdı adeta. Kalın güneş gözlükleri olmasaydı bayanın bunu fark etmesi ve belki de tırsması kesinlikle mümkün olurdu. O ana kadar kafasında çarpışan tüm direnmeler birden bire yerle bir olmuş ve bunun bir ihtimal ve rastlantı olma olasılığının milyonda, hatta milyarda bir olmasına karar vermişti ki buna da asla rastlantı denemezdi. Bu kadın olsa olsa kendi karşısına çıkarılmış bir İlâhi kurtarıcı olmalıydı. Kadıköy’den başlayarak işleyen süreçte, otobüs duraklarında bineceği başka bir arabadan buraya döndürülmesi demek sırf bu bayanla karşılaşmasını sağlıyormuş.. Buna kesin gözüyle bakıyorken bundan sonra yapacağı bir hareket veya söyleyeceği bir lafla kadını ürkütmemeye dikkat etmeliydi.
Fethiye aşığı biri olduğundan bahsederek girdi konuya. Geçen ay orada olduğunu ve yaşadıklarını, Fethiye hakkındaki izlenimlerini sitesinde yazdığından bahsetti. Kendi yıkıntılarına sebep olan kadından ve yaşadığı duygusal yıkıntıdan bahsetmedi. Sadece orada geçen olaylardan bir roman yazmaya başladığından bahsetti. Ama bitiremediğini de ekledi. Kadının memleketi ile ilgili bir konuya ilgisini duyunca ona yazın oraya tekrar gideceğinden gerekirse birlikte gidebileceklerini belirtti. Olaylar o kadar hızlı yaşanıyordu ki, bir kitaptan yola çıkıp kadınla bir iki hafta Fethiye’ye birlikte gidebileceklerine bile gelmişlerdi. Buna inanamıyordu. Ya bu kadar tesadüf olamazdı. Bu olayın ihtimallerde olası oranı daha da yükseliyordu. Ya kendisi bazı şeylerde çok hızlı davranıyordu ya da olaylar bu şekilde kurgulanmıştı önceden. Yoksa bunun tamamen tesadüfe bağlanması imkânsızdı. Biraz kendine biraz da önceden kendi dışında yazılan ve müdahale imkânı olmayan bir yazgıya bağladı.

-Ben tek tük farsça kelimeler biliyorum. Aslında Kürtçeye çok yakın bir dil o yüzden yabancısı da değilim dilin. Bir zamanlar İran Radyosundan marşlar dinlerdim. Arkadaşlarımın bir çoğu Farsça biliyor aslında ben de öğrenmek isterim bu dili.. Bana ders verir misiniz?
-Tabii memnuniyetle, neden olmasın..
-Bir de sizinle bir iş yapalım. Ben bugün bu iş için gelmiştim buraya. Bir sektörel dergi düşünüyoruz. Bize editör lazım. Acemi de olsan bizimle çalışır mısınız? Önce deneme amaçlı bir sayı çıkaracağız. Daha sonra bunu hızlandırınca size aylık maaş ve sigorta yaparız.

Kadın kendisine önerilen bu teklifi “Yapabilir miyim?” şeklinde şüpheyle karşıladı. Ona O’nun yabancı dil bilgisi ile birlikte kültürel yapısının bu dergiyi hazırlamaya uygun olacağını, ilk zamanlarda biraz zorluk çekse de daha sonra bunu başaracağını belirtti. Hatta gerekirse evinde araştıma yapması için ona bir dizüstü bilgisayar ve seyyar bir modem alabileceğini de belirtti. Bu kadar hızla gelişen olaylara kendisi de inanamıyordu. Daha onbeş dakika önce gördüğü ve dur hele daha adını bilmediği birine neler diyordu böyle!.. Bunu düşünürken elinde tuttuğu kitabın kapağını kaldırıp:

-İsminizi lütfeder misiniz? diye sordu.
-İffet, dedi. Kitaba “İffet Hanıma tanışma şerefine saygılarımla…” deyip imzaladığını görünce; Çok teşekkür ederim. Bu benim için çok değerli bir hediye oldu dedi ve kitabı alıp ellerinde tuttu.
-Sizinle nasip olursa bir daha görüşürsek kendi kitaplarımdan da getiririm dedi.
-İnşallah, dedi İffet de.

Kitaptan yola çıkarak başlayan olağanüstü bir şeyler oluyordu. Adına ne denir bilmiyordu bunun. Aslında yıldırım aşkı denen olağanüstü bir şeye inanıyordu ama kalbinde o kadar taze bir yara vardı ki ona yeni yaralar eklemek için henüz erkendi. Yeni şoklar kalbine çok ağır gelebilirdi. Buna hazırlıklı değildi de. Ama inkâr edilmesi güç bir şeyler yaşadığının farkındaydı. Hem de kendi dünyasına yakın bir insandı bu. Bir zamanlar, gençlik yıllarında hayallerinde yaşattığı İran’a gidip orada yaşamış, oranın dilini öğrenmiş bir kadın vardı karşısında. Çocukluk yıllarında gördüğü bir rüya canlandı hayalinde. Bir cephedeydi. Afganistan gibi bir yerdi. Karşısındaki düşmanlar kendine ateş ediyorlardı. Göğsüne bir kurşun değiyor ve beyaz bir güvercin, göğsündeki yarasından uçup gidiyordu. Bu manzarayı yıllar olmuştu düşünmeyeli. Hiç ilgisi yokken bunu neden düşünmüştü bilemedi. Kadının İran’da yaşadığını söylemesiyle yıllar önce İran’daki devrim ile başlayan bir sempati ve ardından Afgan savaşında kalben mücahitlerin saflarında yer alması ve şimdi de o iklimlere alıp götüren bu kadın…

İffet kitaptan başını kaldırıp ona bakmıştı. “İneceğiz yere yaklaşıyoruz, kaçırmayın.” dedi. Uyarısına teşekkür ederek şoföre “Kaptan Oto Center’i geçmedik değil mi?” diye sordu. “Hayır” anlamında kafasını salladı o da. “Az kaldı ama..”dedi ardından. İffet’e doğru dönüp ona birkaç kelime daha edip aramasını istedi. Kitabın içine elektronik posta adresini yazdı. Bu adresini kendi hesabına eklemesini istedi. Mutlaka görüşmeleri gerektiğini belirtti. Kız da “Olur” anlamında bir şeyler söyledi. Şoförün uyarısıyla yerinde doğrulurken elini kadına uzattı. Kadın parmak uçlarıyla ellerini tuttu. Arabadan inerken arkasına dönüp baktı. Kadın gözlüklerini çıkarıp ona camdan bakıyordu. Bir kadını en çok gözlerinden yakalayacağını biliyordu. Kadının gözlerinden içeri girmek için pür dikkat kesildi, ancak arabadan bir tek kendisi indiği için araba hızla uzaklaşmaya başladı. Her şey o kadar ani olmuştu ki, gözlerini yakalayamadığı kadını düşünerek ilk kez geldiği bir semtin bilmediği bir yolunda ilerlerken zamanın kendisini hangi deryalara atacağını bilememenin düğümü içinde yeni ilmekler atıyordu.

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Öykülerim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s