Fethiye’de Zamana Atılan Çentik

Zamanın hızla dönüp duran çarklarında muhkem dişlilere denk gelip çiğnenmek üzereyim. Kendi kendimi kollamak gerektiğinden boynumu ve bedenimi de kaptırmamak için direniyor ve o dişlilerden korunmanın yolu olarak sevgi ve aşk faktörünü görüyorum.

İlla ki sevgi diyorum. Dünyanın temel maddesi.. Savaşların ve dökülen masum kanların sonunu getirecek olan güç. Bu gücü kaybeden insanlar birbirlerini boğmakla meşgul olması sevgiyi tekrar ve yeniden daha ciddi bir şekilde düşünmek ve hayata tatbik etmek gerekir.

Herşeyin başı sevgi. İnsan sevgisi, doğa sevgisi, yaşama sevgisi, anne-baba, evlat, eş, iş ve bu şekilde akıp giden bir sevgi yumağıyla yaşam şekillenir ve anlam kazanır..

Hayatın sevgi faktörünü kaldırırsanız yaşamanın bir anlamının kalmadığını göreceksiniz.

Bu dünyadan sevgi faktörünü kaldırırsanız geriye işkence dolu bir zaman süreci kalır.


Kim Katlanabilir ki; İşkencevari bir yaşamanın acılarına… Kim tahammül edebilir ki insanların acımasızlıklarına, aldatılmalara, vefasızlıklara, hilelere, yalanlara ve dolanlara…

Sevgisi olmasa yaşamanın, yarınlara umud ile bakmanın verdiği bir kuveti bulmasanız yüreğinizde, dizleriniz sizi geleceğe taşıyamaz. Yığılır kalırsınız bir köşe başında veya bir bulvardan karşıdan karşıya geçemeye çalışırken yolun ortasında.. Elinizden tutup kaldıran da olmaz.

Hadi sevgi faktorünü tekrar düşünelim olmaz mı?

Bir sevdayla yollara düşünce soluğu Fethiye’de alıyorum.

Nedenler ve bahaneler şahane, yeter ki sevgi olsun..>>>
Daha önce bir kaç kez ticari anlamda ziyaret ettiğim bu yerlere bu kez böyle misafir olarak gelmek apayrı bir duygu. Hoş bir karşılanış ve güzel bir mekanda çok büyük bir sıcaklık zamanın ötesinde bir yolculuğun başlangıcı sanki.. Zamanların başlamasından önce varolan bir tanışmanın yeryüzündeki karşılaşması gibi geliyor bana bu. Ancak bu kelimelerle bunu açıklayabilirim. Dünya gözü ile fazla aşinalığımız olmayan birinin böyle sıcak kanlı davranıp ağırlamasına başka nasıl izah getirebilir ki.. Bende de anlaşılmaz bir akıntının verdiği güç var. Kendimi bilinmez bir akıntıya veriyor ve kaptırıyorum.

Antik çağlardaki adı Telmessos olan Fethiye, Anadolu uygarlıklarının en eskilerinden biri olan Likya Devletinin batıda Karya sınırındaki en önemli kentidir.kuruluşuna ilişkin kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen elde edilen yazılı belgelerde kentin geçmişinin M.Ö 5.YY a kadar uzandığı belirtilmektedir.Bir Likya efsanesine göre Finike Kralı Agenor’un kızına sevdalanan Tanrı Apollon küçük bir köpek kılığına girerek kral kızının gönlünü çalar ve bu evlilikten doğan çocuklarının ismini de Telmessos koyarlar. Apollon’un kurduğu kente de oğluna ithafen Telmessos adı verilir.Adını Tanrı Apollon’un oğlundan aldığı söylenen kent MÖ 547 yılında Pers Kralı Harpagos’un tüm Likya ve Karya kentleri ile birlikte Telmessos’u da ele geçirmesiyle Perslerin 1. Satraplığını oluşturur.MÖ 5. YY ortalarında kurulan Antik-Delos Birliğine katılan Telmessos bir müddet sonra bağımsız bir kent olarak birlikten ayrılmasına rağmen MÖ 4.YY a kadar birlikle ilişkisini sürdürmeye devam eder.

MÖ 344-343 kışında Asya seferine çıkan Büyük İskender tarafından ele geçirilen kent,bir rivayete göre kendi isteği ile Büyük İskender’e teslim olmuş,bir başka efsanede ise “Anadolu’yu fethe çıkan Büyük İskender donanması ile Telmessos Limanına girer.Kumandanları Nearkos o dönemin kent yöneticisi Antipatrides’ten müzisyen ve esirlerin kente girmeleri için izin ister.İsteği kabul edilince flüt kutularının içine gizledikleri silahlarıyla kente giren savaşçılar gece düzenlenen şölenler sırasında Akropol’u ele geçirirler” diye anlatılmaktadır.

MÖ 240 yılında 3.Ptolomy tarafından Lysimachos’un oğluna verilen kent MÖ 189 yılında Magnasia savaşından sonraki antlaşmada Romalılar tarafından Bergama Kralı Eumenes’e verilmiştir.Bergama Krallığının çöküşünden sonra MÖ 133 yılında Likya Federasyonuna bağlanan Telmessos, federasyonun en önemli 6 kentinden biri durumundaydı. 8.YY da kentin adı Bizans İmparatoru II.Anastasios’un onuruna Anastasiopolis olarak değiştirildi.1284 yılında Menteşeoğullarının eline geçen kent,1424 yılında Osmanlı topraklarına katılmasıyla uzak şehir anlamında Meğri adını aldı.1934 yılında Şehit Pilot Fethi Beyin anısına şehre “Fethiye” adı verilmiştir.

Likya Uygarlığının en görkemli örneklerinden biri olan Amintas Kral Mezarı yamacına oyulduğu dağın heybeti ile bütünleşen yüzyılların verdiği soylulukla tarih içinde yapılacak yolculukta gönüllü rehberlik yapmak ister gibidir.İyon stilinde ve tapınak tipindeki bu mezarın önündeki iki yanı bitişik sütunlu sahanlığa 4 basamakla çıkılır.

Soldaki sütunun orta kısmında MÖ 4.YY alfabesi ile “Hermepias oğlu Amintas” yazılıdır.Yukarısında biri yıkık üç aktoterli alınlık, aşağısında ise bir dentil fresk bulunmaktadır.4 köşesinde taştan oyulmuş demir çivileri andıran eklemlerin bulunduğu bir kapıdan girilen düz tavanlı mezar odasının üç duvarı boyunca uzanan üç ayrı taş peyke vardır.yamacın solunda görülen çok sayıda mezarlardan ikisi, Amintas mezarını andırıyorlarsa da ondan daha küçüktürler.Kentin içinde ve çevresinde ,kimi kesme kaya kimi lahit tipi daha birçok mezara rastlamak mümkündür.lahit tipi mezarların en güzel örneklerinden biri Belediye binasının doğusunda yer almaktadır.Ön yüzünde dörtgen ahşap kirişleri andıran oymaları gotik stilin kemerli bir kapağı bulunan bu iki katlı lahit mezarın kapağının her iki yanı savaş freskleri ile bezenmiştir.Kentin gerisinde yükselen Akropol tepesinde ,Aziz john şövalyelerine ait olduğu sanılan bir ortaçağ kalesi göze çarpar.Duvarlara oyulmuş birkaç yazı ve tarihi belirsiz bir sarnıç dışında kalenin içinde başkaca bir kalıntıya rastlanmamaktadır.

Cezayirli Hasan Paşa tarafından 1791 ylında yaptırılan Eski Camii ,bugünkü Fethiye’de ayakta kalabilen en eski yapılardan bir diğeridir.Kentin antik çağlardan beri süregelen bir başka özelliği de kahinleri ile ünlü oluşudur.Mitolojide Tanrı Apollon’a adanan bu bilicilik merkezinde yaşamış kahinlerin tarihin akışında büyük etkileri olduğu bilinmektedir.

Şehirdeki ev sahibem Berrin Hanım ile otogardan yola çıkarak Turizm Uygulama Okulu Oteli’ne gidiyoruz. Oradaki odama yerleşerek dışarı çıkıyoruz. Kısa bir şehir gezintisinden sonra şehri panaromik olarak gören bir tepeye çıkıyor, şehire üstten bakmanın verdiği bir haz ile önce bol bol fotoğraflar çekiyoruz. (Buradaki fotoğraflarımızı bilgisayara aktarırken bir kısmı bozuluyor) Daha sonra voleybol sahasından büyük bir alanda kurulu bulunan, taşları karışık bir şekilde duran satranç taşlarını düzeltiyor. Berrin Hanım uzun süredir satranç oynamadığını söylese de ben temkinli davranıyorum. Deplasmanda olmanın çekingenliği ile oyuna başlıyoruz ama Berrin Hanım gerçekten uzun süredir oynamadığı belli oluyor ve ben hiç acımadan (centilmenlik gereği bir oyun vermem gerekse de) iki oyun alıyorum. Çıkıp öğle yemeğine gidiyoruz. Yemekten sonra çevrede fazla gezilecek yer olmadığından şehre geri dönüyoruz. Yoğun program içerisinde yarına ve kısa bir kaç günlük plana dair konuşuyoruz.

Ertesi gün erkenden geliyor ev sahibem. Otelin restaurantında kahaltı yapıp görevli olduğu okuluna gidiyoruz. Oradan çıkıp Fethiye’nin üst tarafındaki Kaya Mezarlıklara gidiyoruz. Tamamen taştan oluşan bir dağın göbeğinde sabırla oyulmuş, oymakla da kalınmadan muhteşem bir sanatla süslenmiş kaya mezarlarını görünce insanın hayata ne denli balı olduğu ve bu dünyadaki hayattan sonraki hayata nasıl inandıklarını görmemek mümkün değil. Her santimetresinde bir aşkın ve sevginin izini görmek mümkün. Düşünüyorum da biz insanoğlu bizden öncekilerin sevgilerini anlayamıyoruz. Onların gelecekteki hayatla alakalı beklentilerine ve mezarlarına gömdükleri insanların huzurla kavuşmaları inancıyla gömdükleri o muhteşem abidevari anıt mezarlarına yaptığımız bir saygısızlık değil mi?

Mezarlarına kadar dadanmış, onların mezar çukurlarının kapaklarını kaldırmış, kemiklerini kimbilir nerelere savurmuşusuz. Bilmem birileri kalkıp bizim azizlerimiz (anne-baba, din ve devlet büyüklerimiz)in mezarlarına karşı bir saldırısını nasıl karşılarız. Bu düşünceleri ile geçmiş insanlarımızın yattıkları yerlere de böyle saygılı olmayı da sevginin bir parçası olarak görüyorum.

Mezarlara doğru tırmanıyorum. Berrin Hanm dik bir yamaca tırmanmaktan korkup gelmediğinden yalnız tırmanıyorum. O da aşağıdan elindeki makina ile beni görüntülüyor. Üstümdeki ağırlık yapan kabanı çıkarınca daha da yukarılara rahatlıkla tırmanabiliyorum. Dışardan görülen büyük kaidenin içinde küçük bir bölüm daha da görülüyor. Bu duvarın içinde oyulmuş büyük bir sandık görünümü veriyor. Muhtemelen Aziz’in bedeninin konulduğu sanduka olsa gerek. Sandukanın kapısını sürgülü bir kapak ile kapattıkları anlaşılıyor. Teknolojilerine ve kayalara nakşedilen bu desenlere ve bir eser çıkarma sabırlarına gıpta ve hayret ediyorum…

Ne yazıktır ki, bu şaheserlere karşı milletçe çok hor daranmışız. Yüzyılların verdiği yorgunluğa rağmen dimdik ayakta duran bu abideleri, zamanımızın çağdaş ve uygar (!) insanları olarak çok büyük zararlar vermişisiz. Oralara kadar gidip çivilerle sağı solu çizmiş, kimi yerde boya ile kimi yerleri kazıyarak, kimbilir elinden neler çektikleri kızların adlarını yazmışlar. Başkalarının mezar taşlarına sevgililerin adını kazırken bilinçli-bilinçsiz bir şekilde onları da bu mezarlara gömdüklerinin farkındalar mı bilmiyorum.

Mezarlar taşlarını, taş mezarlarını uzunca merdivenleri inerek caddeye iniyoruz.

Günün geri kalanını şehir ve sahil keşfi ile geçiriyoruz.

****

Üçüncü günün programında bence en önemli günüm oluyor ki bugün Milli Mücadelemizin ilk yıllarına dair derin izler taşıyan Kayaköy’e gidiyoruz.

Daha önceki günler Kaya mezarlıkları gezerken çıktığımız tepeleri aşarak dağın sık ormanlık alanına doğru kıvrıla kıvrıla uzayan yolundan ilerliyoruz. Berrin’in üsta bir sürücü olduğuna şahit oluyorum. Yaklaşık yarım saat kadar yüksek çam ağaçları arasından doruklara tımanıp gittikten sonra muhteşem bir vadinin panaromik manzarası karşısında Berrin’den sağa çekmesini ve fotoğraf molası vermesini rica ediyorum. İnip Kayaköyü yukarıdan gören büyük bir vadinin yeşil ve sulu manzarası karşısında bol bol fotoğraf çekiyoruz. Çevreden gelip geçen araçlar bize bakarken biz fotoğraf karelerinde zamanı dondurmaya devam ediyoruz.

Kayaköy’e doğru giderken Berrin’in emekli okul müdürü ve emekli eşlerinin Kayaköy girişindeki evlerine selam vermeye gidiyoruz. Büyük ve bakımlı bir bahçe içinde iki katlı taş bir bina görünüyor uzaktan. Aracımızı araç giriş kapısının dışında parkederken içerden zincirsiz bir doberman cinsi bir köpek karşılıyor bizi. Berrin’in hayvanseverliliği biraz aşırıya kaçıyor ki köpeği garaj kapısının korkuluklarından okşamaya çalışıyor. Köpek biraz erken hırlayınca Berrin’in kolunu çekiyor. Bahçivan bizi görüp köpeği çekiyor. Köpek kulubesine girerken bizim önümüze düşerek bizi evin giriş kapısına kadar götürüyor. Zili çalıp bekliyoruz. Önce orta yaşlı bir hizmetli açıyor kapıyı. Berrin arkadaşının adını verince kısa bir süre beklemeye alınıyoruz. Açık kapıdan önce 3-4 yaşlarında yakışıklı bir çocuk beliriyor. Ardından çocuğun nenesi(anneannesi olduğunu içerde öğreniyoruz) olduğu anlaşılan bir bayan çıkıp. Sevinçle Berrin ile kucaklaşıyorlar. Benle tokalaşırken kendimi tanıtıyorum. Buyurup içeri alınıyoruz. Taş bir yapının alt katındaki oturma salonu olarak kullanılan ve sol tarafında amerikan tipi mutfağı olan zevkle döşenmiş bir yere alınıyoruz. İki tekli koltukla Berrin ile yanyana oturuyoruz. Bizi karşılayan çocuğun yerlere saçılan minder ve oyuncaklarını toparlama telaşına giren Nursel Hanım’ı engelliyorum. Seecen taırlarıyla “Çocuk hali…” dercesine hafif bir mahcubiyet edasına giriyor. Çocuğun düzenini bozmasını istememize rağmen çocuk anneannesini bizden esirgeyip kıskanıyor. Anneannesini bizden uzaklaştırmak için numaralar yapıp duruyor. Yan odaya geçip bağırıyor, Nursel Hanımı ikidebir yerinden kaldırıp yan odaya götürüyor. Nursel Hanım odadan çıktığı bir anda saçları röfleli bir genç bayan içeri giriyor. Berrin ile sevinçle sarılıyorlar. Benle de tokalaşıp tanışıyoruz. İstanbul’dan gelen bir misafir olarak tanıtılırken adının Ayşe olduğunu öğrendiğim genç bayanın da İstanbul’da matematik öğretmenliği yaptığını öğreniyor ve ortak bazı şeyler hakkında sohbet ediyoruz. Hizmetli bayan kahve siparişlerimizi aldıktan sonra bize kek, simit de ikram ediyor. Ben keki, Berrin de simitin dilimli parçasını yiyor. Zevkli bir sohbetten sonra istenmeden kalkma cinsinden bir şekilde ayrılırken, Fenerbahçeliliğimizin de yıldızlarımızın barışmasına yetmediği küçük Arda’dan yüz almadan oradan ayrılıyoruz. Arda bizi evden kaçırtmakla memnun olmuş mudur bilmem ama, kapıda annesinin bize doberman köpeğinin geçenlerdeki kanlı bir saldırı marifetini anlatmasından sonra Berrin’in elleri ve kollarının sağlam olmasından memnun bir şekilde ayrılıyoruz oradan.

Kayaköy’ün içinden kırılarak giden yoldan tarihi kalıntıların olduğu yere doğru yavaş yavaş ilerleyince, yolu daha önce sık sık gelip gittiği anlaşılan Berrin’in rehberliğinden gayet memnun bir şekilde arabamızı bir restaurantın avlusuna parkedip yürümeye başlıyoruz…

Kayaköy hakkında kısa bir ansiklopedik bilgi:

Kayaköy, birbirinden çok farklı iki yerleşim alanından oluşmaktadır. Bunların birincisi, turizmde de önemli yeri olan, 19. yüzyıl başında kurulmuş, yamaçlara dayalı ve nispeten yakın tarihli bir yerleşim olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, tamamı Rum, 3000 nüfuslu bir kasaba boyutuna ulaşmış, eski adları Levissi veya Karmylassos şeklinde geçen köydür. 1957 Fethiye Depremi ile evler harabeye dönüşmüş olsa da, canlı müze niteliği ile turistlerin büyük ilgisini çekmektedir. Eski Kayaköy’de halen yaklaşık 40 hane mevcuttur. Çok sayıda harabe halindeki ev ise dimdik ayakta kalmak için zamana direnmektedir.

Kilise İkinci yerleşim, 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile Kayaköy’de iskan edilen Batı Trakya Türklerinin buradaki altyapıya ayak uyduramamaları nedeniyle, bu göçmenlerce ovada kurulmuş daha büyük boyutlu kısımdır.

Eski Kayaköy’ün turistik açıdan daha verimli değerlendirilmesine ilişkin tartışmalar sürmektedir.

Kayaköy tarihin mezarlığı… Tarihçiler tarihi olayları yorumlarken bu mübadeleye nasıl gerekçe uydururlar bilmiyorum ama; kocaman bir köyü boşaltıp içindeki insanları sürgüne göndermek için ben hiç bir haklı gerekçe bulamıyorum. İnsanların birlikte yaşamaları için gerekli olan hasletlerin bizim insanlarımızın genel karekterinde olduğuna inanıyorum. Bu nedenle biz Ermenilerle de Rumlarla da birlikte yaşayabilirdik. O insanların sürüldükleri ülkelerde de bizim insanlarımız onlarla birlikte yaşabilirlerdi.

Tabii ki bu anlattıklarım Ortaçağ Avrupa Vahşetinden nemalanan ve 1. ardından 2. Dünya Savaşının pimlerini çeken şahinlerin harcı olmasa gerek. Belki daha da ötesinde erensel insani değerler taşıyan bir kanunla veya nizamla uygulanabilirdi ki; bu da o dönemlerde geleceği sadece ülkenin palyatif çıkarları açısından bakan yöneticilerle na-mümkün olacaktı. Bu minval üzere yerlerinden ve yurtlarından olmuş Rumların bu tarih anıtı gibi köyünde dolaşırken duvar başlarında duvarı yırtarak filizlenen bir incir ağacını gösteriyorum Berrin’e: “Bak bunların da ocağına incir ağacı dikmişler.” diyorum. Gülerek, o günün ustalarının mahir elleriyle döşenmiş ve hala geçerliliğini yürüten taş yoldan yavaş yavaş iniyoruz.

Bu her tarafı taştan olan köyün harabeleri arasında duvarların dibindeki tandırların ve şöminelerin isine sinmiş ekmek ve bazlama kokularını duyuyorum. Karnımızın açlığından olsa gerekir ki, köyün mecut yerleşik evlerinin derinlerinden kızarmış ekmek kokuları duymamı doğal karşılıyor Berrin.

“Gel” diyor, “Buranın meşhur gözlemecisine gidelim…” Yol üstünde arabayı parkettiğimiz geniş ve tek katlı, cadde tarafı camlı bir ahşap yapının çeresini gezerek kapısını arıyoruz. Bu arada camdan içeride kimse olmadığını görünce doğrusu bir an aç gideceğimizi düşündüm..” Giriş kapısının sürgüsünü yana doğru sürüyüp içeriye: “Kimse yok mu?” diye sesleniyorum. Ses seda olmayınca Berrin vazgeçip girmiyor. Ben ileriye doğru gidip arka tarafa doğru bahçe içine açılan başka bir sürgülü kapıya yanaşıp sürgüyü çekiyorum. Aynı soruyu orada da yineleyince, kapının sol tarafındaki tek katlı ve gfayet düzenli ve bakımlı bir tipi olan evden genç ve güzel bir kız çıkıyor. “Burası açık mı?” diye soruyorum. “Tabii, buyrun.” diye eliyle bize içeriyi gösterirken, midem zilleri takıp oynuyor sevincinden. Berrin de dışardan bizi izlemekten vazgeçip içeri giriyor. Pencere kenarına bir masaya otururken karşılayıcı kız içerden birine sesleniyor. Biz otururken kız masamıza gelip siparişleri alıyor ve içecek olarak ayran öneriyor. Ayralarımızı hemen isteyip yudumlamaya başlarken orta yaşlı, şalvarl ve yazmalı bir bayan başıyla bize “Hoşgeldiniz” deyip hemen şömineye kuru odunlar atıp alevlendiriyor. Peynirli ve patatesli gözleme istiyoruz. Biz ayranlarla oyalanırken bir masaya daha bir aile gelip oturuyor. Aileden yaşlı bir bayan, orta yaşlı bir bey ve iki genç kız gelip yanımızdaki masaya oturuyor. Yaşlı teyzenin Rumca konuştuğunu kızının sipariş alan bayana Türkçe siparişler verdiğini duyuyorum. Köyün içlerini gezerken Berin Rumların hala gelip gittiklerinden bahsetmişti. İşte bu o Rum kadınlarından olsa gerekti. Muhtemelen o zamanlar çocuk denecek yaşlarda olan biri gibi geldi bana.

Gözlemelerimiz geliyor, ayranları tazeletiyorum. Berrin fazla kilolarından şikayetle gözlemelerinden arta kalanları (yemediklerini) önüme sürüyor. Benim hiç bir kilo derdim yokmuş gibi saldırıyorum bu ganimete. Ama herşeye rağmen günün sonunda taşlı köyden taş gibi bir dille, zamana ve geleceğe bir çentik atmışken kopan çarkların dişleri arasına suskunkluğumuzu da atarak bu kez Hisarönü mevkiinden Fethiye’ye dönene kadar tek laf etmiyoruz.

***

Fethiye’de Son gün Berrin Hanımın okulunda müdürü ile epey sohbet ediyoruz. Hoş ve konuşmayı seven bir beyefendi. Fethiye’de ticari yaşam ile ilgili sohbet ediyoruz. Matbbacılık, gazetecilik ve inşaat sektörü hakkında sohbet ederken, emlak satışlarının yabancı uyruklu müşterilerinden bahsediyoruz.

Öğleye doğru Berrin bizi mandalina, portakal, limon ağaçlarının olduğu küçük bir bahçesi ve iki katlı evine götürüyor. Kapıda bizi karşılayan tavukların geceleri kümes yerine uçarak portakal ve mandalina dallarında tüneyip gecelediklerini öğreniyorum. Eve doğru uzanan beton yolda ilerlerken Berrin bahçede bir havuz planladığını söyleyip bana yerini gösteriyor. Ben gösterilen yerin havuza uygun olmadığını söylüyorum. Ne kadar ikna edici oldum bilmiyorum ama, havuz keşfi sırasında tavukların bıraktıkları iki tane yumurtayı alıp yola çıkmadan evde yapıp yiyeceğimiz melemene malzeme olarak götürüyoruz…

Akşam yollara düşeceğiz. Fethiye’de geçen dört günlük zamandan mesut ayrılıyorum. Geçmişin kesafetini, geleceğin karanlık belirsizliği ile sıvazlarken; binbir umut taşımanın hafifliği ile pembe bir bulutun üstünden belirsizliklere doğru kanatlanıyorum…

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Günlük, Seyahatnâme içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Fethiye’de Zamana Atılan Çentik

  1. Refik Ercument Kösedağı dedi ki:

    RamazanBey: “Başkalarının mezar taşlarına sevgililerin adını kazırken bilinçli-bilinçsiz bir şekilde onları da bu mezarlara gömdüklerinin farkındalar mı bilmiyorum.” cümlenize katılmakla beraber buraya insanlığımızı da gömdüğümüzü belirtmek isterim..

  2. berrin dedi ki:

    Fethiye’yi cok güzel anlatmışsınız. Uzun yıllar Fethiye’de yaşıyorum bir daha aşık oldum bu topraklara. Paspatur’un suyunu içen Fethiye’den ayrılamaz. Hele bir de sevdiklerin yanındaysa cennettesindir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s