Toplumsal Huzuru Sağlamanın Yolu

Tahtlar, saltanatlar, krallıklar, hükümetler ve insanların kurdukları başka ne isimle olursa olsun tüm makamlar ve mevkiler gelip geçicidir. Baki olan şairin dediği gibi “Bu kubbede bir hoş sadadır.”
Bu dünyadan göçüp gitmeden bir hoş seda bırakmak için fazla bir çaba sarf etmek icap etmez. Yapmamız gereken tek şey; insan olup, insanlığın gereğini yerine getirmektir. Yeryüzünde bozgunculuk yapmak yerine, bu arzda kalacağımız kısa bir süre içinde herkese hoş gelebilecek olan erdemlere uğraşmak ve o erdemler üzerinde çekip gitmek yeterli olacaktır. Bu erdemler de o kadar zor ve yapılması güç ve başa bela şeyler değil… Ama nedense birçoğumuz bu zevkli ve hoş şeyleri yapmaktansa hamasi duygularla hareket edip yıkmaktan ve kan akıtmaktan ileri gitmeyen işler ve davranışlar içine giriyoruz. Şimdi biraz fikir eksersizi yaparak, kan gövdeyi götürmeden nasıl bir huzur içinde yaşabileceğimizi yorumlamaya ve bazı tespitleri yapmaya çalışalım.
Herkesle şu konuda mutabık kalmamız gerekiyor önce…

Dünya globalleşiyor. Bu küreselleşmede insanlar arasında yükselen suni duvarlar bir bir yıkılıyor. İnsanlar hızlı bir iletişim çağından geçerek yerkürenin doğusundan batısına kuzeyinden güneyine dek iletişim içine giriyor. Bu iletişim ve etkileşim içinde farklı farklı medeniyetler yerine sanal bir medeniyetler ortaya çıkıyor. Çağımızın gereği olan ve gelecekte buna ne isim konulacaksa konulsun yeni bir uygarlık kuruluyor. Uzak Asya’dan biri, Avrupalı biri ile veya Afrikalı biri ile tanışıp haberleşiyor, alışveriş içine giriyor, anlaşıp evlenenlere bile sık sık rastlanılıyor. Dünya bu etkileşimli iletişim ağı üzerinden ticaretini kuruyor. Paranın sanal transferinden sonra mal mübadelesi yapılıyor. Parayı ve alınacak malı görmeden geliştirilen Böyle bir çağda ülkeler arasındaki tellere ve mayınlı alanlara gerek olmadığına kanaat getiren başta Avrupalılar olmak üzere birçok yerde sınırlar yavaş yavaş kalkarken, özellikle gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde ise bu sınır tabirleri ve sınırlar içinde yaşayanların geliştirdikleri tabular daha katı birer kale haline gelmektedir. Bunları yıkmayı bırakın, bunlara yaklaşmak bile insanların canını yakmaya yeterli oluyor.

Katı kurallar ve tabular üzerinde hesap yapan kara eller ve kararan zihniyetler, toplum içine suni korkular salarak huzursuz bir hale sokmakta ve onların hızla gelişen dünya üzerindeki gelişmelerden ve sosyo-ekonomik gelişmeler haberdar olmalarını engellerken onları birbirlerinin üstüne salarak birbirlerine düşman kılmakta ve aralarına tamiri zor kırgınlıklar koymaktadırlar. Bu manadan baktığımızda, dünyayı iki yarım küreye ayırabiliriz. Savaşan ve savaş halinin devam ettiği ülkeler ile savaştıran ve savaş üzerinden gelir sağlayan ülkeler…

Dünya küresine baktığımız zaman, hiç durmadan kanayan kısmın Afrika kıtası üzerindeki ülkeler ile içinde ülkemizin de olduğu Ortadoğu ve çevresindeki ekseriyetle İslam ülkeleri ve İslam ülkelerine yakın geçiş yollarıdır. Bu ülkelerdeki yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklara baktığımız zaman, “Nedense hep bizde..” diye bir soru sormaya hiç gerek kalmaz bence.

İlk insan Hazret-i Adem ile başlayan insanlık uygarlığının çekirdeklerinin neş vü neva bulduğu bu topraklarda doğal halde bulunan madenler ve cevherler bakir bir şekilde el değmeden dururken; bu kutsal topraklar üzerindeki dünya hakimiyet planları olan özellikle batı milletleri, ilk çıkış yerleri olan bu yerlere önce ırkçılık ve ardından sefalet götürerek buralarda yıllardır devam eden bir iç çatışma ve kargaşalar çıkararak yerli halkların kendi kaynaklarını kullanmalarını engellemekte ve o bölgede sömürgelerine hızla devam etmektedirler.

Şimdi biraz düşünün lütfen.. Ortadoğu halkları özellikle sahip oldukları sadece Petrolu işleterek tüm dünyaya hakim olabilecek bir yapıya sahipken, Kara Afrika olarak adlandırılan coğrafyadaki altın ve diğer cevher kaynakları o topraklar üzerinde yaşayan ve birbirlerini boğazlayan halkların neyine yetmez. Aynı durum bizim ülkemiz için de geçerlidir. Yetmiş küsür milyona sahip nüfusumuzun hepsine yetecek kadar var olan yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı kullanıp geliştirmek ve bu varlık üzerinde şanlı tarihimizdeki gücümüze kavuşmak varken, yaklaşık otuz yıldır içimize salınan ve durmadan körüklenen bir fitneden kimlerin nasiplendiklerini ayan beyan göremiyor muyuz? Neden hala hamasi duygularla hareket ederek birbirimizi kesmek ve asmakla uğraşıyoruz. İçimizde olmayan duvarlar yükseltilmeye çalışılıyor. Aramıza temizlenmesi zor kanlar akıtılarak setler çekilmeye çalışılıyor. Bir yandan küresel suni krizler üretilerek bizim gibi az gelişmiş ülkelerin tamamen batmasını sağlarken, diğer yandan içimizde öteden beri kaşınan milliyetçilik fitnesini tırmandırarak bizi tamamen bir batağa itmenin hesapları yapılmaktadır. Afrika ülkelerindeki kabile çatışmalarının sonucunu görmeyen veya görmezlikten gelen sözüm ona “aydın” bir kesim de bu büyük hesap oyunlarına çanak tutmakta ve ülkemizi Ortadoğu’da yıllardır süren karabatağına sürüklemektedir. Oysa adam gibi adam olsak Yunus’un şu dizelerine kulak versek bizim için yeter de artar bile:

“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunu ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var da biraz sen oyalan!”

Evet, milyonlarca yıldır var olan bu küre-i arzda nice uygarlıklar gelip geçti. Tarihin her sahnesinde kan ve gözyaşı vardır. Ve bu kan ve gözyaşlarının büyük kesimi de maalesef bizim sahip olduğumuz topraklarda yaşanmıştır. Şimdi, ortak idealler belirleyip bu idealler üzerinde kardeşlik bağlarını geliştirmeye çalışmalıyız. Bu topraklar üzerinde atalarımızın kurdukları medeniyetin tek kaynağı olan inancımızı bayrak yaparak ve inancımız gereği eşit insani muamelelerden kaçınmadan yeniden bir medeniyet bayraktarlığı yapabiliriz. Yeter ki bu dünyada gelip geçici birer fani oluğumuzu ve uğruna kan akıttığımız dünyalıkların kanımız ve canımızdan daha değerli olmadığını bilelim. Asl olan insan ve insan canıdır. İnsan olmanın gereğini yerine getirmedir. İnsani erdemlerden biri olan fedakarlık ve bir diğer erdem olan hoşgörü bizim en büyük silahımız olmalıdır. Binlerce yıldır kaynaşmış olan milletlerin varlıkları olan bu güzel ülkemiz hamasî ve şövenist duygularla kirletilmemelidir. Tek yapacağımız şey, biraz anlayış, sabır ve inancımızın buyurduğu gibi takvadır. Takvayı kişi kendi içinde yaşarken, topluma yansıması da hoşgörü ve sevgi olmalıdır. Birbirimizin varlığını kabul ederek, üstünlüğün kişisel meziyet ve erdemlerde saklı olduğunu unutmamamız yeterli olacaktır.

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Yazılarım içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Toplumsal Huzuru Sağlamanın Yolu

  1. ismail dedi ki:

    Hocam güzel mesajlar vermişsiniz. Ben okudum, güzel, ama kim okur ki bunları.. İnsanlar bu yazılanları okusaydı ve değer verseydi bu halde olmazdık. Yazı biraz da uzun olmuş. Okuma zahmetine katlanmazlar ama bir kişi de okusa yeter..
    *********
    SİZİN OKUMANIZ YETERLİ İSMAİL BEY…
    DEDİĞİNİZ GİBİ BİR KİŞİ DE SİZSİNİZ OKUYANLARIN İÇİNDEN…
    SELAM VE SAYGILARIMLA…

  2. rabiye dedi ki:

    valla hep bunu bilirler ama kimse yapmaz arkadaşım

  3. online dedi ki:

    Iyi bir baslangic

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s