Ya Seyahat!.. Ya Van!..

********************************************

NOT:

Bu yazı yedi günlük bir Van programının kaba detayları. Bu programda kimlerle tanıştım ve neler yaptık? Okuduğunuzda zevk alabilmeniz için yer yer mizahi bir dil kullanmaya çalıştım. Olayları sizinle paylaşmaya çalışırken unuttuğum ve atlattığım bir çok detay ve güzel anılar da olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. FOTOĞRAF GALERİSİ YAZININ EN ALTINDADİR. Bu galeride kullanılan fotoğraflar 800 rezilasyonla yüklendiğinden bilgisayarınızın hızına ve ram’ına bağlı olarak ağır açılabilir. Resimler üç defa tıklanarak büyütülebilir. Daha sonra mercekle ayrıntılı incelenebilir.. Arzu eden arkadaşların istekleri halinde kendilerine yayınlanmayan diğer yüzlerce resim CD ile iletilebilr.. İyi okumalar ve seyirler dilerim.

********************************************
ÇOK Ö N E M L İ A Ç I K L A M A
*RESİM GALERİSİndeki resimlerin kendini bilmez kişilerce suistimal edildiğini, özellikle bayan bir arkadaşımızın rahatsız edilmesinden dolayı kaldırıyorum. O gruptan dileyen arkadaşlara kendilerine ait resimleri elektronik olarak yollayabileceğimi belirtmek ister, burada tamamen halisane bir niyetle yayınlanan bu resimlerden ötürü rahatsız edilen arkadaşımızdan özür diliyor ve böyle kötü amaç için kullananları da kınıyorum… Ramazan Seydaoğlu

GİRİŞ

Meşhur bir kavildir. Evliya Çelebi rüyasında Peygamber Hz. Muhammed’i görür. Heyecanlandığından “Ya Şefaat!” diyeceğine “Ya Seyahat!” demiş ve o günden sonra da gezgin olmuş ve tarihimizin önemli gezginlerinden biri olmuş. Yazdığı Seyahatname adlı eseri günümüzde, geçmiş medeniyetimizin detaylarına dair en önemli vesika olarak kabul edilir.

Medeniyetler beşiği olan Anadolu topraklarından başka Osmanlı topraklarını boydan boya gezen Çelebi de, benim gibi Van’a uğramış. Neler yazmış neler. İşte O’nun yazdıklarından sadeleştirilmiş bir alıntı…

“Van Kalesi’nde Urartulardan kalan kaya ve oda mezarları, tapınaklar, yazıtlar ve bazı yapılar bulunur. Urartu kralı I. Sarduri’nin kurduğu ve başkent yaptığı Tuşpa, Urartu krallarının mezralarını, uzun yazıtları içinde barındırır.Horhor Yazıtı, kaledeki en uzun yazıttır ve kral Argişti’ye ait mezar odasının girişinde bulunur. Analı kız kutsal alanında büyük bloklara yazılmış yazılar vardır ve burası bir sunak alanıdır. İç Kale’de Urartulara ait bir tapınağın temelleri bulundu. Kalenin batısında Madır Burcu isimli görkemli yapının ne amaçla yapıldığı tam olarak bilinmemektedir, fakat bir liman olduğu tahmin edilmektedir.Kalenin kuzeyinde yer alan Van Kalesi Höyüğü’nde kazılar yapılmıştır. Van Şehri 1. Dünya Savaşı’na kadar kalenin güney kısmında surlarla çevrili bölgede kuruluydu. Bu şehrin kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Surlara ait bazı kalıntılar vardır ve sağlam olan tek kapı güneye bakan Orta Kapı’dır. Mimar Sinan’ın eseri olan Hüsrevpaşa Külliyesi han, hamam,türbe,imaret,çeşme ve medreseden oluşuyor. Bölgede sağlam kalan tek hamam bu külliyenin bir elemanı olan Çifte Hamam’dır. Eski Van’da günümüzde kullanılan tek eser Kaya Çelebi Cami’dir. Eskiden çok görkemli bir mekan olan Van Ulu Camisi ne yazık ki günümüzde yıkılmıştır ve sadece minaresi sağlam kalabilmiştir. Kızıl Cami’ninde aynı şekilde minaresi günümüze ulaşmış ve diğer bölümleri yıkılmıştır. Kentte ayrıca günümüze ulaşan S.Dsirvanor,S.Stephan,S.Vardan,s.Neshan, şehrin en eski kilisesi olan ve Çifte Kilise olarak ta anılan S.Paulos ve S.Petros Kiliseleri bulunur. Ayrıca eskiden İsa’nın çarmıhına ait bir parçanın saklandığı Meryem ana (S.haç,Tiramary) kilisesi ve Madır burcunun üstüne yapılmış Vaftizci Yahya(S.Hovhannes) kiliseleri yıkılmıştır. Hüsrev Paş hanının temelleri Kaya Çelebi ve Hüsrev Paşa Camileri arasında görülebilmektedir. Şehrin batısında bulunana Horhor bahçeleri şehrin surlar içerisindeki bahçeleri durumundaydı ve İskele Kapı’nın hemen önündeydi. Ayrıca bahçelerin yakınında halen kalıntıları olan Horhor Cami ve Medresesi bulunuyor.”

Bakın Van İl Kültür Müdürlüğü sitesinde Van’ın tarihçesi nasıl özetlenmiş:

Van ilinin adının nereden geldiği kesin olarak bilinmemektedir. İlde adı bilinen en eski yerleşme, uzun yıllar Urartuların başkenti olan Tuşpa’dır. Yörenin en eski adı yine Urartular döneminden kalmadır. M.Ö. 9. yüzyıldan sonra bölge Urartu yazılı belgelerinde Biaina/Biane ülkesi, Assur kaynaklarında ise Nairi olarak geçmektedir. Tuşpa’nın başkent olarak kurulması I. Sarduri zamanında M.Ö. 9. yüzyıldadır. Van Kalesi Höyüğü’ndeki arkeolojik çalışmalar kent geçmişinin M.Ö. 3000’lere, Eski Tunç Çağı’na kadar gittiğini göstermiştir. M.Ö. 7. yüzyılda II. Rusa döneminde Urartu idare merkezi Rusahinili (Toprakkale) yapılmışsa da Urartu kralları “Tuşpa’nın Efendisi” unvanını gurur duyarak kullanmışlardır. M.Ö. 6. yüzyıl başlarında, İskit ve Med akınları, Urartu Krallığı’nın ve Tuşpa’nın sonunun gelmesine neden olmuştur. Eski Tunç’tan I. Dünya Savaşı sonuna kadar kesintisiz olarak yerleşime sahne olan kentte Hurriler, Urartular, Medler, Persler, Parthlar, Bizanslılar, Sasaniler, Selçuklular, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri, Safeviler ve Osmanlıların izleri görülür. Osmanlılar döneminde Eyalet statüsü kazanmış olan Van’da o dönemde önemli gelişmeler olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından işgal edilen Van ve çevresi 2 Nisan 1918’de işgalden kurtarılmıştır. İşgalden kurtulduktan sonra “Bağlar mevkii” denilen bugünkü yerinde yeniden kurulmuştur. 1923 yılında il olan Van şehri gelişerek çağdaş bir kent olmuştur.”

Evet, iş icabı Van’a uğramak ve burada bir kalma durumundayız. Van’ın Medeniyetler beşiği olduğu tarihi belgelerden yola çıkarak bu muhakkak demekle birlikte, sizi bir kaç saat Van sokaklarında dolaşmaya davet ediyorum. Bu gezintinizden bu renkleri görebilmeniz doğal bir olay..

İş icabi demiştim. Yo, acele düşünmeyin. Bu ticari bir iş değil. Resmi bir iş… Milli Eğitim Bakanlığı Hizmetiçi Daire Başkanlığının düzenlemiş olduğu ve Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen “Yetişkinler Okuma-Yazma Semineri” için buradayız.

Seminerimiz çok renkli, dolu dolu ve de son derece faydalı geçti benim açımdan. Şimdi sizlere seminerden bazı notlarla seminer fotoğraflarımızı paylaşmak istiyorum.

VAN’DA 1. GÜN ve ŞOK

Sıkıntılı bir Pegasus Airlines hava yolculuğundan sonra, Pazar günü uçaktan inişimde havaalanında hemşerim ve dostum ve İskele Öğretmenevi Müdürü Cihat ARAS bey beni karşılıyor. (Pegasus ile yaşadığım sıkıntıları sizinle daha sonra başka bir yazıda paşlaşmak isterim doğrusu. Zira gidiş-dönüş biletim 350 YTL olmasına rağmen içerde bir bardak su bile ikram etmemeleri ve herşeyi satmaya kalkışmaları bence hiç hoş bir turizm anlayışı değil. Bu arada giriş yapmışken hatırlatayım: bir şişe su: 3 YTL, Bir sandöviç ise 6 YTL)

Cihat Bey ile daha yeni tanışıyoruz ama kırk yıllık bir arkadaş gibi gayet samimi ve candan bir karşılama oluyor. (Van’da kaldığımız altı gün süresince bu sıcaklığın bölge halkının genel özelliği olduğunu gördüm.) Cihat Bey ile birlikte İskele Öğretmenevine geliyoruz. İskele Öğretmenevi yeni açılmış ve Van’da merkeze yakın devlet kurumlarının en kalitelisi. Açılışından bu yana kısa bir zaman geçmesine rağmen Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’den bakan ve miletvekillere kadar bir çok misafir ağırlamış bir tesis. (Ben bu yazıyı yazarken girişteki lobide AKP kurmaylarından Dengir Mir Mehmet Fırat oturuyordu.) Geçtik odasına oturduk. Sıcak bir sohbetten sonra yemek için bahçedeki kamelyalı bölüme geçtik. Bu arada restoran ve çok amaçlı kullanılan salonda düğün vardı. Kürtçe ve Türkçe halaylar eşliğinde çekilen halayların sesleri altında neffis bir kavurma pilav yedik. Yemekten sonra gelen meyveleri yerken Cihat Bey şok olmama neden olan soruyu soruyor.

– Hocam seminerinizin adı neydi?

– Yetişkinler Okuma Yazma Teknikleri, diyorum.

– Hocam, Yüzücü Yıl Üniversitesi Veterinerlik Hekimliği Fakültesi bir Veteriner semineri düzenleyecek, sizin grup daha küçük olduğundan, bakanlık onayı ile burada yapılacak, dedi.

Ben itiraz ediyorum:

-Yok Hizmetiçi Eğitim Enstitüsü’nde olacak diyorum. Bakanlıktan gelen yazıda öyle diyor, diyorum. Ama O kendinden emin bir tavırla beni hemen resepsiyona getiriyor ve onaylı bir listeyi bana göstererek listedeki adımı işaret ediyor.

Ben neye uğradığımı şaşırıyorum. Kafamdan aşağıya bir kova kaynar su boca edilseydi bu kadar şaşırmazdım. Gelirken Nurullah Ulutaş’a tesisi sormuştum. Bana tesis hakkında kısa bir bilgi vermiş, mutlaka deniz ve yüzme malzemelerimi yanıma almamı istemişti. Ben de valizimi yarıya kadar doldurmuştum. Havlumu, terliğimi, güneş yağımı, koruyucu kremleri vb. toplayıp gelmiştim. Bu demek oluyordu ki, Van Gölü’nde yüzemeyecektik. Yanımda taşıdığım onca malzemeyi ıslatmadan geri geri götürecektim İstanbul’a…

Neyse ilk şoku üstümden attıktan sonra bana bir oda verilmesini istiyorum. Odama kimse istemediğimi yalnız kalmak istediğimi belirtiyorum. Cihat Bey gerekli direktifleri veriyor, odam belirleniyor ve eşyalarım odaya alınıyor. Ben de Cihat Beyle biraz daha oturduktan sonra izin isteyerek odama biraz dinlenmek üzere çıkıyorum.

Oda numaram: 113. Binanın giriş kapısına bakan iki küçük penceresi var. Odada Tv. Televizyon, telefon, buzdolabı, ve aynalı büyük bir gardrobu, banyosunda duşakabin ve küvvet var. Odadaki yatak lüks ve perdeleri konforlu. Tesisin ISO 2001 Kalite Belgesi boşuna verilmemiş anlaşılan.

Biraz dinlenmek için uzanınca uyumuşum da. Uyanınca saatin bir haylı ilerlediğini görüyorum. Girişte tanıştığım Bursa İnegöl’den Arzu Bilge Kösen Kıvrak (isim ve soyismi çok uzun olduğudan kendisine sadece ilk ismiyle hitap ediyoruz), Denizli’den gelen kursiyerlerden Adnan Yumru, Cihat Bey ve Kurs Müdürümüz Hizmetiçi Eğitim Enstitüsü Müdür Yardımcımcısı Erol Bey ile birlikte Van Gölü’nde çalışan feribotun yanaştığı ve bu nedenle Türkiye’nin en uzun caddelerinden birine adını veren iskeleye gidiyoruz. Cihat Bey bizi arabasıyla götürüyor. İskeleye giderken yanıma fotoğraf makinamı almadığıma hala kızıyorum…

Hoş bir gezi oluyor ama benle birlikte diğer kursiyerler de acemiliğimizden üstümüze bir şey almadığımız için üşüyoruz. Oturduğumuz masaya çay gelmesini bekleyemeden kalkıyoruz. Gerisin geri öğretmenlerevine geliyoruz. Akşam yemeği dışarda almaya karar veriyoruz. Tek tük gelmeye başlayan kursiyerlerle tanışıyoruz. Akşam, Van’ın harabe haline gemiş bakımsız kaldırımlarında ve en işlek olmasına rağmen insana tad vermeyen Cumhuriyet Caddesi’nde geziniyoruz. Varsa da çay bahçeleri veya oturulup sohbet edilecek mekan, biz bilmediğimizden gezmeyi tercih ediyoruz sadece. Akşamı yatsıya kavuştururken şehiriçi minibüslerle öğretmenlerevine geri dönüyoruz. Odalarımıza çekilmeden önce yeni gelen kursiyerle odalarımıza çekiliyoruz.

İlk gece hiç uyuyamadım desem doğru olur. Koskocam yatakta bacaklarımın arasına bir yastık sıkışıtırarak sağa-sola kıvranarak sabahı zor ettim. Günün parlak ışıklarıyla uyanıp duş alıp odaya geri dönünce saatime baktım. Saat 05:30’du…

İKİNCİ GÜN VE BİRİNCİ DERS

Pazartesi sabah 07:45’e kadar süren bir kahvaltının ardından acemiliğin verdiği bir korkuyla hemen gidip derslikteki yerimizi aldık. Derslikteki düzen ve teknik hazırlıklara yardımcı oldum. İlk ders başlamadan doğal olarak açılış konuşmaları ve alkışlar her törende olduğu gibi bizim seminerin girişinin doğal birer parçası oldu.

Açılışlardan sonra Hamit Özen Bey (Çıraklık ve Yaygın EğitimGenel Müdürlüğü’nde Eğitimci ve aynı zamanda Yetişkinler İçin Okuma-Yazma Kitaplarının hem yazarlarından ve hem de resimleyenlerinden) ilk ders için kürsü başına geçti. Tanışma faslından sonra, verilen ilk ders ve ders arasında yapılan sohbetler ile Hamit Beyin espritüel yaklaşımı seminerin çok zevkli geçeceğine ilk işaret
olarak kabul edildi. Bu tür seminerlerde gıcık yöneticiler ve hocalar olduğunda bu çekilmez bir şey olur.

İlk ders, ilk ara, sonra bir ders daha ve bir ara daha.. Bir ders, bir ara derken öğle yemeğine kavuştuk. Öğle yemeğinden sonra grup hazırlanacak ve kaleye gezintiye gidecektik.

BİRİNCİ GEZİ VE VAN’IN PERİŞAN HALDEKİ KÜLTÜR ELÇİLERİ

Tarihi Van Kalesi…

Tuşba..

Urartu uygarlığının manzarası güzel ve geçit vermez kalesi…

Sizinle kalede çektiğim resimleri paylaşırken rehberimizin anlattıklarını anlatamayacağımı bu konuda kaynak eserlerden veya internetten araştırma yapmanızı öneririm. Ama kalede karşılaştığım küçük Vanlı çocukları anlatmadan edemeyeceğim.

Kaleye varır varmaz, kale çevresindeki bahçelerde ve kayalıklarda birbirleriyle kavga ve dallaşarak zaman geçiren ve gelen grupların etrafında dolananan sayıları 10’dan fazla, yaşları 7-12 arası değişen bir grup çocuk etrafımızda sürekli dönerek İngilizce, Almanca, Japonca kalenin tarihini anlatmaya çalışıyor. Biz “anlat” deyince de ezberledikleri Van Kalesi’nin yapımı ve tarihçesi ile ilgili kısa bir metni bir solukta tüketiyorlar… Tabii olarak hiç birimiz Japonca başta olmak üzere bir çoğundan birtek kelime bile anlamıyoruz. Tek tük ingilizce bilgimiz bile Vanlı çocukların bu bozuk aksanla anlatımlarından yok olup gidiyor… Gruptan anlatılanlara bir kaç kuruş bahşiş ya verilir ya verilmez. Tüm gezi boyunca direk olarak ya bahşiş isterler ya da bunu ima ederek “Abi Van kalesinin tarihini İngilizce, Almanca, Japonca anlatayım mı?” deyip dururlar.

Grubumuzun tümü öğretmen olduğundan bu çocukların neden burada bulunduklarını sorguluyoruz. Onların şu an bir yaz okulunda olmalarını ve iyice bir dil eğitimine alınıp gelecekte birer kültür elçisi olabileceklerini savunuyoruz.

Kültür Bakanlığı ve Van Valiliği bu çocukları neden burada böyle perişan olmalarına göz yumuyor, anlamadım.

Kalede bir çok resim çektik, toplu halde ve tek tek çekimlerin yanısıra bol bol manzara resimleri…

AŞIKLAR KAHVESİ ve PROGRAM KARARI

Kale gezisinden sonra Van Halk Eğitim Müdürlüğü’nün önünde akşam saat 18:30’a kadar serbest şehir gezintisi veriliyor. Ben gruptan iki arkadaşla birlikte Van’ın meşhur Cumhuriyet Caddesi’nde dolaştıktan sonra, onlardan ayrılıyor ve soluğu “BAK HELE BAK KAHVALTI SALONU”nda alıyorum. Salon sahibi Yusuf Konak bir gazeteci ile söyleşi yapıyor. Benim içeri girişimi farketmiyor, buna seviniyorum. Elimde makina ile etrafı fotoğraflıyorum. Salon içiçe bir kaç kattan oluşuyor… Fotoğrafları başta gizlenerek çekiyorum. Kendimi gösterme zamanı geldiğinde Yusuf beni görüyor…

– Ooooo, diye bir sevinç imasında bulunuyor, kalkıp kucaklaşıyoruz. Oturup sohbet ve muhabbetten sonra, röportajın geri kalanını da tamamlıyor. Bu arada esprilerin ve şakalaşmaların sayısını unutuyorum.

– Van deyince aklıma önce Van Kedisi sonra da Yusuf Konak geliyor, diyorum. Sözlerime epey seviniyor. İsteğim üzerine Mehmet Feyyat dostumuz aranıyor ve Mehmet Feyyat’a burada olduğum söyleniyor.

Mehmet Feyyat inanası gelmeden çıkıp geliyor. Benim orada ne gezdiğime bir neden bulamamış olmalı sanırım. Onunlada kucaklaşıp muhabbet ediyoruz. Bu güzel ortamdaki bol sohbet, kahkaha, kahve ve elma çaylarından sonra istemeden kalkıp Van’ın caddelerini gezmeye başlıyoruz. Bir ara Ercan Ulutaş’ın yanında biraz oturuyoruz. O gelişimden haberdar idi. Ama o güne dek hiç aramamıştı. Ona biraz sitem ediyoruz. Çayından sonra kalkıp Mehmet Feyyat ile kalan yerden devam ediyoruz. Mehmet Feyyat her gelen misafirini biraz çarşı gezdirdikten sonra sanırım hemen götürdüğü mekana beni de götürüyor. Burası Van’ın tek “AŞIKLAR ÇAYEVİ” dir.

Biz girdiğimizde kahvenin arka tarafında bulunan küçük idare bölümünde beş-altı kişi oturuyordu. Biri bir arabesk parçası çalıp söylerken, diğerleri ona eşlik ediyordu. İçeri girişimizde çayevi işletmecisi Aşık Çağlarî kalkıp bizi karşılışıyor. Sıcak bir “hoşgeldin” faslından sonra oturuyoruz. Saz çalan kişi bizi göz ve baş hareketleriyle selamlayarak çalgısına devam ediyor.

Bu akşam çay, sigara ve bol bol arabesk akşamı anlaşılan. Saz çalan öğretmen imiş. Yan tarafımdaki masanın diğer ucunda oturan bir genç arkadaş var. O da öğretmenmiş, güzelim sesi ile bu müziklere eşlik ediyor. Ben de o dayanılmaz sesimle onlara katılıyorum.

Mehmet Feyyat’ın kulağına doğru; “bu her akşam var mı?” diye soruyorum. “Evet” dercesine baş sallıyor. “Yarın akşam bir grup arkadaşla birlikte buraya gelebileceğimizi” söylüyorum. ‘Olur’ anlamında kafa sallarken aklıma başka bir şeyler geliyor… Bunu Feyyat’a açıklıyorum:

– Bizim öğretmenlerevi’nin çok güzel bir salonu var, orada düğünler yapılıyor. Bizim yöneticilerle görüşürsem, oraya bir kaç ozan ve bir kaç şair götürebilir miyiz? Şiir ve Türkülerden oluşan bir program yaparız.

Mehmet Feyyat ‘Olabilir’ anlamında bir şeyler söylüyor. Program fikrini aşıklara da söylüyoruz. Hepsi de olumlu bir şeyler söylüyor. “Ben bunu eğitim yöneticimize söylüyeceğim, olur alırsam sizi ararım” diyorum ve Mehmet Feyyat yoluyla haberleşme kararı aldıktan sonra oradan ayrılıyoruz.

Mehmet Feyyat bana yemek ısmarlamak istiyor. Ben yemek değil de daha hafif olur düşüncesiyle “Kelle Paça yiyelim” diyorum. Bir yere giriyorz. ANTEP USÜLÜ KELLE PAÇA istiyoruz. Kelle paçaca salonu modern bir şey. Gerçekten getirilen çorba da neffisti. Salon sahibinin Mehmet Feyyat’ı tanıması ve bize ilgi göstermesi de beni bir haylı memnun ediyor. Çay da içtikten sonra çıkıyoruz. Kapıda Mehmet Beyde izin isteyip ters yönlere doğru ilerleyerek uzaklaşıyoruz. Ben öğretmenlerevine giden İSKELE ARABALARIna binip konaklama yerime dönerken o da evine gidiyor.

ÜÇÜNCÜ GÜN VE İKİNCİ GÜN DERSLERİ VE DOĞUBEYAZIT VE İSHAKPAŞA SARAYI

Buradaki üçüncü günümün sabahında kahvaltıda eğitim yöneticimiz Nadir Bey ve Kurs Müdürümüz Erol Beylere akşam yaptığım anlaşmayı anlatıyorum. İkisi de bunu olumlu karşılıyor. Planı eğitimcimiz Hamit Özen Beye de açıklayınca onun da hoşuna gidiyor. Hatta, ilk günkü derslerde Urfa’dan gelen iki-üç arkadaşa bize çiğköfte yapma konusunda takılmıştı. O arkadaşların programda bize çiğköfte bile yoğurabileceklerini söylemişti.

Ben çiğköfte maliyeti ve program bilgisi için arkadaşlara derste izin isteyip bilgi veriyorum. Maliyetin paylaşımı konusunda karara varıyoruz. Ve mecburi kılınmamakla birlikte adam başı 5 YTL vererek bu masrafa katılabileceklerini kararlaştırdık. Köfte yoğurma işine Urfalılar yanaşmayınca Urfa’da görevli Malatyalı Ali Koşar adındaki arkadaş üstleniyor.

Ders sırası yine Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü’nde görevli Eğitim görevlisi ve aynı zamanda Hamit Özen Bey ile birlikte “Yetişkinler için Okuma-Yazma” ders kitapları yazarlığı yapan Ülker Keskin Hanımefendi sundu. Ülker Hanım biraz daha bürokratik bir üslupla anlattı o günkü dersini. Geziye gidileceğinden ve gezi mesafesinin yaklaşık 7 saat süreceğinden dersi erken bitirdi Ülker Hanım. 11:30’da arabalara binerek geziye çıkıyoruz.

Gezi programımız, sırasıyla, Van Kedievi’nin görülmesi, Van Eğitim Enstitüsü’ne ziyaret ve öğle yemeği, Muradiye Şelalesi, Çaldıran Savaşı’nın geçtiği alandan geçerek, Tendurek Dağları’nın o muhteşem volkanik püskürüklerini izleyerek Doğubeyazıt’a varış ve İshakpaşa Sarayı’nın Ziyareti’nin ardından Ahmet-i Hani (Xani Baba) Hazretleri türbesine gidiş ve oradan dönüş şeklinde…

KEDİ EVİ

Van Valiliği ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin işbirliğiyle nesli tükenmekte olan Van Kedisi’ni kurtarmak için çok çeşitli çalışmalar başlatılmış. Bu kapsam da 1992 yılında, Van kedisi Araştırma Müdürlüğünü kurulmuş. Van kedilerinin neslini korumak, tedavilerini sağlamak üzere modern bir “Van Kedi Evi” yaptırılmış. Bu merkezde Van Kedisi Ana Yavru Sağlık Dispanseri’ni kurarak, Van’daki bütün kedilere nüfus cüzdanı verip, kayıt altına alınmış. Tüp kedi projesinden, kemik gelişiminin saptanmasına, böylece çiftleşme dönemlerinin belirlenmesine, melezleşmenin önlenmesine kadar birçok konuda araştırmalar burada sürdürülüyormuş. Burada isteyen koruyucu ailelere kedi masraflarını karşılamak üzere aylık 60 YTL karşılığnda kedi veriliyormuş. Bu kediler sık sık tedavi ediliyormuş. Van dışına kedi çıkarmak da kesinlikle yasakmış.

Van Kedievi’ne yarım saatlik bir yoldan sonra ulaşıyoruz. Beş dakika fotoğraf molasından sonra bozuk yollardan geçerek Van Eğitim Enstitüsüne doğru yolalıyoruz. Bir hayli zor bir yolculuk oluyor. Bozuk bir köy yolundan geçerken köy manzaraları için makinalarımız durmadan çalışıyor. Bir dar geçitte bir sürü koyun karşımıza çıkıyor. Koyunların başında iki çocuk çoban sürüyü kenara alamadıklarından biz de kocaman otobüsle birlikte koyun yürüyüşüyle ilerliyoruz.

Bir saate yakın bir yoldan sonra nihayet Van Hizmetiçi Eğitim Enstitüsünü görüyoruz. Enstitü hakkında rehberliğimizi yapan Erol Bey bize bilgiler verdi. Merhum Turgut Özal Davos Zirvesi’ne gittiğinde gördüğü binanın bir benzerini yapmak üzere Türkiye’de biri Akdenizde diğeri Van Gölü’nün kıyısında olan iki tesis yapıyor. Bu tesis daha önce İller Bankası tarafından kullanılırken Bakan Hüseyin Çelik tarafından Milli Eğitim’e alınmış ve enstitü olarak kullanılmaya başlanmış.

Enstitüye girişimizde bizi belalı bir sürpriz bekliyordu. Girişte kim olduğunu bilmediğimiz biri bize doğru bağırıp duruyordu:

– Nerede kaldınız? Sizin zamanınız mı? Bak yirmi dakika geciktiniz!. Hey siz gençsiniz, sallanmayın yahu!.. Bak bak ne biçim yürüyor… Sizi yollamam ona göre…. Yürüyün! Hızlanın!..

Ne olduğunu anlamıyorduk. Kimdi bu ve bize niye bağırıyordu. Üstümüze alınmalı mıydık bunu da bilmiyorduk. Adamın yanından geçerken ben de laf attım:

– Beyefendi siz bizi burdan kovdunuz, bir de bağırıyorsunuz… dedim. O ısrarla tekrar yaparken, ben de önünden ve yanından geçip içeri girinceye dek iki defa tekrarladığım halde adam sinirinden beni duydu mu bilmiyorum.

Daha sonra adamın bu merkezde eğitim gören diğer seminer grubunun yöneticisi ve bakanlıkta bir şube müdürü olduğunu öğreniyoruz. Bizim Eğitim yöneticimiz Nadir Bey yemek esnasında yanımıza gelip adamla konuştuğunu ve gereğini yaptığını söyledi. Bu tatsız olaydan sonra yemekler yendi ve yola çıkıldı. Erciş-Muradiye yol ayırımından sonra ilk yol kontrol noktasına ulaşıyoruz. Bu noktada gelen geçen tüm arabalar kontrol ediliyordu. Asker yolu çeşitli bariyerlerle kapatmış ve her gelen aracı durdurarak kimlik ve bagaj kontrol yapıyor. Bizim rehberimiz bize inmememizi söyleyerek kendi gitti, askeri yetkiliyle görüşüp geri geldi. Bir asker yolu açtı ve biz geçtik.

MURADİYE ŞELALESİ, İSHAKPAŞA SARAYI VE AHMET-İ HANİ HAZRETLERİ TÜRBESİ

Yolculuk başında o müdürün aksi tavırlarıyla başlayan gezimizin ikinci aksiliği gezi rehberimizin değişmesi idi. Geziye Enstitünün diğer müdür yardımcısı eşlik edecekti. Gerçi bu arkadaş da sempatik ve iyi biri idi ama biz diğerine alıştığımız için bunu ilk etapta sindirmek zorluğu çektik.

Yolda şarkı, türkü ve fıkralarla başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Muradiye Şelalesi idi. Şelaleye bir asma köprünün üzerinden geçerek varıyoruz. Köprünün üstüne bizim gruptan ilk ben varıyorum. Köprünün karşı tarafına geçip resim çekmek niyetindeyim. Hızlanınca asma köprü sallanmaya başlıyor. Düşme tehlikesine karşılık biraz daha hızlanarak kendimi karşı kıyıya atıyorum.

Şelale kuraklık nedeniyle sıkıntılı anlar yaşıyor. Suyu azalmış sarı kayaları görülmeye başlamış. Şelalede onbeş dakikalık bir fotoğraf çekimi malosı biterken ben tuvalet arıyorum. Tuvalet çıkışında tuvalet ücretinin 50 kuruş olduğunu öğreniyorum. Ben 5 lira uzatıyorum. Kürtçe bozuk parası olmadığını ifade ediyor, tuvaletçi çocuk . Ben ne yapalım anlamında bir şeyler söylerken o minnetsizce “Abi biz sanki para mı istedik?” diyor.

Arabaya döndüğümde herkes beni bekliyordu. Yanımda oturan Oltu Halk Eğitim Müdür Yardımcısı Cemal Tanrıver ile Şelalenin doğal mı suni mi olduğu konusunda tartışıyoruz. O ısrarla Tortum Şelalesi’nin daha güzel olduğunu ve bu şelalenin suyunun aslında dere yatağından geçmesi gerekirken üstten dolandırılarak kayalık alandan akıtıldığını iddia ediyordu. Bu düşüncelerini arabamızdaki Coğrafyacılar tarafından reddediliyor. Yola yine fıkralar ve türkülerle devam ediyoruz.

Çaldıran Savaşı’nın yapıldığı alandan geçiyoruz. Tarihin o kardeş ve dindaş kanlarının döküldüğü anına gidiyoruz. Milliyetçi düşünceye sahip olanlar meydanda coşuyor ama kan dökülerek sorunların çözümünü yapmaktan yana olmayanlar da iğreniyor. Yolda rehberliğimizi yapan kişi de işin içine çok iğrenc bir fıkra anlatarak karışıyor. Fıkra Şah İsmail ile Yavuz Selim arasında geçen hediyeleşme olayını anlatıyor. Sözümona Yavuz, Şah İsmail’e güzel bazı şeyleri hediye olarak yollamış, Şah İsmail de ona karşılık insan ve hayvan dışkısı yollamışmış. Yavuz buna kızan, aynı şekilde mukabelede bulunmak isteyen kabinesinin aksine, güzel eşyalar ve yiyecekler yollayarak içine de bir not koyar: ” Herkes yediği ve giydiği şeylerden hediye yollar” diyerek bir mesaj yollamışmış. “Savaş olgusu ve bizimkiler dürüst ve böyle böyle iyi” zihniyeti ile anlatılagelen bu tip fıkraları şövenist duyguları kabartmak için uydurulmuş, abartılı ve yalan bulduğumdan oldum olası sevmem.

Tendurek Dağları’ndan geçerken sınırımız İran toprakları ve askeri kulubelerini görüyoruz. Tendurek Dağı volkanik faaliyetleri hakkında eğitim hocalarımızdan Hamit Özen Bey bilimsel açıklamalarda bulunuyor. Derken ikinci kontrol noktamız. Aynı ilkinde olduğu gibi yine rehberimiz indi, görüşmesini yaptıktan sonra yol açıldı biz devam ettik. Ama bu noktanın doğal noktası ve çevredeki tank ve zırhlı araçlar insanı daha fazla ürkütüyor ve telaşa sevkediyordu.

Derken yavaş yavaş Ağrı Dağı görülmeye başlıyor. Tendurek Dağlarının eteklerinden inip Doğubeyazıt düzüne çıkmadan görülmeye başlıyor Ağrı Dağı.

Büyük Ağrı, Küçük Ağrı…

Başları dumanlı ve karlı…

Koyu bir bulut kaplamış Ağrı Dağı’nı. Tüm gövdesi meydanda olan o azametiyle başını gizlemiş bir deve kuşunu andırıyor. Ya da yanındaki Küçük Ağrı veya kardeşi Tendurek Dağı’na ayıp olmasın diye tevazüden saklamış olabilir başını bu gizlenme.

Arabamız yolların virajlı ve yokuş aşağı olmasından hız sınırı tahdidi de olduğundan ağır ağır ilerleyor.
Doğubeyazıt-Ağrı-Erzurum yol ayırımına gelince artık Doğubeyazıt daha net görülmeye başlıyor. Geniş bir düzlüğün içinden birden bire fırlamış Ağrı. Tıpkı kardeşi Süphan Dağı gibi. Süphan Dağı da bir yanı Vangölü, diğer yanı Malazgirt Ovası ve Patnos Ovası olduğu halde ortada dimdik dikilen bir zafer abidesi gibi duruyor.

Babamın babası buradan gelmeydi. Doğubeyazıt’tan. Doğubeyazıt etnik yapı olarak tamamıyla Kürt ve de Celali Aşireti’ne mensuplar. Bizim burada onlarca tanıdığımız olduğu halde kırk yaşımdan sonra gelmek nasip oluyor buraya…

Doğubeyazıt bir yanı ova ama diğer yanları dağ. Bir yandan Ağrı Dağı, diğer yandan İshakpaşa Sarayı’nın üzerine kurulduğu tepeler. Müthiş bir manzara arzediyor. Ama bu muhteşem coğrafi yapıya rağmen bakımsızlık ve yatırımdan mahrum kalmışlık hemen farkediliyor.

Dünyanın ilk merkezi sistemli kalorifer sistemine sahip olan bu binanın bulunduğu mekanın daha bakımlı ve daha görkemli bir düzene ve işleyişe sahip olmasını beklerdik doğrusu.

“İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür.

Doğubeyazıt İlçesi’nin 5 km. doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan Saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devrindeki son büyük anıt yapısıdır. 18. yy. Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden olduğu kadar, sanat tarihi yönünden de değeri büyüktür. Sarayın Harem Dairesi Takkapı kitabesine göre yapılış tarihi Hicri 1199, Miladî 1784’tür.

Saray binasının bulunduğu zemin vadi yakası olduğundan, kayalık ve sert bir yerdir. Eski Beyazıt şehrinin merkezinde olmasına rağmen, bu yapının üç tarafı (kuzey, batı, güney) dik ve meyillidir. Sadece doğu tarafında müsait bir düzlük vardır. Sarayın giriş kapısı buradadır. Aynı zamanda en dar cephesidir.

Saray, kalelerin özelliğini kaybettiği; ateşli silahların bulunduğu bir çağda yapıldığından, doğu yönündeki tepelere karşı müdafaası zayıftır. Cümle kapısı müdafaa bakımından en zayıf noktasıdır. Cümle kapısı bölümü, İstanbul ve Anadolu’da kurulan saraylarınkinden farksız olup, taş işçiliği ve oymacılığı yönünden muntazamdır.

Türklere özgü tarihi saray örnekleri bugün ülkemizde pek az sayıda kalmıştır. Bunlardan biri de İshak Paşa Sarayı ve Külliyesi’dir.

İshak Paşa Sarayı şu mimari bölümlerden meydana gelir:
1- Dış cephe,
2- Birinci ve ikinci avlu,
3- Selamlık dairesi,
4- Cami binası,
5- Aşevi (Darüzziyafe),
6- Hamam,
7- Harem dairesi odaları,
8- Merasim ve eğlence salonu,
9- Takkapılar,
10- Cephanelik ve erzak odaları,
11- Türbe binası,
12- Fırın,
13- Zindan,
14- İç mimariden bazı bölümler (kapılar, pencereler, dolaplar, şerbetlikler, şömineler vs.)

Saray Osmanlı, Fars ve Selçuklu uygarlığının mimari üslubunu bünyesinde toplayan bir özellik taşır. Cildıroğullarından II. İshak Paşa ile Çolak Abdi Paşa’ca 1685’te yaptırılan saraya, 1784’te son şekil verilmiştir. Yapı yaklaşık olarak 115×50 m. ölçülerinde bir alana kurulmuştur. Kesme taştan yapılan sarayın doğu cephesindeki portali kabartma ve süslemeleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini yansıtır.

Saray iki avlu ve bu avluda bulunan yapılar topluluğundan meydana gelmiştir. Birinci avludaki yapıların bazıları yıkılmıştır. Dört tarafı yapılarla çevrili ikinci avlu dikdörtgen planlıdır. Girişe göre sağ tarafta selamlık ve onun arkasında haremlik vardır. Bunların sonunda cami ve türbe bulunmaktadır. Türbe Selçuklu kümbet mimarisi üslubunda inşa edilmiştir. Saray bölümü iki kattan oluşmaktadır. 366 oda da bu iki kat içinde yer almaktadır. Her odada taştan yapılmış ocaklar vardır. Taş duvarlardaki boşluklar bütün yapının merkezi bir ısıtma sistemine sahip bulunduğunu göstermektedir. Divan salonu 20×3 m. boyutlarındadır. Duvarları ve tabanı taştandır. Duvarları Türk hat sanatının örnekleriyle, sülüsle yazılmış ayet ve beyitlerle süslüdür. Burada yer alan “İshak meram üzere kerem kıldı cihanı-Binyüzdoksandokuz buna oldu tarih” beytinden sarayın miladî 1784 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır. Sarayın ikinci avlusundaki türbe, kesme taştan yapılmıştır. Bu sekizgen türbe, Selçuklu türbe mimarisi geleneğinin tipik örneği olan kümbet şeklindedir ve iki katlıdır. Duvarları geometrik motiflerle süslüdür. Bu türbede Çolak Abdi Paşa, İshak Paşa ve yakınları yatmaktadır.” (KAYNAK: http://www.kultur.gov.tr)

Sarayın doğusunda bulunan Urartu Kalesinin arka tarafında bulunan Eski Doğubeyazıt şehrinin kalıntıları arasından bize bakan büyük insan ve aşkın piri Ahmet-i Hani Hazretlerinin turbesine gidiyoruz. Türbenin çevresinde bir çok satıcı var. Günlük geçimini buraya gelen turistlere bir şeyler satarak sağlayan halk o manevi atmosferin bilincinde. Arabamızı uygun bir yere park edip saygıyla üstadın mezarına yaklaşıyoruz. İçeriye giren bayan arkadaşlar çantalarından çıkardıkları çeşitli başörtüsü ve giysilerle başlarını ve kollarını kapatıyorlar. Fatiha ve duadan sonra dışarı çıkarken, bizi kapıda yerli bir sevdalısı yakalıyor bu türbenin. Bize Ahmet Hani Hazretleri hakkında bilgiler veriyor: “Ahmet Hani Hazretleri Aristo ve Sokrates sonrası üçüncü öğretmendir, diyor. O insanı seven ve insani değer ve hakları ön plana çıkarmış, eğitime ağırlık veren bir filozoftur….” diyor. Bu gönüllü rehberimizi maalesef fazla dinleyemiyoruz. Çünkü akşam olmuştur ve arabamızın hareket saati yaklaşmıştır…

Ahmed-i Hâni (Kürtçe: Ehmedê Xanî) (d. 1651 – ö. 1707), 17. yüzyılda, divân edebiyatının, Kürtçe’nin Kurmanci lehçesine uyarlanmış şekli olan “Mem u Zin”i yazan, Hakkarili tarihçi, edebiyatçı ve mutasavvıf. Yaşadığı yörede zaman zaman şeyh olarak kabul edilmiş, Hani Baba adıyla da anılmıştır. Doğu Beyazıt medreselerinde müderrislik ve saray katipliği yapmıştır.

Ahmed-i Hâni, Mem u Zin adlı eserinde, Emir Zeynettin’in güzellikleriyle dillere destan olan Zin ve Sti adlı iki kız kardeşinin Mem ve Tajdin ismindeki iki gençle olan aşklarını şiir şeklinde anlatır. Eser, aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır.

Eserleri

Mem û Zîn (Aşk destanı)
Nûbara Biçûkan (Çocuklar için Arapça/Kürtçe Sözlük)
Eqîda Îmanê (İslami İttikat)
Eqîdeya Îslamê (İslam İnancı)
Fî Beyanî Erkanî Îslam (İslam’ın Temelleri)

Mem û Zîn, Ahmed Xânî’nin 17. yüzyıl’da yazdığı ünlü manzum eseri. Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmıştır.

Birbirine aşık olan ancak kavuşamayan iki gencin trajik öyküsünü anlatır. Bu hikaye milattan çok önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik nitelik kazanan bir destandır. Ozan bu destandan ilham alarak o hikayeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş bir uslupla yazmıstır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de insanliğa ölmez bir eser armağan etmiştir.

Bu eserde Mem ve Zîn’in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal, kültürel ve idari durumunu da güçlü bir maharetle tasvir etmiştir.

İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ve Zîn’in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Bekir karekterinde somutlaştırarak gözler önüne sermişti.

Eserden bir alıntı

Zîn bi findê re di peyive (Zîn muma sesleniyor)
Dem,şem’e di kir ji bo xwe demsaz (bazen mumu ederdi kendine muhattap)
Ey hemser û hemnişîn û hemraz (ey sır ve oturma arkadaşım,baş arkadaşım)
Herçendî bi sohtine wekî min (gerçi yanmak yönünden benim gibisin sen)
Emma ne bi gotinê wekî min (fakat konuşma yönünden benim gibi değilsin)
Ger şibhete min te ji bi gota (eğer sen de benim gibi söyleseydin)
De min bi xwe dil qewî ne sohta (benim de gönlüm fazla yanmazdı)
Derdê min û te ji yek bi ferqe (benimle senin derdin farklıdır)
Ew ferqe ji xerbe ta bi şerqe (o fark doğudan batıya kadardır)
Meşriq tu yî,agirê te zahirsen (doğusun ateşin görünüştedir)
Mexrib ez û batinê min agir (batı da benim, içim ateştir)
Daîm di sojit me rişteye can (her zaman yanıyor canımızın damarı)

Ahmed Xânî, Mem û Zîn’nin girişinde der ki: Ben bu kitabı diğer Kürt aydınları gibi Farsça ya da Arapça (zamanın gözde dillerinde) yazmıyorum. Kendi dilimle (Kürtçe) yazıyorum ki daha sonra çıkıp da sizin diliniz yok, sizin edebiyatınız yok demesinler.

(Kaynak: Vikipedi, Ahmet Hani ve Mem ü Zin maddeleri)

Doğubeyazıt’ta verilen kırkbeşdakikalık bir serbest zamanda herkes çarşı-pazar dolaşıp pasajlarda kaçak eşya alışverişi yapıyor ve dedemin şehrinden kısa da olsa yaptığım bu geziden dönüyoruz. Bir daha kimbilir ne zaman ve ne şekilde geleceğim. Kimbilir…

ARIZA VAR …

Şehirden ayrılıyoruz ayrılmasına da şehir bizi bırakır mı peki?

Mümkün değil…

Ağrı Dağı bizi mıknatıs gibi kendine geri geri çekiyor adeta.

Aksilik bu ya.. Aksi bir adamın bizi tatsız karşılamasıyla günün iyi gitmeyeceği belli olmuştu zaten.. Olay şöyle oldu:

Doğubeyazıt’ı bitirdik. Rampaya vurup bitirdik. Şehir kaybolmuş ama Ağrı Dağı’nın azameti hala tümüyle kaybolmamış. Tabela VAN 150 km. yazıyor. Bir telefon geliyor bizim aracın sürücüsüne. Arkamızdan gelen araba arızalanmış ve bizi geri çağırıyorlar. Arabada “dönelim, dönmeyelim, inelim de araba gitsin gelsin, yok inmeyelim birlikte gidelim, buralardan tekin değil, kötü bir sonuçla karşılaşmayalım” tartışmaları devam ediyor. Ben “Arkadaşlar o araba dağda kalır, dönelim veya dönmeyelim demiyorum ama arabamızdan inmeyelim. İnersek hem nelerle karşılaşacağımız belli olmaz hem de arabamız oraya giderse diğer arabanın tüm yolcuları bizim yerlerimize saldırır biz ayakta kalırız.” dedim. Görüşüme eğitim yöneticimiz Nadir Bey de destek verince biz inmeden araba kendine dönüş için geniş bir yer bulunca dönüyoruz. 10 km kadar geri geliyoruz. Doğubeyazıt şehrine bakan bir tepede araba durmuş, bütün yolcular yola yayılmıştı. Araba prenses marka bir otobüs idi. Bu tip arabaların en yeni modeli sanırım 1998 olmalıydı. Yani araba en az on yaşındadı. Üstelik bu araçlar çabuk dökülmüş artık şehirlerarası mesafelerde pek rağbet görmeyen bir modeldi. Bizim bindiğimiz aracımız 403 Mercedes idi. Modelini bilmiyorum ama araba yeni gibiydi.

Arabamız dönüş yapıp yönünü gideceğimiz Van’a doğru çevirince toplulukta bir hareketlilik oldu. Biz gelmeden kadın ve çockların bizim arabaya bindirileceği kararlaştırılmış olduğundan diğer arabadaki kadın ve çocukları bizim arabaya transfer etmişlerdi bile. Erkeklerden kalmak isteyenler oldu. Ben bizim arabadaki erkeklerin ayakta da olsa bizim arabayla dönmelerini önerdimse de başta Eğitim Müdürümüz Nadir Bey ve hocalarımızdan Hamit Bey ile bir grup erkek orada kalmayı tercih etmişlerdi.

Ben orada kalanların geç saatlere kadar kalacaklarından emindim. Zira daha önce turizmde karşılaştığım bu tip arabalar yolda kalmaya musait arabalar idi. Hafızalarınızı zorlarsanız; geçen yıl, İzmir’den Kapadokya’ya bir ilköğretim okulu öğrenci grubunu da geziye böyle bir araba götürmüştü. O turun başlangıcı da kusurlu idi. Çünkü 45 kişilik bir arabaya 65 kişi bindirilmiş ve meydana gelen kaza sonucu da otuz küsür çocuk (öğrenci) ve veli-öğretmen ölmüş ve diğerleri de yaralanmıştı. Bu arabaları turizme ve hele hele şehirlerarası yollara çıkarmak bence suçtu. Bu tür durumlarda yakın yerleşim birimleri varsa yeni bir araba çağırılır ve yolu transfer edilirdi. Ama başta yöneticilerimiz olmak üzere kalmayı tercih edenlerne düşündüler bilmiyorum. Nihayet dediğim gibi de oldu. Biz 21:30 sularında dönmüştük Hizmetiçi Enstitüsüne, dağda kalanlar da bizden 3 saat sonra Doğubeyazıt’tan çağırdıkları bir araba ile dönmek zorunda kalmışlardı. Hizmetiçi Eğitim Enstitüsünde herkes balık beklliyordu. Ama üç dört çeşit yemeğin ana yemeği biber ve patlıcan dolmasıydı. Ben arkadaşlara “Balık Dolmasına buyrun diye takılmıştım.”

Van merkezdeki öğretmenlerevine dönünce saat 01:15 sularıydı. Herkes kendini odasına atıp uyu aya koyulurken ben odamda yalnız kaldığımdan gece uyku tutmayacağını bildiğimden eşofmanlarımı giydikten sonra kurs hocamız Hamit Beyin üst kattaki odasına gidip geç saatlere kadar sohbet ettik ve fotoğraflarla uğraştık. Odanın kapısında bir ara beliren Iğdırlı Sedat namıyla bilinen kursumuzun sempatik ve eksilmeyen moral kaynağı olan Sedat Bilir’e: ”Odama inerken seni çağırırım gel sohbet edelim dedim.” dedim demesine ama Hamit Beyin yanından ayrılıncaya dek, geç olmuştu. Sedat’ı ve yanındaki oda arkadaşını rahatsız etmemek için de olsa direk geçtim. Umarım Sedat’ı küstürmemişimdir. Odama çekilip uykuya kanatlanışım yaklaşık 03:00 sularındaydı. Sabah erken 06:30′a kurulu saatimin alarmı çalıncaya kadar deliksiz uyumuşum…

AH TAMARA !..

Doğuda bol oksijen ve yüksek rakımdan dolayı bu kadarcık uyku yeterli oluyor ve ben sabah zinde bir şekilde kalkıyor duşumu alıyorum. Odamdan kahvaltıya inince saat: 07:30 idi. Oda kapımı açık unuttuğumu hatırlayınca dönüyorum. Kapıyı kontrol edince kapının kapalı olduğunu görünce bir kuşku giriyor içime. Kapıyı açıyorum. İçeri girince herşeyin yerli yerinde olduğunu ve içerinin boş olduğunu görüyorum. Kendi kendime gülerek geri çıkıyorum. Bu kez kapıyı iyi kapatarak ayrılıyorum.

Dördüncü Gün Programımızda dersten sonra AKDAMAR ADASI var.

Akdamar Adası Van Gölü’nün içinde yer alan en büyük adadır.

Van’ın Gevaş ilçesi sınırları içerisinde yer alan adada Ermeniler´den kalma bir kilise bulunur. Yüzölçümü 70,000 metrekare olan adanın toplam kıyı uzunluğu 3 kilometreyi bulmaktadır. En yüksek noktası deniz seviyesinden 1912 metre yüksekte bulunan adanın batı uçlarında yüksekliği 8 metreye ulaşan dik kayalıklar vardır. En eski kaynaklarda adanın adı, Gevaş bölgesinde hüküm süren Ermeni Rştuni sülalesine atfen Rştunik Adası olarak geçmektedir. 705 yılında Vard Rştuni’nin adada öldürülerek Rştuni beyliğine son verilmesinden sonra ada ve yöresi, daha önce Başkale’de (Ağbak) hüküm süren Ardzruni sülalesinin eline geçmiştir. 908’de I. Gagik Ardzruni bazı Ermeni ve Müslüman beyleriyle anlaşarak Gevaş’ta (Vostan) kendini Vaspuragan Kralı ilan etmiş ve bilahare başkentini adaya taşımaya karar vermiştir. I. Gagik adada halen mevcut olan kiliseden başka müstahkem bir kasaba, saray, çarşı ve liman inşa ettirmiştir. Ada üzerindeki sivil yerleşimin 16. yüzyıl başlarına kadar canlı olarak varlığını sürdürdüğü ve 1535 Osmanlı-İran harbi’nde tahrip edildiği anlaşılmaktadır.

16. yüzyıldan sonra sivil yerleşimin bulunmadığı adada Kutsal Haç’a (Surp Khaç) adanmış bir Ermeni manastırı hayatiyetini sürdürmüştür. 19. yüzyıl sonlarında 300 civarında keşişin ikamet ettiği manastır, 1895 ve 1915 olaylarından sonra terkedilmiştir.

Ermeni Kilisesinin ruhani başkanlığı olan Gatoğigosluk makamı 10. yüzyıl ortalarından 1101 yılına kadar Ahtamar Adasında bulunmuştur. Makamın 12. yüzyılda Kilikya’ya taşınmasından sonra da Ahtamar Kilisesi 19. yüzyıla dek önderlik iddiasını devam ettirmiştir.

Bu adayla ilintili olarak bir de efsane anlatılmaktadır. Efsane zayif bir rivayet olsa da bilge halkı tamamen bunu bir gerçek olmuş gibi benimsemişler…

Efsaneye göre…

Zamanında bu adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı vardır. Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan Müslüman bir genç bu kıza âşık olur. Bu genç Tamara’yla buluşmak için her gece adaya yüzer. Tamara ise ona gece karanlığında yerini belli etmek için onu bir fenerle bekler. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü yitirmesine neden olur. Yüzmekten gücünü yitirip, yorulan genç çoban boğulur ve boğulmadan önce son nefesiyle “Ah Tamara!” diye haykırır. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakarak boğulur. Ah Tamara! isminin dönüşerek zamanla Ahtamar biçimini aldığı anlatılır.

Rehberliğimizi yapan Erol Bey: “Kızın adı ünlenmiş ama bizim zavallı çobanın adını bilen yok.” deyip efsaneye serzenişlerini belirtiyor. Adaya bir motor ile çıkıyoruz. Bizim gruptan başka dün arabaları bozulan ve bizimle Doğubeyazıt’a gelen ekip de geliyor. Adaya doğru uzandıkça motorda bulunanlar adaya karşı bol bol poz verip resimler çekiyor. Adaya yaklaştıkça dikkatimizi çeken kilisesiyle birlikte sinekleri de oluyor. Adadaki sodalı su taşlara vurup yosunlaştıkça oradan sivri sinekler türeyip ilkin adaya gelenlere saldırıyorlar.

Adada yaşayan insan olmadığından gelen motorlara dadanıp gelenleri karşılamak da doğal olarak onlara kalıyor.. Adada kimse kalmıyor dedim de adada ziyaretçiler için yapılan tuvaletin bakıcısı çocuk “burada kalıyorum” demişti. Sanırım kimsesiz biriydi. Sefil bir tipi vardı. Tuvalete girince 50 kuruş demişti. Çıkışta da 1 lira isteyince ona önce kızmıştım. Ama sefil haline de üzülmüştüm doğrusu.

Kiliseyi gezerken bir tekne ile bir grup ecnebi turist de başka bir motor ile geldi. Adaya ve Van’a gösterilen bu ilgiden Vanlılar gayet memnun. Bunu da iyi değerlendirebiliyorlar doğrusu. Van halkı bu bilince tam erişmişse de Belediye Başkanlığı koltuğunda oturanlar nedense bu işi fazla önemsemediler mi nedir, şehrin ağlayan yüzüne bir nebze olsun derman olamıyorlar. Şehrin göze hitap eden estetik anlayışı maalesef henüz tam olarak yerleşmemiş. AB ülkelerinden alınan onca kaynak da bana öyle geliyor ki birilerine rant olarak gidiyor. Bu Van ve Vanlı için de büyük bir kayıp demektir…

Adada bol bol resimler çekiyorum. Kilise içindeki ışık-gölge oyunlarından hoş portreler yakalıyorum. Ama çok istediğim halde bir tane özel resim çektiremiyorum. Makinayı eline alan ya titrettiğinden ya da resimleri gövdeden almaya kalkışmalarından iyi bir poz çektiremiyorum. Bir kaç arkadaşın eline makinayı tuttuşturduğum halde sonuç hep aynı. Ben de en son bir tanesine razi görünüp vazgeçiyorum çektirmekten. Aynı durum dışarda adanın batı kesimindeki bir koyun gölün içine doğru uzanan burnunun önündeki kaya ile birlikte görümünümünden oluşan muhteşem manzaranın karşısında resim çektirmek isteyişim de aynı sonuçla bitmişti. Bunu dert etmiyorum çünkü fotoğraf çekmek için de değişik bir bakış açısı gerektiren bir santçılı olduğuna inanıyorum. Bu da herkese nasip olur şey değil elbette.

Teknemize dönüş için tekrar geçiyoruz. Teknemiz bu kez daha neşeyle yüzüyor. Gidişte hep manzara ile uğraşan ekip bu kez manzaraya doymuş olarak döndüğünden işin eğlence boyutuna geçtiler. Iğdırlı Sedat, Nadir Beyin de etkisiyle, güvertenin ön kısmına oturan ve Eğitim Enstitüsünden gelen ekipten gençlerle rekabete girmiş, şarkı ve türkü musabakası başlamıştır çünkü. Tek başına bütün gruba yettiğini gösteren Sedat coşkulu alkışlar alıyor. Üst güverteden ve motorun kapalı iç mekanından yükselen bu müzik sesine tempolu destekler geliyor.

Bizim arabamız ve diğer grubun arabası Edremit Öğretmenlerevi tesislerine yanaşıyor. Önce biz gidip çay bahçesine kuruluyoruz. Sonra da onlar geliyor. Bzim arkadaşlardan o güne kadar kendini sadece Doğubeyazıt’a giderken gösteren Hüseyin Küçükoğlu sazını alıyor ve etrafına toplanan coşkulu halkanın ortasında oturup türküler seslendiriyor. Halaylar çekilmeden önce benim de bir isteğim oluyor. “Odam kireç tutmuyor…” diyorum. Hüseyin hazır. ve ben dörtlükler arasında kendimi kaptırıyorum “Vaaay liméné limineeeeyyy… Can liméné limineeeeyyy!” Kendi kendime şaşırıyorum. Derken halaylar ve ardından içilen çaylardan sonra diğer grubun yaklaşık yarım saat ardından toplanıp neffis VanGölü manzarası eşliğinde Van’ın içine ve oradan öğretmenlerevine dönüyorum. Akşam 19:30’da Eğitim yöneticimiz Nadir Bey ve öğretmenlerimiz Ülker Hanım ve Hamit Bey ile birlikte Iğdırlı’nın arabasıyla AŞIKLAR KAHVESİne gidecek icra edilecek progama katılacak, yarın yapılacak olan “ŞİİR ve TÜRKÜ GECESİ”ne planlama yapacak ve akşama erkenden gelip Türkiye-ALmanya Milli takımları arasında oynanacak olan Euro_2008 yarı final maçına yetişecektik…

Öğretmenlerevine gittiğimizde bu söz verenlerin birer birer vazgeçtiklerini görünce pek şaşırmıyorum. Sadece üzülüyorum o kadar.. Iğdırlı da en son yemek yerken gelemeyeceğini belirtince yemekte yüksek sesle teklifimi tüm arkadaşlara iletiyorum. Bizim masada oturan, Doğubeyazıt’ta görevli Hataylı Ahmet Korkmaz adlı arkadaş gelebileceğini söyledi. Acele ile yemeklerimizi yedik ve hemen öğretmenler evinin önündeki arabalara binerek şehir merkezine ulaştık. (Bu arada yemeğimizin ne olduğunu tahmin edin bakalım.. Evet evet bildiniz… BİBER DOLMASI…. Dün Akşam Eğitim Enstitüsünde dolmaya doymayanlar için iyi bir fırsat.. Ben A’LACARD yemek ısmarlıyorum. Ama pişman oluyorum. Çünkü ok bekletildim ve programa geç kalacağız korkarım..)

Şehirde yürümeyle beş dakika sonra kahvehaneye ulaşmıştık. Yine arka bölüme toplanan küçük grupta geçen gidişime göre eksilenler vardı ama bu kez kadim dostum ve üstadım Müştehir Karakaya vardı. Ben Van’a gelirken o uluslararası bir şiir programı için Samsun’a gitmişti. Karşılama sıcak geçiyor. Hocamla kucaklaşıyoruz. Mehmet Feyyat ve Aşık Çağları ile tokalaşıp Ahmet’i de onlarla tanıştırıyorum. Gidip bir sandalyeye oturuyorum. Aşık Çağları sazını duvara asıp ayrıldığına göre programın sonunda yetişebildiğimizi anlıyorum. Üzülüyorum. En çok da Ahmet’e bir şey dinletemediğim için üzüntülüyüm. Ama o ne Ahmet kalkıp duvardan Aşık Çağlarî’nin astığı sazı indiriyor ve acemice bir kaç tıngırtmadan sonra düzenli notalar eşliğinde bir ezgi çalıyor.. Bak hele bak bir de söylüyor… Ben şaşırıyorum. Ahmet yolda babasının ozanvari saz çalışından bahsetmiş, saz ile büyüdüklerini anlatmıştı ama bana bu kadar hünerli olabileceğini de söylememişti.. Aşık Çağlarî sazını asığ gitmişti ya, vurulan darbelerden sazın inlemelerinden ve Ahmet’in meydan okurcasına çıkan sözlerinden etkilenerek onu ciddi bir rakip sanarak geri geldi ve sazını alarak, Ahmet’i taşlamaya başladı.. Biz kahkaha ve neşe ile Çağlarî’yi dinlerken Ahmet mahcubiyetle ve acemiliğiyle yaptığı yanlışın farkına varıp sustu. Sazı kucağına alarak süt dökmüş Van Kedisi edasıyla suspus oturdu. Bereket bizim Aşık, rakibinin ciddi olmadığını tez anladı ve onu daha fazla mahcup etmeden taşlamaların yönünü değiştirerek bize bir iki tane daha türkü okuyup bitirdi. Biz de yarınki programı planlayarak oradan Müştehir Hocam ve Mehmet Feyyat ile birlikte Belediyenin önünde kurulan dev ekrandan maç izlemek üzere ayrıldık.

MAÇI KAYBETTİK SUÇLUSU VOLKAN…

Belediyenin halkı kaynaştırma amacıyla yaptığı bu organizasyonu beğeniyorum. Alkışlıyorum. Benzeri programlarla hakın daha da sosyalleşmesi ve kaynaşması bence sağlanmalıdır. Ancak ortamı ve sunum şeklini beğnmiyorum. Nitekim o ekran karşısına geçen halk ya yerlere oturacak ya da belediyenin önündeki merdivenlere… Bence ortam daha da müreffeh tutulabilir ve plastik sandalyeler serilerek az sonra trafiğe kapatılacak olan caddeye daha rahat oturmaları sağlanabilirdi. Bir de perdeye çok yakından yansıtılan görüntü biraz daha uzaktan yasıtılarak büyütülebilirdi.. Neyse herşeye rağmen iyi bir düşünce deyip bizimle birlikte gelen arkadaşlarla vedalaşıp Ahmet ile birlikte öğretmenlerevine geri dönüyoruz. Minibüs duraklarının yan tarafında bulunan marketten su, meyve suyu ve büyük bir paket ayçekirdeği alıyorum. Bu gece millete kafası yerine çekirdek yedirecem bol bol…

Öğretmenlerevine varınca kapıda kalabalık bir topluluğa denk geliyoruz. “Bizi kapıda karşılamanıza gerek yoktu arkadaşlar” diye takılıyorum. Meğer içerde maç yayını veren kanal bozulduğundan bunlar çarşıya gitmeye hazırlanıyorlarmış. Onlara Belediyenin caddede verdiği yayını haber verince aceleyle arabalara yönelip gidiyorlar. Ben de odama çekilip eşofmanlarımı giyip ineceğimi söylüyorum. Ahmet’e yer rezervasyonunu yapıp ayrılıyorum. O esnada Tv ayarları için çalışan teknik ekipten umutluydum. Umutlarım gerçekleşti. Ben eşofmanlarımı giyip gelinceye dek ayarların düzeldiğini ve milletin maç izlediğini gördüm. Koltuğa kurulup uygun oturuş pozisyonumu aldıktan sonra çekirdek davetime icabet edenlerle birlikte ilk yarı boyunca bir kışlık yakacağımıza yetecek kadar çekirdek kabuğu atık olarak kazanmıştık.. Maçın ikinci yarısında getirilen projeksiyonu ayarlayarak biz de beyaz perdeye yansıtma yapınca, öğretmenlerevinin dev LCD ekranından başka bir de beyaz perdeli ekranımız olmuştu. İkinci yarıyı iki dev ekrandan izlememize ve Semih ile Uğur Boral’ın gollerine rağmen yenik kapatınca kahrolmuştuk. Her ne kadar oraya kadar gelmemiz bir başarı olarak kabul ediliyor olsa da bence o maçı da kazanarak en az finallere kadar gidebilmeliydik. Yunanistanın aldığı kupayı pekala bu sene de biz kazanabilirdik. Ama Rüştü hazretleri, rüştünü ispatlamamış kaleciler gibi acemilikler ve hatalar yaparak maçı kaybetmemize katkıda bulunsa da, ben asıl suçlu Volkan’dır diyorum. Durup dururken fevri hareketlerle kırmızı kart yememiş olsaydı belki de şu an kalede olacak ve iyi bir sonuçla ayrılacaktık. Neyse herşeyde bir hayır varmış. Bu da bize ders olsun…

İdam sehpasında Temel’e sormuşlar:

– Son sözlerini söyle !

Temel düşünmeden konuşmuş:

– Ha bu bana ders olsun, demiş.

Biz de idamımızdan bol bol dersler çıkarmakla uğraşacağız önümüzdeki günlerde anlaşılan…

BEŞİNCİ GÜN ÇİĞKÖFTE, ŞİİR VE TÜRKÜ

Perşembe perişanlık verirmiş… Gündüz boyu bir problemimiz olmadı ama, akşama doğru başladı sancı…

Perşembe günkü derslerimiz de her zamanki gibi neşe içinde ama dolu dolu ve faydalı geçiyor. Bugün bir uygulamalı ders yapmamız gerekir. Kimse başta çıkmak istemedi. Tuncelili ama, Elazığ Halk Eğitim Merkezinde çalışan ve tecrubeli sınıf öğretmeni arkdaşlarımızdan Canan Kılınçtepe, ders vermek üzere yarı gönüllü çıkıyor tahtaya. Bazen ciddileşerek bize öğrenciymişiz gibi dersini anlatırken, karşısındakilerin hepsinin öğretmen olduğunu hatırlaması onu da heyecanlandırıyor. Bize uygulama yapacağına şöyle yaparım, böyle yaparım şeklinde fikirlerini beyan etmeye çalıştı. Yanımda oturan Iğdırlı Sedat, Canan Hanıma bir komplo hazırlamıştı ama fikrini bana açıklamasıyle son anda önledim. Uygulamalı ders de zaten Ülker Hanım anlaşılmadığı kabul edilen açıklamalar yapmak için araya girmesiyle bitti. Canan Hanım kurulan tuzaktan ucuz kurtulurken o günkü dersimiz de bitmiş oluyordu.

LİSE ÖĞRETMENİM NESİM ALKAN

Perşembe günü Eğitim Enstitüsünden bir iki kişi harcırah ve diğer ödemeler için öğretmenlerevine gelmişlerdi. Öğle yemeğinden önce gelip dersliğin önündeki lobide oturdular. Orada herkese birer zarf uzattılar. Zarflarda yevmiyeler hakkedişler ve kesintiler mevcuttu. Ne iştir anlamıyorum. Bütün arkadaşların zarfları var, bir tek benim ve hemşehrim Servet Özarslan’ınki yoktu. Neyse biraz sağı-solu dosyalar ve çantalar karıştırıldıktan sonra Servet’inki bulunduysa da benim zarfımı basmayı unutmuşlar. “Hallederiz hocam.” dediler. Ancak akşama doğru benim zarfı görebildik. Bu arada mutemetlerle sohbet ederken Malazgirt’ten bir öğretmenin burada Milli Eğitim Şube Müdürü olduğunu duyuyorum. Nesim ALKAN ismi beni heyecanlandırıyor. Benim Lise’de öğretmenim. Hem de benim edebi kişiliğim üzerine çok büyük etkisi olan bir isim. Gidip mutlaka ziyaret edeceğim. Öğle yemeği yerken bunu masamda oturan Eğitim Görevlimiz Hamdi Bey’e de anlatıyorum. “Birlikte gidelim” diyor. Tamam. Yemek sonrası Hamdi Bey odasına gidiyor, resmilerini giyiyor. Bakanlık adamı ya, imaj önemliyiş… İşte Ankara denen şehri bu yüzden pek sevmiyorum. Bakanından odacısına kadar herkes böyle resmi ya… Resmi işler beni sıkar valla abi..

Milli Eğitim Müdürlüğü bizim öğretmenlerevine yürümeyle kısa bir mesafede. Bu yolu yürüyüp varıyoruz. Geniş bir bahçeden içeri giriyoruz. Kapıdaki görevlilere soruyorum. Oda tarifi alıyorum.

İçerde iki kişi oturuyor.

Gidip selam veriyorum. Hocam selamımızı alıyor. Kendisine doğru yönelince ayağa kalkıyor, bana elini uzatıyor.

Elini zorla öpmek istiyorum. O bırakmıyor.

“Öpmezsem kendimi tanıtmam.” diyorum ama o yine örtürmüyor.

Hamit Bey de tokalaşıyor Hocamla. Karşısına oturunca, Hocamın beni tanımasını istiyorum. Hafızasını yokluyor ama çok zor olduğunu biliyorum.

Aradan koskoca yirmibeş yıl geçmiş. Malazgirt Alparslan Lisesi’nden mezun olalı… Hey gidi günler hey !… 1983 nire, 2008 nire… Hocama kendimi tanıtıyorum. Epey memnun oluyor. Yavaş yavaş geri gelen hafızasında nereye oturuyorum tam olarak bilmiyorum ama güzel bir sohbetimiz oluyor. Çaylardan sonra kahve içiliyor. Sohbet kıvamlı olarak devam ediyor… Malazgirt’ten sonra gittiği yerlerden bahsediyor. Eski öğretmenlerden ve Okul Müdürümüz diğer edebiyat hocam Kasım Çoban’dan bahsediyoruz. O da Eskişehir’de imiş. Hamit Bey ile Hocam arasında da küçük bir diyalogdan sonra çıkıp gelirken hocam bizi kapıya kadar uğrluyor… Akşamki programımıza davet ediyorum. Özür dileyerek gelemeyeceğini belirtiyor hocam.

O gün iki uğurlama daha yaşayacaktık. Önce Ülker Hanım, üniversitede okuyan kızının mezuniyet töreni için erken ayrılma durumundaydı. Sonra da Mardin’den tayini İstanbul’a çıkan Kader Özlem Akgün adlı arkadaşımız yıl kaybına uğramamak için, 1 Temmuz’a kalmadan gidip yeni görev yerinde başlamak için izin istedi ve aramızdan ayrıldı.

Saatler yavaş yavaş yaklaşırken bende hafif bir heyecan belirtisi başgöstermeye başladı.

Evet heyecanlıydım..

Misafir olarak geldiğim bir şehirde bir şiir ve türkü programı tertip ediyordum. benim bu işlerdeki maharetlerimi iyi bilmeyenlerden şair Leyla Mihrinaz Engin, bana;

-Sen neymişsin Ramazan Hocam? diye takılıyor.

Ben de:

Ramazan:1 – Vanlılar:0 diye takılıyorum.

Akşama dek çiğ köfte hazırlıkları yapıyor Ali Usta. Ellerine sağlık olsun. biraz acemiyane olmuş, ama çaktırmadık. Hani belki de çiğ köftedeki damak zevki açısından benim anlayışım farklı olabilirdi. Gerçi sağa – sola koşturmaktan bir köfteden başka yediğim de olmadı ya… O köftede gözüm kaldı Ali kardeş. Bir daha başka bir seminerde karşılaşırsak bana borcun olsun e mi… Akşamüstü saat: 20:00’de başlaması gereken program konuklarımızın gecikmesinden dolayı bende epey sıkıntı meydana getirdi. Genel Müdürümüz Sadrettin Gönültaş Beyi odasına program başlayana dek gönderdikten sonra rahatladık biraz. Nadir Beyin ikidebir “Nerede kaldı, Neredeler?” şeklindeki sorularının ve o anlama gelen bakışlarının altında ezilmek üzereyken bizimkiler çıkıp geldiler nihayet.

Sahne kuruldu. Sazlar çalınmaya başlayınca azcık kendime geliyorum. Artık gam yemem… Program başladı ya..

Ozanlarla başladı program. Aşık Celalî Öğrtmenlere hitaben yazdığı bir şiirini okuması ve ardından Aşık Çağlarî ile doğaçlama olarak öğretmenlere yaptıkları methiye sayılabilecek “Öğretmenim” türküsü yer yer söylemlerindeki güçlü vurgular alkış aldı. Aşıklara sazı ve sözü kaptırınca almak bir hayli güç oldu. Uzun süren girişin ardından salonun havasını yumuşatmak için hemen şiire geçildi. Sırasıyla Müştehir Karakaya, Leyla Mihrinaz Engin, Mehmet Feyyat, bendeniz, Fesih Vural ve Ercan Ulutaş kendi şiirlerinden birer örnek sunarken Eğtim yöneticimiz Nadir Akpolat, Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları” adlı şiirini ve sanatçı öğretmen dostumuz Hüseyin Küçükoğlu’nun eşleri Hanen Küçükoğlu da Rıfat Ilgaz’dan bir şiir okudular. Sunucumuz Aydın Altay da Allah için iyi sundu programı. Kendi şiirini de çok güzel yorumladı hani.. Eeee ÖZEL FM’de DJ’lik yapmak kolay olmasa gerek… Şiirlere Hüseyin Küçükoğlu sazıyla eşlik ederek şiirin nağmesine renk kattı. Ellerine sağlık…

Şiirin ardından tekrar saza ve söze geçildi. Sahne alan Hüseyin Küçükoğlu milleti halay için önce ısındırdı. Ardından sahne alan Ozan Kazım ve Ozan Nuri izleyenleri türküye doyurdular.

Planalanan programın bitiminin ardından Sahneye Adıyaman’dan gelen Zeynel Abidin Şenlik ve Iğdırlı Sedat Bilir aldılar. Zeynel Abidin ilk bri kaç gün kendini göstermeyen bir cevher gibi Akdamar Adasından dönerken kendini son anda otobüste göstermişti. Şimdi de sahnede vurulan ezgilere eşlik ediyor ve halaya kalkanları coşturuyordu. Hüseyin Küçükoğlu’nun saz ile eşlik etmesi üzerine başlayan potporilerle gece yarısına kadar türküler söylendi ve halaylar çekildi. Bu bölümde sahneye çıkan Nadir Akpolat bey ender sanatçılara taş çıkartacak performansı ile müthiş türküler okudu ve milleti halayla çoşturdu.

Anlayacağınız bu geceyi yine uykusuz geçirecektik. Zaten ben hariç herkes için son gece… Ben cumartesi günü ayrılacağım. Hizmetiçi Eğitim programlarına ilk kez katıldığım için son gün akşama dek sürecek sandığımdan uçağı öyle ayarlamıştım. Aslında bir gün öne alma imkanım da vardı ama bunu hiç denemedim. Çünkü benim Van’da görmem gereken bir kaç ziyaretim vardı..

ALTINCI GÜN – SEMİNER BİTİYOR..

Seminerin son gününe geliyoruz. Bu son günde herkes bir telaş içinde. Kimi arkadaşlar programın aksayabileceğini düşünmeden erken saatlere almış biletlerini.. Onları saran telaş, bir an önce bitse de arabamıza yetişsek. Kimisi de (Seminer yetkilileri) Genel Müdür ders işleyeceğinden ve ardından kapanış töreni yapılacağından bir hazırlık telaşındalar. Diyebillirim ki o programda o gün en rahat kişi bendim. Laptop’umu getirip kuruyorum. Genel Müdürümüzün flash diskinden anlatacağı dersi ayarlayıp perdeye yansıtıyorum. Genel Müdürümüz ders anlatırkenusluca dinlerken, biraz sonra çıkması gerkenler gibi huzursuz olmadığımı farkediyorum. İçimden geçen ve öğrenmem gereken şeyler için el kaldırıyorum. Genel Müdürümüz söz vereceğini söylüyor ama uzatıyor bu arayı.. Ben sorumu sormadan önüme uyarı olarak bir kağıt konuyor. Kağıtta soru sorulmaması için uyarı geliyor. Canımı sıkan bu kağıdı kimin yazdığını bilmiyorum, ama tahmin ediyorum sanki. Saat onbirde bilet alan ve kaçmak isteyeni tahmin ediyorum. Ama kağıt benden sonra diğer masa tarafından alınıyor ve sanırım tüm sınıfı dolaşıyor. Ben burada seminer görürken ve kafama bir soru takılmışken sorumu soruyorum. “Okur-Yazar olmayanların adreslerini tesbit etmede nufüs sayımı verilerinden yararlanılamaz mı? Adres adres ararştımak bizim için zor olabilir…” Oh iyi ki de sormuşum. Rahatladım. Genel Müdürümüz bu konuda bir istekte bulunduklarını DPT tarafından yakında bu verilerin ellerine ulaştırılacağını iletti. Bu muhtirayı görmeyenlerden veya benim gibi bu uyarıyı ciddiye almayanlardan bir iki kişi daha kısa sorular soruyor. Cevaplar alınıyor ve Genel Müdürün dersi bitiyor.

Kısa bir ara veriliyor.

Aradan sonra hızlıca kapanış törenine geçiliyor. Törenin kapanış programını evvelki akşam ben yazmıştım. Bizim program başlamadan önce Resepsiyondaki bilgisayarda yazıp dökümanını almıştım. Aslında programı Arzu Bilge Kösen Kıvrak sunacaktı. Ama karşımızda çiğköfte ustamız Ali Koşan vardı. Oh, olabilir. Ali gayet iyiydi sunumunda. Programın metnine sadık kaldığı müddetçe. Programın konuşmaları ve belge sunumları çok kısa ve özlü oldu. Biz kursiyerler adına en kıdemlimiz Osmaniye, Bahçe Halk Eğitim Merkezi Müdürü Yusuf Kenan Fettahlıoğlu konuştu. Yusuf Bey, bir fıkra ile başladı konuşmasına ama, ben o fıkrayı hâlâ niye o konuşmanın başına konduğunu anlamış değilim 🙂 Ama sanırım yumuşak bir hava oluşturmak istemiş olabilir. Yusuf Bey, kurs süresince yaşadığımız olayları özetleyen bir konuşmadan sonra, Eğitim Enstitüsü’ndeki nahoş karşılaşmamızdan ve dün akşamki gecemize kadar olanları özetledi ve teşekkürlerinin içine beni de katması benim için çok anlamlı bir plaket oldu. İlgili kişilerden sonra Genel Müdürümüz de bir konuşma yapıp yerine oturmasıyla sunucunun yaptığı anonsla tekrar kalkması gerekti. Kursiyerlerden birine belgesini verecekti. Sanırım kürsüdeki kurs belgelerinin içinden yapılan rastgele seçimle Bayburt’tan gelen aslında Adanalı olan Neslihan Sayan çıktı. Bu kadar da şans olmaz.. Neslihan Hanım dört yıllık öğretmen. Bu yıl Yalova Esenköy Eğitim Enstitüsünde yapılan “Sınıf Yönetimi Semineri”nden çıkıp buraya geliyor. Eee şanslı dedik ya… Ben sekiz yılı bitirmek üzereyim daha ilk bir seminere davet ediliyorum.

Kapanış programı sunucumuz Ali’nin töreni kapayış sırasında metin dışında bir cümleyi sarfetmesi gülüşmelere neden oldu. “Diğer belgeler tören sonunda verilecektir” yerine, “Diğer belgeler kapıda verilecektir” dedi. Eh, o kadar da olsun canım…

Toplantı sonunda, Ali’nin dediği gibi kapıda herkesin diplomaları adları yüksek sesle okunarak dağıtıldı. Bakın bakalım kimlerin adı okundu:
ABDULMECİT BAYRAM, ADEM AYDIN, ADEM GÜRBAK, ADNAN YUMRU, AHMET KORKMAZ, AHMET SALDUŞ, ALİ KOŞAR, ARZU KARAKAYA, ARZU BİLGE KÖSEN KIVRAK, AYDIN ÇOLAK, BAHATTİN KADAK, CANAN KILINÇTEPE, CELAL SUZAN, CEMAL TANRIVER, CİHANGİR ACAR, EMEL EK, EYYUP ÇAKMAK, FIRAT ÖLEKLİ, GÖKÇEN ŞAKŞAK, HACI MEHMET COŞUT, HÜSEYİN KÜÇÜKOĞLU, İLHAN ARAR, KADER DİLEMEK, KADER ÖZLEM AKGÜN, KEMAL DALAMAN, LOKMAN AĞAÇ, MAHMUT BİLGİÇ, MEHMET ALİ ASLAN, MEHMET KORKMAZ, MEHMET VASVİ YURĞUN, MUSTAFA AYDIN, MÜGE DEMİR, NAFİZ YENER, NESLİHAN SAYAN, ONUR ÇİFTÇİ, RAMAZAN KARATAŞ, REYHAN CAN, SEDAT BİLİR, SEDAT GÜRSU, SERAP ÖZDEMİR, SERHAT HALİL ÇELİK, SERVET ÖZARSLAN, SEVİM KESKİN, SİNAN TAZE, ŞUAYP POLAT, TAHİR TARHAN, TURAN TANIŞ, TÜLAY AKGÖZ, YASİN EFE, YUSUF KENAN FETTAHLIOĞLU, ZEYNEL ABİDİN ŞENLİK, ZÜBEYDE ELES Belgelerini alanlar Seminer yöneticileriyle bol bol resimler çektiler. Biletini erkene alanlar bizimle vedalaşmadan akşamdan hazırladıkları valizlerini kapıp soluğu takside ve oradan da otogarda aldılar. Yavaş yavaş boşalan öğretmenlerevinde yalnız kalacağımı bildiğimden öğle yemeğini yer yemez, her zaman Yalnız ve Tek Olan’a sığınmak için yükselen nidayla Genel müdürümüz Sadrettin Bey ve Malazgirtli ve Van’da okul müdürlüğü yapan Alyarlı bir hocamın arabasıyla en yakın camiye gidiyoruz. Cuma namazından sonra Genel Müdürümüz ve Van’daki hemşehrimiz ile vedalaşıp oradan Van merkeze doğru uzanıyorum. Minibüste Hüseyin Küçükoğlu, eşi ve iki üç arkadaş daha görüyorum. Onları gördüğüme seviniyorum doğrusu. İnişte eşyalarını taşımaya yardım ediyorum. Onları otobüs acentesinin yazıhanesine kadar götürüyor, eşyalarını emanete teslim ediyor ve oradan uzaklaşıyoruz hep birlike.. Cumhuriyet Caddesinde epey yürüdükten sonra onlar gölgelik için yolun karşı tarafına geçerlerken, onlarla vedalaşıp yolun solundaki Van Belediyesi’ne gidiyorum. Orada Müştehir Karakaya ve Mehmet Feyyat bey ile Basın Bürosunda sohbet ediyoruz. Onlar çay istiyor, bense su.. Bol bol çay ve içtikten sonra eniştem Cahit’i telefonla arayıp oraya gelmesini istiyorum. Cahit benimle şimdiye kadar hiç telefonla konuşmamıştı. Zaten telefonum da onda yoktu. Kim olduğumu söylemediğimden meraklandığından hızlıca geldi Müştehir Karakaya’nın belediyedeki bürosuna. Beni karşısında görmesi onda nasıl bir izlenim uyandırdı bilmiyorum. Hal hatır sormalardan sonra halamın da oraya geldiğini söylüyor. Haberim vardı. Onunla kalkıp Müştehir Karakaya ve Mehmet Feyyat’tan izin alarak kuzenim Şehrizade’yi görmeye gidiyoruz. Minibüsle evlerine varıyoruz. Beni görünce Şehrizade’nin sevincini tarif edemem. Halamla öpüşüyoruz. Hoş-beşten sonra bahçedeki kamelya gibi yapılan yere gidip çay içiyoruz. Ranzanın üzerinde ağaçların gölgesinin verdiği hoş rehavetle bir haftalık koşturmanın yorgunluğuyla sızıp kalıyorum. Ne kadar uyumuşum bilmiyorum, güneş söğüt ağacının dalları arsaında tepemi yakınca kalkıp içeri kaçıyorum. İçerde de gösterilen kanepeye uzanıyor ve iyice uyuyorum.

Akşam saatlerinde kalkıyorum. Sofra hazırlanmış beni bekliyorlar.. Sofrada neffis görüntüsü ile ne duruyor bilin bakalım… EVET!.. BİLDİNİZ… BİBER DOLMASI….

Allah daha da ziyade etsin, sofralarında başka yemekler de vardı ve ben tekrar midemle başımı belaya sokan o biber dolmalarına muhtac olmadım. Yemekten sonra demli çaylarımızı yudumlarken Müştehir Hoca çıkıp geldi. Onunla da ikram edilen karpuzdan yiyoruz. Ben halam, kızı Şehrizade ve eniştemiz Cahit ile vedalaşıp ayrılıyorum.

Van Devlet Tiyatrosu yanında bulunan Şahmeran Çay bahçesinde hocamla kahve içiyor ve geç saatlere kadar sohbet ediyoruz. Beni getirip öğretmenlerevine bırakıyor. Ertesi gün görüşemeyeceğimizi belirtiyor. Ben gidip odama çıkıyorum. Dolabımdaki eşyaları döküyor, rastgele bavula yerleştiriyorum. Bavulum hazır ama kafam o kadar karışık ki… Daha öğleye kadar kıpır kıpır olan öğretmenlerevimizin birden bire boşalması ve ertesi sabah kalktığımda kahvaltıda çevremde kimsenin olmayacağı düşüncesi beni bitiriyor… Konuşmam gerekenlerle gerekli konuşmaları yapmamam, elimde uçan kuşun ardından ağlamanın ne denli faydasız olacağını bilen biri olarak, tekrar kaçırdıklarımla hayıflanıyorum.

Uyuyabileceğimi sanmadan yatağa uzanıyorum. Bir çok düşünce ve cevapsız kalan sorularla kıvranırken, uyandığımda güneş odamın içini aydınlatıyordu.

YEDİNCİ VEDA GÜNÜ

Sabah kahvaltısını tahmin ettiğim gibi ıssız bir köşede ve tek başıma yaparken, dün o kadar lezzetli olan çayın, peynirin, balın, karpuzun, yumurtanın, zeytinin bugün bir tad vermediğini görüyorum. Hani ilk kahvaltımızda çıkan o tuzlu çaya bile razıydım bugün. Yeter ki etrafımda, masamda arkadaşlar olaydı. “Günaydın”, “Afiet Olsun” diyenlerle inleseydi bu salonun kubbesi..

Kahvaltıyı tadsız bir şekilde yapıp odama çıkıyorum. Odadan valizimi alıp aşağı inerken uçuş saatine uzun bire süre kaldığını görünce vazgeçiyorum çıkmaktan. Dershane olarak kullandığımız salonun ön tarafında bulunan lobide oturup günlüğümü yazarken, saatin ilerlemesini bekliyor ve Van’dan ayrılmak üzere Van merkeze doğru yolda beklerken beni alan özel bir taksiye biniyor uzaklaşıyorum …

Van’da Ercan Ulutaş’ın yanında Leyla Mihrinaz ile karşılaşıyoruz. Leyla orada evelenecek olan yeğeninin çeyizine bir elektrikli cihaz almaya gelmiş.. Çay içiyor, sohbet ediyoruz. Leyla ile geçen gecenin krtiğini yapıyoruz. Öğretmenlerin programa ilgi göstermemelerinden yakındı. Aslında benim de ızdırabımı dile getirmişti. Salonun çevresinde kamelyalarda oturan arkadaşlara o kadar ısrarla rica ettiğim halde onları salona alamamıştım. Konuklarımıza ayıp olmuştu. Ama şairler bu duruma alışıktılar. Kendi kendilerine oturup şiir okumaya alışkın insanlardı bunlar. Ama öğretmenlerin en azından kendileri için düzenlenen bu programa ilgi göstermeleri gerekirdi.

Leyla beklemesi gerekiyordu. O otururken ben ayrılıyorum ortamdan.

Kalkıp “RUS PAZARI” olarak tabir edilen pasajlara gidiyorum. Alış-veriş yapmak niyetim yok. Sadece gezeyim diyorum. Ama o kadar güzel şeyler var ki… Üç poşet dolusu eşya alıyorum.

Çıkışta bir müzik markete uğruyorum. Oradan da 3 tane Kürtçe Karışık CD alıp Ercan’ın yanına geri geliyorum. Aldıklarımı valizlere zor bela yerleştiriyorum.

Ercan’la birlikte uzun yıllardır yemediğim büryan yemek için bir lokantaya gidiyorum. Ama Bitlis-Baykan deresinde yediğim o büryanın tadını alamıyorum. Büryanını beğenmiyorum. Yemekten sonra dönüyor Ercan’ın iş yerine. Onunla da vedalaşıp valizlerimi alıyorum. Havaalanına doğru giden bir minibüse binerek şehirden çıkıyorum. Uçağa yarım saat kala yetişirken, ardımda kalan bir haftanın ne derece hareketli ve ne derece güçlü etkiler bıraktığını hayretle düşünüyorum.

Daha önce defalarca korkarak bindiğim uçağa bu kez hiç bir şey umursamadan biniyorum. Uçakla ölüme gitmek, ardımdan bıraktığım o haftada tanıdığım onca güzel insandan ayrılmaktan daha kötü olmasa gerekti..

GEBZE – 02/07/2008 SAAT: 22:03

Reklamlar

About ramazanbey

Şiir dünyasına uzanan yolda bir yürek savaşçısı
Bu yazı Günlük, Seyahatnâme içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

31 Responses to Ya Seyahat!.. Ya Van!..

  1. Not Bu Yorum http://www.ramazanbey.com‘a yazılmıştı.
    Siz de isterseniz yorumlarınızı ekleyebilirsiniz…

    HAMİT ÖZEN diyor ki;
    30 Haziran 2008, 13:36 tarihinde.

    Ramazan Hocam çalışmanız bir harika olmuş, ellerinize/yüreğinize sağlık..
    ankaradan selamlar

  2. zeynel abidin şenlik dedi ki:

    Ramazan Hocam;
    elinize sağlık harika bir yazı dizisi olmuş … Hayret ettiğim 6 gün boyunca bu kadar şeyi hiç noktasına virgülüne dokunmadan nasıl hafızanızda tutup yazabildiniz(Ben bu kadar şeyi asla hatırlayamazdım)gerçekten takdir edilecek bir durum müthiş bir yazı dizisi olmuş elinize yüreğinize sağlık;Adıyaman dan sevgiler selamlar.
    Tekrar görüşmek ümidi ile ………….

  3. Neslihan Sayan dedi ki:

    Hocam hazırladığınız çalışma mükemmel olmuş. Elinize sağlık. Benim hakkımda yazdıklarınız içinde ayrıyeten teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın

  4. TAHİR TARHAN dedi ki:

    Ramazan hocam eline sağlık çok güzel yazmışsın .Toplumda bazı insanlar bazı yönleri ile ön plana çıkarlar . Bazılarınında varlığı veya yokluğu hissedilmez.Siz kursun ilk gününden varlığınızı hissettirdiiniz .kursa katılan arkadaşlar Ramazan hocayı unutamayacak ve hep hatırlayacaklardır.Ara sıra bu siteye girerek sizi takip edeceğim. Sevgilerle kal.

  5. sedat dedi ki:

    abi sen bi tanesin bu ne yaho ben ne yakışıklı çıkmışın verdiğin emekler için teşekkür ederim.Sana saygılarımı

  6. abdulmecit bayram dedi ki:

    Biri bizi gözetliyormuş. O da Ramazan Bey’den başkası değilmiş. Her şeyi kayıt altına almış. Sizi gözetleyeceğim.
    Sağlıcakla kalın Serhatli kardeş.

  7. cihangir acar dedi ki:

    çok güzel bir çalışma olmuş,eline ve yüreğine sağlık.şiirinde çok güzeldi,Ramazan abi

  8. sedat dedi ki:

    abi beni bu kadar övme patlayacam

  9. sedat dedi ki:

    söylediklerin doğruysa ben yaşadım

  10. cemal TANRIVER dedi ki:

    hocam mrb. eline, diline, kalemine en önemlisi de yüreğine sağlık. Van benim ilk hizmetiçi kursumdu burda sizler gibi yüreği sevgiyle dolu arkadaşlarla tanıştığım için van ‘ı daha fazla seviyorum şimdi. Kursta ki bütün arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. hoşçakalın .

  11. HÜLYA CANAN GÜL dedi ki:

    Kısa zamanda bunca olayı kaydetmişsiniz helal olsun. Dolu dolu bir hafta geçirmişsin keşke ben de olsaymışım yanınızda… >Selamlar

  12. Ulker Keskin dedi ki:

    yaptığınız çalısma için tesekkur ederim, oldukca guzel bır semınerdı.dostlukların baki kalması dileğiyle.

  13. ramazanbey dedi ki:

    Ülker Hanım, siz seminerler konusunda uzmansınız. Daha önce Hizmetiçi Kurslarına gitme şansım olmadığından kıyaslama yapamıyorum. Ama bir kaç küçük ayrıntı hariç bence de güzel bir seminerdi. Ancak biraz kısa geldi bana. Keşke bir hafta daha olsaydı. Biz de siz eğitim görevlilerinin ve kurs yöneticilerinin iyi niyetleri için teşekkür ederiz.

  14. eyyup çakmak dedi ki:

    ramazan bey çalışmalarınızdan dolayı tebrik ederim çok emek harcamışsın tüm arkadaşlar adına teşekkür edrim görüşmek üzere

  15. ramazanbey dedi ki:

    Resimlerin eklendiğinden diğer arkadaşların haberi olsun lütfen.. Benden de herkese selam ve sevgiler..

  16. Nurullah Ulutaş dedi ki:

    Ramazan SEYDAOĞLU, Memleketimde 5 gün kaldı benim bir ömür yaşayacaklarımı bu kısa sürede yaşayıp geldi… Şair duyarlılığıyla kaleme aldıkları bizi yüreğimizden yaraladı….yüreğine sağlık

  17. Suad Hava NİNOVA dedi ki:

    Ahmet-i Hani için kullandığın değim bence çok yerinde. O gerçekten medreselerde okutulan arabî ilimler yanında Kürt dilini de önemseyerek o alanda eserler vermeyi yeğlemiş büyük bir eğitimci ve ölümsüz aşk eseri olan Mem ü Zin’in müellifi… O aşk destanı ki içinde insanlığa dair çok erdemli örnekler bulunmakta ve verdiği mesajlarla çağlarüstü bir kimlik kazanmaktadır. Tüm eğitimci kardeşlerimizin bu eseri mutlaka incelemeli, Kürtçe bilmeyenler için ise muhakkak Türkçe çevirilerini bulup okumalarını hararetle ve önemle tavsiye ederim..

    Çalışman için tebrik ederim..

    Saygılar…

  18. Servet ÖZARSLAN dedi ki:

    Buradaki arkadaşlık ortamı bir harikaydı. Hayal gibi geliyor bazen. gezilere hiç katılmadık ( Ali koşar , ben ve fırat bey) pişman olduk ama fayda vermez. gerçi sabaha kadar gülme krizine girdik çoğu muhabbet ehli arkadaşlarla.

    Kısacası ortam güzeldi.

    Ramazan abimi ilk geldiğim gün hiç sevmemiştim. Sonradan tanıştıktan ve samimi olduktan sonra acayip sevdim. Her yönü ile örnek bir insan.

    Her neyse Ramazan abimi bu sitesinden ve çalışmalarından dolayı tebrik eder. Ali, Fırat, Sedat 1, Sedat 2 , Nafiz, Cihangir ve diğer arkadaşlarıma en derin sevgilerimi sunarım.

  19. serap özdemir dedi ki:

    valla ramazan hocam açık konuşmak gerekirse 5 günlük yazdığınız günlüğü okuyamadım çünkü çoooooooookkkkkkkkkk uzun 🙂
    ama eminim ki güzeldir, emeğinize sağlık…

  20. serap özdemir dedi ki:

    biraz önce okudum ramazan hocam ama benden hiç bahsetmemişsiniz:(
    ayrıca şu resimlerin daha kolay kaydedilme şekli olsaydı daha çok memnun olurdum.
    elinize sağlık hocam…

  21. ramazanbey dedi ki:

    SAYIN SERAP ÖZDEMİR,

    Yazımı okuduğunuzu bilmem bana kıvanç verdi. Yazıda sizden bahsetmediğimden dem vurmuşsunuz. Doğru. Aslında sizden Fahri Hemşehrim olarak bahsetmem lazımdı. Ancak sizin bu payeyi kabul etmediğinizi de belirtseydim sizce bir sakıncası olur muydu?

    Fotoğrafları kolayca kaydedebilecek formata sokabilirdim aslında. Ancak o zaman da kalitesi bozulacaktı. Fotoğrafları karta dönüştürmek isteyen arkadaşlar bu imkandan yoksul olacaklardı…

    Selam ve muhabbetlerimle..

  22. gökhan beyazçelik dedi ki:

    anlatımınız doğal, akıcı.. çok hoş. MEB gibi sıkıcı bir örgütün, sıkıcı yöneticilerinin eşliğinde gerçekleşen bir organizasyon ancak böyle güzelleştirilebilirdi. sizi anlatımınızdan dolayı kutluyorum.

  23. Ismail Gokhan Akpolat dedi ki:

    Nadir Akpolat benim amcamdir 😀 saygilar ellerinden operim amca:D

  24. servet özarslan dedi ki:

    yahu resimlere ne oldu ki. saygılar.

  25. Ahmet Salduş dedi ki:

    GERÇEKTEN TEBRİK EDERİM. ÇOK GÜZEL.ANILARIMIZI TAZELEDİK.

  26. SERVET ÖZARSLAN dedi ki:

    özür. resimlerle ilgili yukarıdaki açıklamalar gözümden kaçmış.
    Ramazan abi, benimle ilgili resimleri bana gönderir misin ? adres servetozarslan@gmail.com

    saygılar…

  27. duşakabin dedi ki:

    verdiginiz bilgiler icin cok tesekkurler sitenizi her firsat buldukca takip ediyorum

  28. dusakabin dedi ki:

    verdiginiz bilgiler icin cok tesekkurler oldukca yararlı bir site olmus tebrikler

  29. ramazanbey dedi ki:

    dusakabin sizi tanımak isterim. İletişim bilgilerimden ulaşır mısınız bana?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s