
GÖNDEREN : İbrahim Eryiğit
GÖNDERMETARİHİ : 02/06/2009
TÜRÜ : Deneme
ŞÂİR-İ MÂDERZÂD
Yeti: 1. İnsanda bulunan, bir şeyi yapabilme gücü, meleke. 2. Bellek, usa vurma, algılama veya imgeleme gibi insanın doğuştan gelen zihin güçlerinden herhangi biri.
Yetenek: 1. Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteli-ği, kabiliyet. 2. Bir duruma uyma konusunda organizmada bulunan ve doğuştan gelen güç, kapasite. 3. Kişinin kalıtıma dayalı ve öğrenmesini çerçeveleyen sınır. 4. Dışarıdan gelen etkiyi alabilme gücü.
Yetinin yetenek olabilmesi, bir bakıma deneyimlerle alakalı ola-bilir. Örneğin, bir serçe uçma yetisine sahiptir ancak yine de annesi-nin ona belli egzersizler yaptırması sonucunda uçabilir. Yani, yetileri, deneyimler etkiler ama belirlemez. Burada, etkileme ve belirleme arasında ince nüansa dikkat çekmek istiyorum. Örneğin, Kant, “bilgilerimiz deneyle başlar ama deneyden doğmaz” der. Buna karşılık, John Locke ise “doğuştan hiçbir bilgimiz yoktur” diyor, ancak ona, “peki bir bebek annesinden süt emmeyi nerden öğreniyor?” diye soruyorlar; o da, ”o bilgi değildir, yetidir” diyor ve “yetiler, Tanrı vergisidir” diye de ekliyor. Aslında, Kant’la aynı şeyi söylüyorlar. Ancak, Kant için deneyci ve akılcı, Locke için ise sadece deneyci sıfatlandırmasını kullanır çoğu felsefeci.
Cahit Zarifoğlu için kullanılan bir tabir var: Şâir-i Mâderzâd = Anadan Doğma Şair. Geçmişte bu lakap, Peyami Safa’nın babası İsmail Safa’ya, Muallim Naci tarafından takılmıştır. Bu lakap, bir bakıma kolayca şiir yazıverme anlamını barındırmakla birlikte, esas itibarıyla şair olarak doğmaya vurgu yapmaktadır. Kuşkusuz, her insan, insani bütün yeteneklerle donatılmış olarak dünyaya gelir. Doğuşta her insanda tüm yetenekler mevcuttur. Bu durumun aksi düşünülemez. Yani, yaratıcının bazı insanlara çeşitli yetenekler verip diğerlerine vermemesi şeklindeki bir düşünce, onun adil olma sıfatına ters düşecektir. Bu durumda, herhangi bir yetenekle donatılmadan dünyaya gelen birinin daha baştan hayata yenilmesi kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla böyle birinin herhangi bir şeyden sorumlu tutulmaması söz konusu olacaktır. Bu da yeryüzünde boş yere hacim kaplayan yaratıklar olgusunu beraberinde getirecektir.
Bir insanın, anne-babasını, ırkını, vs… seçmesinin kendi elinde olmadığını biliyoruz. Hangi yeteneklerle donatılıp donatılmadığını bil-miyoruz. İnsan doğduğu çevrenin kültürüne, diline, dinine, vs… göre şekillenir. O yüzden kendisinin seçim yapma yetkisinin olmadığı şey-lerle övünmesi veya onları inkâr etmesi ne derece yanlışsa, aynı şekil-de, birtakım yeteneklerle donatılmış bir insanla hiçbir yeteneği olma-yan bir insanın aynı sınavlara tâbi tutuluyor olmaları da o derece yanlış olacaktır. Oysa insanın doğuşunda bütün yeteneklerle donatıldığından hareket edersek, insanın doğduğu çevrenin imkânlarına göre şekillenen yeteneğinden söz etme hakkımız olur. Örneğin, müzikle ilgilenen bir çevreye doğan çocuk, ister istemez müziğin ucundan bucağından bir şekilde müziğe bulaşmadan edemeyecektir. Bu demek değildir ki müzikle ilgili bir çevrede doğan her çocuk, mutlak surette müzisyen olacaktır. Çevre, çocuğa sadece imkân sunar, o imkânı ne şekilde kullanıp kullanamayacağı çocuğun seçimine bağlıdır. Ama özellikle ünlü müzisyenlerin hayatları incelendiğinde, mutlaka doğdukları ve yaşadıkları çevrede müzikle ilgili ortamın varlığı görülecektir. Herhangi bir imkânın varlığı, daha doğrusu insanın önündeki seçenekler o insanın kaderidir. İnsan kendisine sunulan seçenekler arasından tercih yapmakla o kaderin gerçekleşmesini sağlamaktadır. Hepimiz yaptığımız tercihlerin birer ürünüyüz bu anlamda.
Yeryüzüne doğan bütün insanlar aynı akla, zekâya ve her türlü dona-nıma sahiptir. Böyle olmasaydı, yazımın başında da belirttiğim üzere, yaratıcının kulları arasında daha baştan ayrımcılık yapması gibi bir olumsuzluk söz konusu olurdu. Her insan aklını, zekâsını ve yeteneğini kullanma oranında değişiklik arz ettiği için, sonradan insanlar arası fark kaçınılmaz olacaktır ki bu da son derece doğal bir hâldir. Doğuştan özürlü olmadığı sürece, yaratıcı her insanı aynı ölçülerde akıl ve yetenekle donatmıştır. İnsan sahip olduğu çevrenin imkânlarını kullanma konusunda sonradan farklılıklar arz edebilir. Aynı ailede do-ğan ve aynı imkânlardan yararlanan kardeşlerin bile her anlamda çok farklı oldukları bilinen bir gerçektir. Kişi, yeteneklerini ve aklını kul-lanmanın doğal bir sonucu olarak herhangi bir alanda başarılı eserler ortaya koyabilir. Bu durum onun doğuştan sahip olduğu yeteneklerinin arasından yaptığı seçim sonrasında üzerine yoğunlaşacağı alanı belirlemesinden kaynaklanmaktadır; yoksa bu, sadece ona verilmiş tek ve biricik yetenek değildir.
Bir işi çok kolaymış ve basitmiş gibi yapan insanlara dikkat edin, onlar o noktaya gelinceye kadar o iş hakkında enikonu çok çalış-mış kimselerdir. Önemli olan, insanın içindeki gücün harekete geçiril-me evresinde ortaya koyduğu çalışmanın şekillendirdiği, bir anlamda forma soktuğu yeteneğin seçiminin son derece sağlıklı yapılmasıdır bence. Gerisi kişisel çaba, özveri ve sabra kalmaktadır. Aciz kimse, kişisel başarısızlığını ailesine, koşullarına ve kaderine yükleme kolaycılığına kaçan kişidir. İsmail Safa olsun, Cahit Zarifoğlu olsun başarılı ürünler ortaya koyan önemli şairlerdir ama bence anadan doğma şair değillerdir. Doğumlarıyla birlikte sahip oldukları tüm yetenekler arasından şairliği seçerek, daha doğrusu şiire yoğunlaşarak o alanda gönüllerini ve beyinlerini ortaya koyan çok önemli şahsiyetlerdir.
Sonuç olarak sonradan olma şairlerin şiirleriyle, anadan doğma şairlerin şiirleri arasında belirgin bir farklılık olmadığından hareketle, kişinin belirlediği bir alanda yoğunlaşmasının, o alanda çaba sarf et-mesinin önemlilik arz etmekte olduğu söylenebilir. Her insan severek, -hatta sevmeden de- hedeflediği bir alanda, üstün bir çabayla çalış-ma sergilediği takdirde hangi iş olursa olsun rahatlıkla üstesinden gelecek bir yapıyla donatılmıştır yaratıcı tarafından. Burada önemli olan, kişinin kendini tanıyıp herhangi bir alanda, gücünü ve gönlünü tam anlamıyla ortaya koyması ve uğraşı alanıyla bütünleşebilmesidir.
**************************************************
Gündeme dair şair dostum İBRAHİM ERYİĞİT Bey’in şiirini sizinle paylaşırken, tepkimizin sel olup akması ve bu sellerde İsrail’in boğulup yok olması dileğiyle..
Nerede zulüm varsa kalbim oradadır
Nerede ölüm varsa acısı onmaz ruhumun
Beylik söz öbekleri çare olmaz biliyorum acısına Gazze’nin
Günde en az üç kez yemek yiyenler yitirir inceliğini kalbinin
Bizi ıslatan yağmursa misket bombaları hükmünde kabulümüzdür
Durmadan yükselen duvarlar içredir sözümüz açık cezaevinin
Kalbimizin çeperlerinde sığınmış yalnızlığı yankılanır durur
Umudu kesen korkulu bekleyişle yavrusunu avutan annenin
Bombalarla örselenen ruhlarımızdır bizim ölüm tuzaklarında
İnsan oluşumuz her an töhmeti altındadır intikam ateşinin
İçimize elimizle işlediğimizin unutulmuşluğu yansır
Başımızdan yıllar boyunca hiç eksilmeyen kötülüklerin izinin
Direnişimizin sınır tanımaz kutsallığı yüreklere yayılır
Şehitliğin yaşanmışlığında tadılır güzelliği dünya terkinin
Kan üstüne kurulmuş devlet müsveddesi kana doymaz kansız vampirdir
Bebek canıyla beslenen lanetlenmiş kavim sancısıdır Filistinin
Vurulur yüreğimiz kaçışı olmayan duvarların dibine düşer
Hesabı sorgulanır her ölümde yaşadığımız hayat şeklimizin
Dualar işaret fişekleri olup düşer meydanlarına Gazze’nin
Ölmeye yatıp her sabah yeniden doğarız sokaklarında Gazze’nin
****************************************
SİZİN DE ÜRÜNLERİNİZİN BLOGUMDA YER ALMASINI VE BİNLERCE OKUYUCUMUZA ULAŞMASINI İSTİYORSANIZ, BU BÖLÜMÜN ALTINA YORUM KISMINA ÜYE OLMANIZ GEREKMEDEN EKLEYEBİLİRSİNİZ.
NOT: İSTEYENLER İLETİŞİM BİLGİLERİMDEKİ E-MAİLİME KISA ÖZGEÇMİŞLERİNİ VE FOTOĞRAFLARINI DA EKLEYEREK YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDEREBİLİRLER..
**********************************************
GÖNDEREN : Berrin KARABULUT
GÖNDERME TARİHİ: 29/09/2008
TÜRÜ: Öykü
BEYAZ GÜL
Küçük bir çocuğum, yan komşumuz mahallenin şerbetçi dede diye tanıdığı kendi gibi yaşlı bir eşi olan bir ihtiyar. Torunları da benim en yakın arkadaşım.
Şerbetçi dedenin karısı tonton bir ihtiyar, herkesi çok sever ve çok cola içer.
Gül mevsimi geldi mi bahçesinde iki gül ağacı etrafa mis gibi kokular saçar.
Tüm mahalle bu gül ağaçlarını çok sever.
Ben de .
Güller açınca herkes ricaya gelir.
- Teyzeciğim kırmızı güllerinden alabilir miyim?
- Bu gün reçel yapacaktım, biraz kırmızı gül toplayabilir miyim?
Ben de hayretle onları seyrederim.”Niye kırmızı oysa beyazlar öyle güzel ki tertemiz bembeyaz.
Göbeğine doğru beyaz tenli bir genç kız utanınca nasıl pembeleşirse, yanakları pembeleşiyor beyaz güller.
Mis gibi koku yayar etrafa hele beyaz gül ağacını görmeliydiniz. Hepsi bir arada nasıl güzel gözükür insana. Bir buket yapınca beyaz güllerden kendimi hep bir prenses gibi hissederdim.
Yaşlı teyze eline gül makasını aldı mı komşularına gülleri kırmızı gülleri verdikten sonra bana kocaman bir demet beyaz gül toplardı sanki bilirdi benim beyaz güllere olan sevdamı.
Gül mevsimi geldi mi tam karşısına otururdum gül ağaçlarının onları seyrederdim.
Beyaz güllerin içindeki beyaz koku perilerini beklerdim. Bembeyaz ipek elbiseleri ile gelir sabah temizliklerini yaparlardı periler. Sonra biri beyaz bir gülü bana getirirdi. Sesi ile kendime gelirdim yaşlı teyzenin.
- Bak kızım gül ağacı senin güllerini kimse ellemesin diye yukarıya saklamış, der.
Beni küçük kümes çatısının üstüne çıkarır elime gül makasını verirdi. Doyasıya toplardım .
Bir gün yaşlı teyze öldü dediler. Çok cola içmiş asit midesini parçalamış.
Çok üzüldüm ondan ve benden başka kimse anlamazdı beyaz gül ağacının dilinden. Bir de annem.
Anneme çok sevdiği beyaz güllerden götüremeyecektim artık.
- Öğretmenim neden ağlıyorsun? Dedi bir ses .
Aman Allah’ım beyaz gül perisi ellerinde bir demet beyaz gül bana gülümsüyor.
İyi ki öğretmen olmuşum. Annemin beyaz güllerini küçük gül perilerim bana ben de anneme götürüyorum.
15/07/2001
**********************************************
GÖNDEREN : Enver ÖZÇAĞLAYAN
GÖNDERMETARİHİ : 19/09/2008
TÜRÜ : Şiir
AĞVA’ya
Geldiğimiz şu cennet, Ağva denilen yerdi
Virajı çok olsa da görülmeye değerdi
Sağda, solda tepeler, hepsi cennetten bir iz
Kuzeyden uzanıyor haşmetli Karadeniz
Kudret iki hat çekmiş, dere inmiş ovaya
Güzelliği bir başka, can taşıyor karaya
Doğayı sevenlerle tüm motorlar doluyor
Kimisi eylenceye, kimi rızka dalıyor
Yeşille sırdaş olmuş her dağı, her tepesi
Yeşilden murat almış yeşil akan deresi
Derenin tam karşısı ustaların mekânı
Parçalanmış kayıklar kaplamışlar her yanı
Her birinin başında ustalar uğraşıyor
Balık mevsimi için zamanla yarışıyor
Belli ki sandal taka görüyorlar kalafat
Yaradan’dan dilerim size vurmasın âfat
Limanına dizilmiş çeşitli boyda tekne
Ben diyeyim on onbeş, onunu da sen ekle
Liman ağzı havadar, geleni üşütüyor
Az zamanda gelen çay, imdada yetişiyor
Çarşı pazar samimi, tertipli ve de güzel
Belediye hizmeti az daha gayret ister
Yeni Câmi, çarşıya ne de güzel yaraşmış
Gördüm ki iç huzuru, dışındakini aşmış
Burada tüm ağaçlar bülbüllere dem verir
Gönül huzura erer, kinler nefretler erir
Bir de var, erenlerin Engin olur destûru
Yalçın olsa da yanı, toprak olmak düsturu
Enver’im artık yeter, çok söz yok buraya denk
Vedâ et, helâllik al, bozulmasın bu âhenk…
********************************************
GÖNDEREN :Tuncay YILDIZHAN
GÖNDERİM TARİHİ: 29/08/2008
TÜRÜ: Şiir
YOKLUĞUNUN İÇİNDEKİ SESLER
Sustuğumda
konuşmaya başlıyor sesinle
koltuklar
sandalyeler
o çok sevdiğin
yanı başında uyuttuğun kedin
Kaşlarımı bir an indirsem
Film film yaşantılar dönüyor
kaskatı kesiliyorum olduğum yerde
Şöyle diyorum hayata
bütün çekimlerini izlerken filmin
vay be ben miyim bunun aktörü!
Yönetmeni değilim hayatın
çekimlerde bir aktörüm
montajını ben yapabilseydim
girip içine filmin sahnelerini kesebilseydim
kaygı duymadan
çekinmeden çıkarırdım seni
Fırsat yok, yazık ki
düzene şerhimi koyamıyorum
uzanamıyorum perde arkasına
Kaçıp gitmenin sahnelerine dokunamıyorum
Oysa sırf sana inat diye;
hayata küsüşümü
Uzanan yürekleri görmeyişini
ilk önce seni silerdim
sesini
hayalini
kalbimde bıraktığın
ucu sivri sevda izlerini
********************************************
GÖNDEREN : İdris DİNAR
GÖNDERME TARİHİ : 24/08/2008
TÜRÜ : Şiir
KEDERİM KADERİM
osetya bir sabah
gori de bir öğün..
muş da bir sonbahar bombalandı bedenim..
bir rüzgarda kaçırılıdı
üstü çizili gençliğim..
kaç meltemdir
yüzü solgun annemin..
cocuklarda idris öksüz salgın…
mağlubiyet varmış kaderinde..
bir de ağabey ihaneti
gözleri alışkın bir keder
*********************************************
GÖNDEREN : Servet ÖZARSLAN
GÖNDERME TARİHİ : 15/07/2008
TÜRÜ : Şiir
VİRAN YURT
Viran yurttan geldim fecr vakti,
Selamsız sabahsız ayrıldım. Uğurlanmadım.
Belki yüzyıl önce yıkılan duvarın mazisi ,
Sonra etraftaki ıssızlık ve harabe,
Ellerini uzatmaya çalıştı, gittiğimi görünce.
Mevsimler eskiyor gözden birer birer.
Viran yutta ne bir fert ne de yer,
Görünsede kuru ağacın gölgesi,
Görünmeye çalışan belkide ağaç değil.
Viranyurdun simsiyah matemi.
Pervasızca soluklanıyordum bu diyarda.
Eski evhamım takıldı rahle-i tedrisime,
Melankolikleştirdi, yıprattı, eskitti benliğimi.
Bedenim taş kesildi, düşünceler lamuktedir.
Viranyurdun simsiyah görkeminde.
Ben bir viranyurt çocuğuyum.
Eskileri görmez oldu gözlerim.
Ben bir viranyurt çocuğuyum.
Topraktan da ölüm kokusu.
1999