GÖNDERME TARİHİ: 27/01/2012
DENİZ İNAN
Düştük Kybele!
İnce sızıdan örülü tenden bir duvardı
Üzerimize yağmur yağmur yıkılan.
Seninle
En iyi bildiğimiz dilin harflerinden
Kementler asıp boynumuza
Hece hece öldük biz.
‘Seviyorum’ dedin
Yenildik Kybele!
Kahvaltı masamızda domates ve peynir
Semaverin aynasında kur yapıyordu arsızca
Kırmızı ve beyazdılar
Yanımızda ‘biraz’dılar.
Yıkıldık Kybele!
Yorganın kıvrık ucundan döküldük soğuk soğuk
Pencereden Şubat yağıyordu çarşafımıza
Dünümüzden Eylül.
Sıcacık koynunda yorulmayı diledim
Ama
Alfabeyi tüketmiştik,
Sustuk!
Kolik acılarımızın altını çizmek için
Koyu renkli bir kalem arandı gözlerin..
Sürmeli bakışlarını fark ettim, karalı
Tarifi basit olacak fakat,
Yaralıydılar
Sen aşkı bin yıllar önce yitirmiştin belki
Ben yastık altlarında gizlice
Umut uyutuyordum.
Derken
Büyüdü ayaklarım,
Ellerim küçüldü
İlk kez erimekten korktu yüreğim
Gördün mü bak
Yol yol uzadı sürmelerin
Anca böyle anlatılabilirdi bu bitme vakti!
Git bu odadan Kybele!
Ağıdın üzerime damlayacak
Kaybolacağız…
AYRILIK ACISI
EKLENMA TARİHİ: 20/11/2010
ERGUVAN
Neden kabul etmekte bu kadar zorlanıyorsun anlamıyorum, bitti işte. Onun hakkında kurmayı unuttuğun bir cümle daha kalmadı geride. Biliyorum, özlüyorsun onu, sadece tenini değil kokusunu bile özlüyorsun. Her sabah uyandığında yanındaki yastığın çukuru boş ve bunu normalmiş diye karşılamak çok zor, biliyorum.
Terk eden ve terk edilen meselesi var bir de. Elbette, terk eden sen olunca çok acı çekmiyorsun. Yol açtığın acıyı düşünmeden çekip gidiyorsun. Bir ilişkinin bitiminde, acının gittikçe katmerleşen halini hangi beden yaşıyorsa, bilin ki odur terk edilen.
Bir başka bedeni, bir başta teni, bir başka dudağı, bir başka aklı tercih edip de gitmesi korkutuyor aslında seni. Gidişine yanmak ve bu korkuyu yenebilmek sorunu kalıyor geriye.
“Zamanla geçer” diyenlere aldanmayın, kuyruklu bir yalan bu, geçmez, geçmiyor işte, geçmiyor ayrılık acısı.
Ağzının içi cam kırıklarıyla doluymuş da senin anlatacakların bitmemiş gibi bir hal içinde kalakalıyorsun. Uzunca bir süre hayatın ne bir adım öne gidiyor ne de birkaç adım geriye, özgürsün ama hareket yeteneğini yitirmişsin.
Acının uyuşturan yanıyla alışıyorsun yaşamaya. Bazıları ayrılık acısının ölmek ile bir olduğunu söyler; ama doğru değildir bu; çünkü ayrılık acısı ölmekten daha beterdir.
Geçmiyor aslında, geçmiş gibi yapıyorsun. Unutamıyorsun aslında, unutmuş gibi yapıyorsun. İlk başlarda kendini kapadığın odalar gittikçe küçülür, o odalar öylesine küçülür ki bir yüreğin atışına bile gizleyebilirsin onu.
Kesinlikle acısı geçmiyor; ancak dayanılabilir hale geliyor ama.
Bir sabah yataktan kalktığında yanındaki yastıktaki çukura acıyla gülümseyip alelacele giyinir ve hızla çıkarsın evden. İşin sığınağın olur. Hayatın tüm hızı ve karmaşasıyla devam ettiğini hissedersin. Yaşamın çok daha güçlü olduğunu fark edip iyi ya da kötünün bir parçası olduğunu anlarsın.
Yaran ile birlikte yola devam edersin.
Hamiş: Bu yazı 2008 yapımı ‘L’uomo che ama’ isimli İtalyan sinema filmini seyrettikten hemen sonra kaleme alınmıştır. Bu yazıda bu filmde geçen repliklerden bazıları birebir aynı olabilir.
GÖNDERME TARİHİ: 20.06.2010
TÜRÜ : ŞİİR
Hanife Bayazıt
Meşe
Dinle beni ey başına buyruk meşe
Özünden pareler gördüm yiğitliğimde
Nizam bozuldu sevda sokaklarında
Fark ettin mi? Dinle beni
odalarda kilitli kaldı aşklar
yürekler paramparça.
Külhanbeyi bağırması çınladı sokaklarda
Letafet ay tutulması kadar narin
Artık geceye karışmaya hak gerek
Güneşi görmeye izin gerek
Yürek tellerim bir türkü tutturdu
Nağmeleri mağarayı süsleyen bir sarkıt
Bana bir aşk gerek
Bir varmış bir yokmuş zamanlarından artan
Ölçüyü kaçırdık öykülerimizde
Tertemiz duygular savaş alanında
Beden ölçülerine göre sevda pazarlarda
Sorgusuz yanına yerleştirilen tohumlar
himayende gelişti de sevebildin mi?
Rüzgar okşuyor seni her esişinde
Nazara mı geldin neden susarsın?
Yiğitliğin tesir etmedi azametin boşa
Kalbinin yarasını umursamadan gölgende serinlendiler
Çelişkiler diz boyu ey koca Meşe
Sonu kıyamet olduğunu bile bile
Yanlışa boyun eğmek niye-
Sözünden geçmek, ölmekten daha mi zor
Ölüyorum sevdadan
boğazımda düğümlenirken yalnızlık
Üç geceye bölündü hayallerim
Ayaz gecelerde tekrar tekrar geri sarıyorum
Yar, bana bir türkü söyle
Makamı Hicaz olsun
Unutulanları, vazgeçilenleri anlat
Savunmasızları
Günden güne eriyenleri
tutsak kalanları
Saf ve temiz aşkları anlat
Çaresizce dilendiğimiz
Bir de ciseleyen yağmuru anlat
Hele bi anlat
Yine Boğazımda düğümlendi şu anda yalnızlık
Çarşambada eller bellere bağlanır
Perşembede yüzler örtülür
Cumada Allah’ın kelamı duyulur
Sonrası sığıntılarda gizli
Çatılarda yanan ışıklarda gizli
Yar bir buçuk adım ilerde
Dedim ya yürek paramparca
******
GÖNDERME TARİHİ: 11 NİSAN 2010
Biri Çeksin Bu Hayattan Fişimi
Ayşe Eren
Koyu isyan kokan susuşlar besleniyor
Dağlarımın ıssız koyaklarında
Öfkeli tanrıların acayip dansları üşüşüyor
Merhamet kuşları göç etti ağıtlar yakarak
Sabır ve coşkuyla örülen yuvalarından
Uğursuz baykuşlar cinnet çığlıklarıyla
Kutlama şenliklerinde hayasız
Dişlerimin arasında birikiyor haykırışlar
Keskin bir kılıçla ikiye ayrılıyor ikilemler
Ayrıkotları boğuyor çiçekleri azgın ve vahşi
Sırça sarayımın orta yerinde boy veriyor
Bir incir ağacı meyvesi zehirden acı
Köklendikçe çatırdıyor döşemesi, duvarları
Döneniyor başımın üstünde akbabalar sabırsız
Avuçlarımdan dökülüyor örselenmiş menekşeler
Gözlerimde tüm anlamlar silinmiş, boş bakışlar
Kıpırdatmıyor kirpiklerimi bile şimşekler
Dost eller uzanıyor çatlak duvarlarımdan
Sırtımı dönüyorum kırık bir tebessümle
Biri çeksin bu hayattan fişimi…
11-25 Nisan 2009
***********************************************************
GÖNDERME TARİHİ:28 Şubat 2010
EMEĞİN ONURU
Zehra Sıla Özen
Tüm hayallerin bir bedeli vardır. Hepimiz bu hayallere ulaşmak için, ulaşamasak bile biraz daha yaklaşmak için çabalarız. Bu hedefe yaklaşmak değil ulaşmak istiyorsanız; bu hedefler batmayan, devrilmeyen olumlu bir tutuma sahip olan hayatlar içinde yer almalıdır.
Bu hayatları yaratmanın en önemli yolu çalışmak, inanmak ve uğraşmaktır. Hayatlarında kendilerine ait hiçbir hedef ve hayali olmayan insanlar sizinkileri görmezler daha doğrusu göremezler. Sizin hayal ve hedeflerinize ulaşamayacağınızı söylerler. Ve siz bu duruma ne şaşırın nede üzülün. Çünkü unutmayın ki; sizin batmayan devrilmeyen hedef ve hayalleriniz var.
Her türlü olumsuzluk ve güçlüğe rağmen kendi ekmek parasını yaratmaya çalışan insanların asıl hedefi, asıl var oluş sebebi; doymak için değil. Onurlu yaşamak ve başarmak için çalışmaktır. Tüm başarılı olmuş kadın ve erkeklerin yenilgiye ve güçlüklere karşı savaşmış olduğunu bilmek bize inanç ve kararlılık verir. Böyle bir hayatta boş boş gezinen kişi ve de her türlü zorluğa karşı dimdik ve en onurlu şekilde ekmeğini taştan çıkaran kişiler farklı şekilde benimsenir. İnsanlar arasındaki en büyük farkı yaratan da galiba ekmek parasını nasıl kazandığıdır. Bütün zorluk ve olumsuzluğa rağmen… İşte ben de buradayım diyorsa o kişiyi dikkatlice süzüp ve inceleyin. Düşünün o hayatındaki bütün her şeye rağmen ben paramı taştan çıkarırım. Ben buyum diyorsa o adam gerçekten takdir edilecek insandır. Aslında atalarımız onurlu yaşamaya ekmek parası kazanmak demiş. Çünkü ekmek bizim kültürümüzde bir nimet, bir yaşam biçimi ama hepsinden önemlisi emektir. Eve gelen emeğin adıdır. Toplumu birbirine bağlayan bağdır ekmek. Emeği olmayanın ekmeği olmaz. Ekmek dik durmayı, sorumluluğu, çalışmayı başkasından bir şey beklemeden alın terini bazen gözyaşını bazen ölümüne adayışı bazen de tabiata teslim olmayı yani insan olmayı öğretir, anlatır bize…
Aşık Veysel toprağa sevgisini anlatırken toprağa yüklediği anlam bugüne gelmişse; hala bir değeri olduğundandır. Değerli olana ulaşana herkes saygı duyar. Dostları açık, düşmanları gizli saygı duyar. Düşününce az şey değildir. Bu sözdeki düşmanı sevmememe rağmen insan tabiatı biraz kıskanç olur bilirim. Ama yine de istemem insanı ikiye bölmeyi. Çünkü çalışırken düşmanıma da hizmet etmek gerekir bazen… Bu adlandırmayı bu yüzden istemem.
Şöyle diyebilirim belki: “Onurum Örnek olsun herkese..”
GÖNDERME TARİHİ: 27 Şubat 2010
Berrin Karabulut
Toplum ve Sanat Çıkmazımız
Toplumların tarihsel gelişimlerini incelediğimiz zaman ekonomik sosyal durumlarının yanı sıra sanat eserlerine de bakmalıyız. Çünkü sanat o toplumun değer yargılarını en iyi şekilde ortaya koyan malzemedir. Sanat toplumun yararına düşüncesinden yola çıkmış kimi zaman “Sanat sanat içindir.” kimi zaman da “Sanat toplum içindir.” tartışmasıyla günümüze kadar gelindi. Sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleri bu beyhude tartışmaları sürdüredursunlar, gerçek sanatçılar sanatı olması gerektiği gibi icra ettiler.
Rönesans’ı yaşayan Avrupa sanatı toplum ve din üçgeninde yoğurmuş, toplumun eğitimine estetik beğenisine sunmuştur. Sanatı insana ve onun basit düşüncelerine rağmen icra ederek insanları bir adım öteye çekim gücü olarak kullanmışlar ve başarılı da olmuşlardır.
Sanat açısından Rönesans’ını yaşayan Türk sanatçısı sosyo–politik olayların içinde yer alarak geleceklerine şekil vermek zorundadırlar. Gelişen, toplumsal değerlerini büyük bir hızla değiştiren ve yapılandırmaya çalışan bir Türkiye de sanatçılar da bu yenilenen yapı içinde mücadeleciliği ve belki de yol göstericiliğiyle yer almalı ve ön ayak olmalıdır. Toplumumuz her kademede sanatı ve sanatçıyı yanında görürse, sanata olan bakış açıları da değişime uğraması mümkündür.
Yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılarının sebeplerini bile ortaya koyamayan, sorunlarına objektif çözümler bulamayan toplumumuz sanattan uzak durmaktadır. Çok basit bir örnekle kitap okuma orantısı alt seviyelerde olan toplumuzdan diğer sanat olaylarına da ilgi duymak biraz abes düşer… Şehrin bir parkına dikilen bir heykelin estetik yanlarını görmelerini istememiz yanlış olur. O bu heykellerin gereksizliğini vurgulayıp ona harcanan paranın hesabını yapacaktır.
Sanatçının bu toplumda nasıl yetiştirildiğine bakacak olursak pek de iç açıcı bir sahne ortaya koyamayız. Sanatçı bu TOPLUMUN DEĞER YARGILARIYLA BÜYÜYEN İNSANDIR. Sanatçılar “Biz” toplumunun yetiştirdiği insanlardır. “BİZ” insanlarının anne baba, aile çevre baskısını yaşayan insanlarıdırlar..
Çevresinin düşünce ve beğenisini dikkate alan, görsel sanatlar öğretmeninin düşünce boyutu kadar resim yapmasına izin verilen bireyler özgün sanat gelişimini daha küçük yaşlarda bodur bırakmaktadırlar. Akademik sanat dünyamız, birbirini taklit eden ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlarla doludur.
Toplumumuzdaki “biz” duygusunun ben duygusunun özgün fikirlerine dönüşmesi için toplumumuzun daha çok yol alması gerekir.

GÖNDEREN : İbrahim Eryiğit
GÖNDERMETARİHİ : 02/06/2009
TÜRÜ : Deneme
ŞÂİR-İ MÂDERZÂD
Yeti: 1. İnsanda bulunan, bir şeyi yapabilme gücü, meleke. 2. Bellek, usa vurma, algılama veya imgeleme gibi insanın doğuştan gelen zihin güçlerinden herhangi biri.
Yetenek: 1. Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteli-ği, kabiliyet. 2. Bir duruma uyma konusunda organizmada bulunan ve doğuştan gelen güç, kapasite. 3. Kişinin kalıtıma dayalı ve öğrenmesini çerçeveleyen sınır. 4. Dışarıdan gelen etkiyi alabilme gücü.
Yetinin yetenek olabilmesi, bir bakıma deneyimlerle alakalı ola-bilir. Örneğin, bir serçe uçma yetisine sahiptir ancak yine de annesi-nin ona belli egzersizler yaptırması sonucunda uçabilir. Yani, yetileri, deneyimler etkiler ama belirlemez. Burada, etkileme ve belirleme arasında ince nüansa dikkat çekmek istiyorum. Örneğin, Kant, “bilgilerimiz deneyle başlar ama deneyden doğmaz” der. Buna karşılık, John Locke ise “doğuştan hiçbir bilgimiz yoktur” diyor, ancak ona, “peki bir bebek annesinden süt emmeyi nerden öğreniyor?” diye soruyorlar; o da, ”o bilgi değildir, yetidir” diyor ve “yetiler, Tanrı vergisidir” diye de ekliyor. Aslında, Kant’la aynı şeyi söylüyorlar. Ancak, Kant için deneyci ve akılcı, Locke için ise sadece deneyci sıfatlandırmasını kullanır çoğu felsefeci.
Cahit Zarifoğlu için kullanılan bir tabir var: Şâir-i Mâderzâd = Anadan Doğma Şair. Geçmişte bu lakap, Peyami Safa’nın babası İsmail Safa’ya, Muallim Naci tarafından takılmıştır. Bu lakap, bir bakıma kolayca şiir yazıverme anlamını barındırmakla birlikte, esas itibarıyla şair olarak doğmaya vurgu yapmaktadır. Kuşkusuz, her insan, insani bütün yeteneklerle donatılmış olarak dünyaya gelir. Doğuşta her insanda tüm yetenekler mevcuttur. Bu durumun aksi düşünülemez. Yani, yaratıcının bazı insanlara çeşitli yetenekler verip diğerlerine vermemesi şeklindeki bir düşünce, onun adil olma sıfatına ters düşecektir. Bu durumda, herhangi bir yetenekle donatılmadan dünyaya gelen birinin daha baştan hayata yenilmesi kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla böyle birinin herhangi bir şeyden sorumlu tutulmaması söz konusu olacaktır. Bu da yeryüzünde boş yere hacim kaplayan yaratıklar olgusunu beraberinde getirecektir.
Bir insanın, anne-babasını, ırkını, vs… seçmesinin kendi elinde olmadığını biliyoruz. Hangi yeteneklerle donatılıp donatılmadığını bil-miyoruz. İnsan doğduğu çevrenin kültürüne, diline, dinine, vs… göre şekillenir. O yüzden kendisinin seçim yapma yetkisinin olmadığı şey-lerle övünmesi veya onları inkâr etmesi ne derece yanlışsa, aynı şekil-de, birtakım yeteneklerle donatılmış bir insanla hiçbir yeteneği olma-yan bir insanın aynı sınavlara tâbi tutuluyor olmaları da o derece yanlış olacaktır. Oysa insanın doğuşunda bütün yeteneklerle donatıldığından hareket edersek, insanın doğduğu çevrenin imkânlarına göre şekillenen yeteneğinden söz etme hakkımız olur. Örneğin, müzikle ilgilenen bir çevreye doğan çocuk, ister istemez müziğin ucundan bucağından bir şekilde müziğe bulaşmadan edemeyecektir. Bu demek değildir ki müzikle ilgili bir çevrede doğan her çocuk, mutlak surette müzisyen olacaktır. Çevre, çocuğa sadece imkân sunar, o imkânı ne şekilde kullanıp kullanamayacağı çocuğun seçimine bağlıdır. Ama özellikle ünlü müzisyenlerin hayatları incelendiğinde, mutlaka doğdukları ve yaşadıkları çevrede müzikle ilgili ortamın varlığı görülecektir. Herhangi bir imkânın varlığı, daha doğrusu insanın önündeki seçenekler o insanın kaderidir. İnsan kendisine sunulan seçenekler arasından tercih yapmakla o kaderin gerçekleşmesini sağlamaktadır. Hepimiz yaptığımız tercihlerin birer ürünüyüz bu anlamda.
Yeryüzüne doğan bütün insanlar aynı akla, zekâya ve her türlü dona-nıma sahiptir. Böyle olmasaydı, yazımın başında da belirttiğim üzere, yaratıcının kulları arasında daha baştan ayrımcılık yapması gibi bir olumsuzluk söz konusu olurdu. Her insan aklını, zekâsını ve yeteneğini kullanma oranında değişiklik arz ettiği için, sonradan insanlar arası fark kaçınılmaz olacaktır ki bu da son derece doğal bir hâldir. Doğuştan özürlü olmadığı sürece, yaratıcı her insanı aynı ölçülerde akıl ve yetenekle donatmıştır. İnsan sahip olduğu çevrenin imkânlarını kullanma konusunda sonradan farklılıklar arz edebilir. Aynı ailede do-ğan ve aynı imkânlardan yararlanan kardeşlerin bile her anlamda çok farklı oldukları bilinen bir gerçektir. Kişi, yeteneklerini ve aklını kul-lanmanın doğal bir sonucu olarak herhangi bir alanda başarılı eserler ortaya koyabilir. Bu durum onun doğuştan sahip olduğu yeteneklerinin arasından yaptığı seçim sonrasında üzerine yoğunlaşacağı alanı belirlemesinden kaynaklanmaktadır; yoksa bu, sadece ona verilmiş tek ve biricik yetenek değildir.
Bir işi çok kolaymış ve basitmiş gibi yapan insanlara dikkat edin, onlar o noktaya gelinceye kadar o iş hakkında enikonu çok çalış-mış kimselerdir. Önemli olan, insanın içindeki gücün harekete geçiril-me evresinde ortaya koyduğu çalışmanın şekillendirdiği, bir anlamda forma soktuğu yeteneğin seçiminin son derece sağlıklı yapılmasıdır bence. Gerisi kişisel çaba, özveri ve sabra kalmaktadır. Aciz kimse, kişisel başarısızlığını ailesine, koşullarına ve kaderine yükleme kolaycılığına kaçan kişidir. İsmail Safa olsun, Cahit Zarifoğlu olsun başarılı ürünler ortaya koyan önemli şairlerdir ama bence anadan doğma şair değillerdir. Doğumlarıyla birlikte sahip oldukları tüm yetenekler arasından şairliği seçerek, daha doğrusu şiire yoğunlaşarak o alanda gönüllerini ve beyinlerini ortaya koyan çok önemli şahsiyetlerdir.
Sonuç olarak sonradan olma şairlerin şiirleriyle, anadan doğma şairlerin şiirleri arasında belirgin bir farklılık olmadığından hareketle, kişinin belirlediği bir alanda yoğunlaşmasının, o alanda çaba sarf et-mesinin önemlilik arz etmekte olduğu söylenebilir. Her insan severek, -hatta sevmeden de- hedeflediği bir alanda, üstün bir çabayla çalış-ma sergilediği takdirde hangi iş olursa olsun rahatlıkla üstesinden gelecek bir yapıyla donatılmıştır yaratıcı tarafından. Burada önemli olan, kişinin kendini tanıyıp herhangi bir alanda, gücünü ve gönlünü tam anlamıyla ortaya koyması ve uğraşı alanıyla bütünleşebilmesidir.
**************************************************
Gündeme dair şair dostum İBRAHİM ERYİĞİT Bey’in şiirini sizinle paylaşırken, tepkimizin sel olup akması ve bu sellerde İsrail’in boğulup yok olması dileğiyle..
Nerede zulüm varsa kalbim oradadır
Nerede ölüm varsa acısı onmaz ruhumun
Beylik söz öbekleri çare olmaz biliyorum acısına Gazze’nin
Günde en az üç kez yemek yiyenler yitirir inceliğini kalbinin
Bizi ıslatan yağmursa misket bombaları hükmünde kabulümüzdür
Durmadan yükselen duvarlar içredir sözümüz açık cezaevinin
Kalbimizin çeperlerinde sığınmış yalnızlığı yankılanır durur
Umudu kesen korkulu bekleyişle yavrusunu avutan annenin
Bombalarla örselenen ruhlarımızdır bizim ölüm tuzaklarında
İnsan oluşumuz her an töhmeti altındadır intikam ateşinin
İçimize elimizle işlediğimizin unutulmuşluğu yansır
Başımızdan yıllar boyunca hiç eksilmeyen kötülüklerin izinin
Direnişimizin sınır tanımaz kutsallığı yüreklere yayılır
Şehitliğin yaşanmışlığında tadılır güzelliği dünya terkinin
Kan üstüne kurulmuş devlet müsveddesi kana doymaz kansız vampirdir
Bebek canıyla beslenen lanetlenmiş kavim sancısıdır Filistinin
Vurulur yüreğimiz kaçışı olmayan duvarların dibine düşer
Hesabı sorgulanır her ölümde yaşadığımız hayat şeklimizin
Dualar işaret fişekleri olup düşer meydanlarına Gazze’nin
Ölmeye yatıp her sabah yeniden doğarız sokaklarında Gazze’nin
****************************************
SİZİN DE ÜRÜNLERİNİZİN BLOGUMDA YER ALMASINI VE BİNLERCE OKUYUCUMUZA ULAŞMASINI İSTİYORSANIZ, BU BÖLÜMÜN ALTINA YORUM KISMINA ÜYE OLMANIZ GEREKMEDEN EKLEYEBİLİRSİNİZ.
NOT: İSTEYENLER İLETİŞİM BİLGİLERİMDEKİ E-MAİLİME KISA ÖZGEÇMİŞLERİNİ VE FOTOĞRAFLARINI DA EKLEYEREK YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDEREBİLİRLER..
**********************************************
GÖNDEREN : Berrin KARABULUT
GÖNDERME TARİHİ: 29/09/2008
TÜRÜ: Öykü
BEYAZ GÜL
Küçük bir çocuğum, yan komşumuz mahallenin şerbetçi dede diye tanıdığı kendi gibi yaşlı bir eşi olan bir ihtiyar. Torunları da benim en yakın arkadaşım.
Şerbetçi dedenin karısı tonton bir ihtiyar, herkesi çok sever ve çok cola içer.
Gül mevsimi geldi mi bahçesinde iki gül ağacı etrafa mis gibi kokular saçar.
Tüm mahalle bu gül ağaçlarını çok sever.
Ben de .
Güller açınca herkes ricaya gelir.
- Teyzeciğim kırmızı güllerinden alabilir miyim?
- Bu gün reçel yapacaktım, biraz kırmızı gül toplayabilir miyim?
Ben de hayretle onları seyrederim.”Niye kırmızı oysa beyazlar öyle güzel ki tertemiz bembeyaz.
Göbeğine doğru beyaz tenli bir genç kız utanınca nasıl pembeleşirse, yanakları pembeleşiyor beyaz güller.
Mis gibi koku yayar etrafa hele beyaz gül ağacını görmeliydiniz. Hepsi bir arada nasıl güzel gözükür insana. Bir buket yapınca beyaz güllerden kendimi hep bir prenses gibi hissederdim.
Yaşlı teyze eline gül makasını aldı mı komşularına gülleri kırmızı gülleri verdikten sonra bana kocaman bir demet beyaz gül toplardı sanki bilirdi benim beyaz güllere olan sevdamı.
Gül mevsimi geldi mi tam karşısına otururdum gül ağaçlarının onları seyrederdim.
Beyaz güllerin içindeki beyaz koku perilerini beklerdim. Bembeyaz ipek elbiseleri ile gelir sabah temizliklerini yaparlardı periler. Sonra biri beyaz bir gülü bana getirirdi. Sesi ile kendime gelirdim yaşlı teyzenin.
- Bak kızım gül ağacı senin güllerini kimse ellemesin diye yukarıya saklamış, der.
Beni küçük kümes çatısının üstüne çıkarır elime gül makasını verirdi. Doyasıya toplardım .
Bir gün yaşlı teyze öldü dediler. Çok cola içmiş asit midesini parçalamış.
Çok üzüldüm ondan ve benden başka kimse anlamazdı beyaz gül ağacının dilinden. Bir de annem.
Anneme çok sevdiği beyaz güllerden götüremeyecektim artık.
- Öğretmenim neden ağlıyorsun? Dedi bir ses .
Aman Allah’ım beyaz gül perisi ellerinde bir demet beyaz gül bana gülümsüyor.
İyi ki öğretmen olmuşum. Annemin beyaz güllerini küçük gül perilerim bana ben de anneme götürüyorum.
15/07/2001
**********************************************
GÖNDEREN : Enver ÖZÇAĞLAYAN
GÖNDERMETARİHİ : 19/09/2008
TÜRÜ : Şiir
AĞVA’ya
Geldiğimiz şu cennet, Ağva denilen yerdi
Virajı çok olsa da görülmeye değerdi
Sağda, solda tepeler, hepsi cennetten bir iz
Kuzeyden uzanıyor haşmetli Karadeniz
Kudret iki hat çekmiş, dere inmiş ovaya
Güzelliği bir başka, can taşıyor karaya
Doğayı sevenlerle tüm motorlar doluyor
Kimisi eylenceye, kimi rızka dalıyor
Yeşille sırdaş olmuş her dağı, her tepesi
Yeşilden murat almış yeşil akan deresi
Derenin tam karşısı ustaların mekânı
Parçalanmış kayıklar kaplamışlar her yanı
Her birinin başında ustalar uğraşıyor
Balık mevsimi için zamanla yarışıyor
Belli ki sandal taka görüyorlar kalafat
Yaradan’dan dilerim size vurmasın âfat
Limanına dizilmiş çeşitli boyda tekne
Ben diyeyim on onbeş, onunu da sen ekle
Liman ağzı havadar, geleni üşütüyor
Az zamanda gelen çay, imdada yetişiyor
Çarşı pazar samimi, tertipli ve de güzel
Belediye hizmeti az daha gayret ister
Yeni Câmi, çarşıya ne de güzel yaraşmış
Gördüm ki iç huzuru, dışındakini aşmış
Burada tüm ağaçlar bülbüllere dem verir
Gönül huzura erer, kinler nefretler erir
Bir de var, erenlerin Engin olur destûru
Yalçın olsa da yanı, toprak olmak düsturu
Enver’im artık yeter, çok söz yok buraya denk
Vedâ et, helâllik al, bozulmasın bu âhenk…
********************************************
GÖNDEREN :Tuncay YILDIZHAN
GÖNDERİM TARİHİ: 29/08/2008
TÜRÜ: Şiir
YOKLUĞUNUN İÇİNDEKİ SESLER
Sustuğumda
konuşmaya başlıyor sesinle
koltuklar
sandalyeler
o çok sevdiğin
yanı başında uyuttuğun kedin
Kaşlarımı bir an indirsem
Film film yaşantılar dönüyor
kaskatı kesiliyorum olduğum yerde
Şöyle diyorum hayata
bütün çekimlerini izlerken filmin
vay be ben miyim bunun aktörü!
Yönetmeni değilim hayatın
çekimlerde bir aktörüm
montajını ben yapabilseydim
girip içine filmin sahnelerini kesebilseydim
kaygı duymadan
çekinmeden çıkarırdım seni
Fırsat yok, yazık ki
düzene şerhimi koyamıyorum
uzanamıyorum perde arkasına
Kaçıp gitmenin sahnelerine dokunamıyorum
Oysa sırf sana inat diye;
hayata küsüşümü
Uzanan yürekleri görmeyişini
ilk önce seni silerdim
sesini
hayalini
kalbimde bıraktığın
ucu sivri sevda izlerini
********************************************
GÖNDEREN : İdris DİNAR
GÖNDERME TARİHİ : 24/08/2008
TÜRÜ : Şiir
KEDERİM KADERİM
osetya bir sabah
gori de bir öğün..
muş da bir sonbahar bombalandı bedenim..
bir rüzgarda kaçırılıdı
üstü çizili gençliğim..
kaç meltemdir
yüzü solgun annemin..
cocuklarda idris öksüz salgın…
mağlubiyet varmış kaderinde..
bir de ağabey ihaneti
gözleri alışkın bir keder
*********************************************
GÖNDEREN : Servet ÖZARSLAN
GÖNDERME TARİHİ : 15/07/2008
TÜRÜ : Şiir
VİRAN YURT
Viran yurttan geldim fecr vakti,
Selamsız sabahsız ayrıldım. Uğurlanmadım.
Belki yüzyıl önce yıkılan duvarın mazisi ,
Sonra etraftaki ıssızlık ve harabe,
Ellerini uzatmaya çalıştı, gittiğimi görünce.
Mevsimler eskiyor gözden birer birer.
Viran yutta ne bir fert ne de yer,
Görünsede kuru ağacın gölgesi,
Görünmeye çalışan belkide ağaç değil.
Viranyurdun simsiyah matemi.
Pervasızca soluklanıyordum bu diyarda.
Eski evhamım takıldı rahle-i tedrisime,
Melankolikleştirdi, yıprattı, eskitti benliğimi.
Bedenim taş kesildi, düşünceler lamuktedir.
Viranyurdun simsiyah görkeminde.
Ben bir viranyurt çocuğuyum.
Eskileri görmez oldu gözlerim.
Ben bir viranyurt çocuğuyum.
Topraktan da ölüm kokusu.
1999


Gecenin kör karanlığıdır içimin rengi. Epeyce hüzün serpiştirilmiş yıldızlardan. Kalbime her dokunuş bir renk sürmüş benliğime. Bundandır herkesin gökkuşağı zannetmesi, bundadır kurşunilerin yamaçlarımda gezmesi. Dağ gibiyken oyulmuş bağrım. Sebebi budur içimden akan sevgi şelalelerinin. Her gelenin attığı kesiklerdendir kan kırmızı sevmelerim. Her kişinin yükünü taşımaktan toprağa biraz daha gömülen ayaklarımdandır sağlam sanılan duruşlarım. Oysa ben tüy gibi hafif olmak isterdim hep. Kahkahalarımdan kara bulutlar eksik olsundu temennim. Rüzgara bırakıp kendimi kuş gibi uçabilmekti hayalim. En derin sevdalarda sıyrık almadan yabani çalılardan, tökezlemeden çakıl taşlarından ilerlemekti kilometrelerce. Yakmasındı bakışların delici ateşleri. Her tenin tuzu kalmasındı günahlarımda. Çektiklerim kefaretim olsaydı bana, kalbime aldığım her sevda bir kesik atmasaydı şah damarıma keşke…
*abicim epeydir denk gelip görüşemedik senle. sohbetini özledim. konuştuğumuz projeleri yavaş yavaş hayata geçiririz inşallah. Allah’a emanet ol. özlendin civarlarımda… ,)
tarifi mümkün değildir içine snaki beton doldurmuşlar donmuştur çıkmıyordur.yorgunsun bitkin acı var içinde okadar çok hissedebildiğin nefes alamıyorsun sürekli sıkılıyorsun gülmek bile içinden gelmiyor ben mutsuzken o mutlu neden neden nedenlerle doluyordur aklın birde o bencilse daha da çok koyuyordur sözler kelimeler kifayetsiz kalıyordur sarmaşık gibi sarılmıştır etrafın depremin altında kalmış gibi sesimi duyan yokmuş diyorsundur ben böyle diyorum bir çok derdin varken halen o diyorsundur sana yaptıklarını gururuna yedirip yutkunuyorsundur olmuyor olmuyor bende savaşacağım onun gibi onsuz mutlu olacağım