Bu Hesabı Kim Verecek Zamana

Mayıs 15, 2008

bak işte yine sen sarmışsın mısralarımı
klavyemde alev alev yanıyor zaman
zaman acımasız tutmuş ellerimizden
bir arsız çingene gibi
rahat durmuyor ellerin
kesiyorsun zamanı gözümün önünde
lime lime beynim
dirhem dirhem zaman
katre katre alevler içimde
ve ben susuyorum
beni burnumdan sağıyorsun

ben yokum artık
katıksız
aşksız
ve de sensizliğin cenderesinde
mahküm düşmüş bir parya
sırtımda keopslar, kefrenler
bin yıldır taş taşıyorum bu yapıya
bin yıldır bu aşkı çekiyorum sağrımda
bin yıldır çılgınım bu çöllerde
çöllerde bir mecnunum
ve yazıktır leyla’nın adına
sen kimsin
söyle sen kimsin ki bin yıldır
hamallığını yapıyorum

ben ki zamana bile aman dedirtmişim
ben ki sensizliğe yalnızlığa uyanmışım
hep mısralarda ve yoksunluğunla büyümüşüm
ben yanmışım
ben pişmişim
lerze lerze ürpertileri büyütmüşüm yüreğimde
yüreğimde sensiz büyümüşüm
uyur zaman uyur sessiz
döner felek döner sensiz

farkında değilsin ama
zaman almış gidiyor başını
sor bakalım aynalara sor
kaç öpücük kondurmuş şakaklarına ak-pak
kaç kırışık vadi çizmiş alnındaki ovaya
bak bakalım derinlere
beni hangi girdapta bulursun
o aynalar ki hiç yalan söylemezler
o aynalar ki sarmaş dolaş kucaklamış bizi
kucaklamış perde perde her yanımızı

farkında değilsin değil mi
yitirilmiş zamanların ardımızdaki izlerinin
dizilen mısraların söylenen nutukların
yırtılıp da atılmış mektupların
ağzı açılmamış zarflarınsa haddi ve hesabı tutulmadı
denizler mürekkep olsaydı da
yazsaydı sensizliğin yalnızlığın çetelesini
karbon yüzlü sevgilileri anlatsaydı
yalancı kuşlar mı
yoksa sen misin
nedendir bilmem ama
hep gagaları ıslaktır haberci kuşlarımın
hep gözyaşları getirirler uzaklardan
hep boynu bükük koyup ağlatırlar

ben dargınım
kolunu çek boynumun altından
soğuk yorganım
kirli yastıklarıma sarılır yatarım
kara toprak özlemi tüter burnumda

bilmem artık bunca hesabı
kim verecek zamana

12/10/2002 Gebze


Ne Hikayedir Yazdın Benim İçin Ey Hayat!

Mayıs 7, 2008

Yine ne hikayedir yazdın benim için ey hayat !

Bir çingene kadar çılgınlık mı yapacağım senin kucağında? Güneşin altın başlı, rüzgar kanatlı kuşunu mu göndereceksin rüyalarıma?..

İçime gün doğdu gecenin bu saatinde gece karası saçlarından… Nehirler ötesi akan çağıldayan sesinden.

İçime gün doğdu… Ay da ışıdı tam on dördünden. Yakamozlar göz kırpar sahillerden öte.. Lakin dünyam aydınlanmadı… Yine karanlıkta kaldı benim yoksul gözlerim. Yine soğuk kaldı soğuk terler akıtan ellerim. İçimde yeni yeni kuyular açma ve benimle eğlenme n’olursun?..
Denizlerin ardındaki dağlarda gizli bir nefes çeker beni. Ellerimi tutar ağaç dalları kaldırır bir kurumuş sarı yaprak gibi yerlerden. Rüzgarlarına kapılırım hazanın, savrulurum saçlarındaki kepekler gibi.

Yine ne hikayedir yazdın benim için ey hayat!

Yetmez mi artık, okumaya yeni başlayan biri için bu kadar hayat dersi.. Ezberim çok zayif. Bir şiir bile ezberleyemezken nedir bu ezberlettiğin serenatlar ve ateş balatları?… . Ben hafız değilim, bu kadar şeyi nasıl barındırırım bir zerrecik aklımda. Nasıl savuşurum sözcükler arasından gizlice.

Yine ne hikayedir yazdın benim için ey hayat!

Ben bir fakirim ve acizim her şeyden evvel, unutma. Kıvıramam sen gibi sözcükleri beynimde. Dolanıp dururlar hafıza tellerime ve beni her yandan kuşatırlar. Herc ü merc eylerler her zerratımı. Kurtaramam kendimi ellerinden ve vebalı bir hasta gibi düşerim koynuna soğuk bedenlerin.
Çok çabuk kanarım. Bir şehla bakış ya da iki güzel sözcüğe kapılır sürünürüm ilkbaharın azgın sularına kapılan bir çalı gibi… Birileri alıp çeker beni dalgaların koynundan ve alıp satarlar aşk pazarında üç beş kuruşa altun işlemeli takunyaları olan hayatın cariyelerine…

Yine ne hikayedir yazdın benim için ey hayat!

Daha başımı ne dertlere sokacaksın kimbilir… Elimi tutup kaldırmayacaksın da biliyorum. En sonunda yine duvar diplerinde oturup ağıtlar yakacağın gecelere ve yine mısralarıma kahır damlayacak ciğerlerimden akan ahlardan süzülerek… Süzülecek o kadar çok sözcük olacak ki içimden dişlerini sana bileyip duran. Nasıl kurtulacaksın bir gün onların elinden bilemiyorum. Ve sana, başına geleceklerden dolayı acıyorum.


Sınıflı-Sınıfsız Dünyada Haddini Bilenler ve Bilmeyenler

Nisan 29, 2008

Memleketimin insanlarının nasırlı ellerinde doğar medeniyet güneşi. Sonradan aralarına derin uçurumlar koymuşlarsa da yüzyıllarca padişahlar onlardan beslendi ve onlardan güç alarak saltanatlarını sürdürdüler. Devletler onların sırtında kuruldu ve dünyaya hükümettiler. Ve halen de onların karşısına çıkıp onların reyleri alınarak hükmetme yetkisine sahip oluyor hükümetler.

Ne yazıktır ki, “Milletin efendisi” olarak tabir edilse de günümüzde horlanan ve hakir görülen onlar oluyor. Onların verdikleri oylarla seçilen insanlardan oluşan hükümetler birilerince yok kabul ediliyor ve birileri de onları horlayarak ve dışlarak, onların oylarını, yani o güzelim nasırlı elleri olan Fadime Bacımın, Durdane Teyzenin veya Kubar Halanın reyleriyle kendi reylerini bir tutmuyor. Ama yüzüne sürdüğü boyaların veya akşamları içine kıvrılıp da uyuduğu peluş yatağın onlar sayesinde alındığını unutuyor gibi.

Ülkemizde ve dünyada bir müddettir bir hububat, özellikle de bulgur ve pirinç, sıkıntısı gündemde. Gidin bizim köylünün oyunu dışlayan o sanat(cik) geçinenlere sorun bakalım bunu ülkeye zarar vermeden en uygun bir şekilde nasıl halledebilecekler. O Köylünün ve o nasırlı elleri olan insanım cebinden ve alınterinden dökülen emek olmasa kendini bilmezlerin nerede ve nasıl besleneceğini bilen var mı aranızda..

Zorbalık devrinin ortaçağın karanlığında gizli kaldığını sanıyorduk. Oysa o devirlerde zorbalık ve despotluk olarak tabir edilen orman kanunlarının günümüzde başka türlü tezahürleri varmış. Horlamak, dışlamak ve yok saymak. Bu durum hiç de hoş bir gösterge değildir. Durumumuzun vehametini insanlara ve hakka yönelik saldırılardan, hepimize, tüm insanlara yetecek kadar dolu ve zengin olan yeryüzünde insanların birbirlerini beğenmemeleri, dışlamaları, horlamaları, haklarına tecavüz ederek canlarına kıymalarından anlıyoruz. Dünyanın bir yanından kalkıp başka bir ülkeyi işgal eden onların sahip oldukları değerleri kafalarına vurup ellerinden alan, evrensel değerleri paymal eden zorbaların yaşadığı bir dünyada insanlığın sonunu pek hayra yorumlayamayız sanırım.

Artık zaman, herkesin dünyadaki insanları eşit kabullenme, üstünlüğün yalnız ve sadece kişinin sahip olduğu bireysel yetenekler ve meziyetlerle olacağına, yüceliğin mensubu bulunduğu milli kimlikle olmadığına inanma, hakkın hakkedene verilmesi zamanıdır.

Zaman herkesin haddini bilmesinin zamanıdır.


Devr-i Alem ile Gezmeye Var mısınız?

Nisan 27, 2008

“Devr-i Alem” ismi dostum İsmail Kahraman’ın başta TV5′te olmak üzere bir çok ulusal ve bölgesel televizyonlarda yayınlanan bir kent-tarih belgesel programı… Özellikle Osmanlı coğrafyasında gezinen İsmail Bey, Avrupa ve Afrika ülkelerine merak sarmış şu sıralar..

Programları nedeniyle sık sık yurtdışında gezilerde bulunan Kahraman dostum, temsilen içinde bulunduğum turizm şirketi (HAYAT TOUR) vasıtasıyla bir tur programı önerdi bize.. Şu sıralar “Üç ülke, Üç Başkent” sloganıyla bir hazırlık yapıyoruz. Nasip olursa bu üç ülke (Macaristan, Avusturya, Slovakya)‘nin başkentleri Budapeşte, Viyana ve Bratislava‘ya gidersek izlenimlerimizi birlikte paylaşmış olacağız burada..

Bu arada turumuzu merak edenler veya aramıza katılmak isteyenler varsa İLETİŞİM sayfasındaki kişisel bilgilerimden ulaşabilir. Birlikte nasip olursa gezmiş ve görmüş oluruz nasipse…

Bu arada hatırlamışken size pek yakında BERLİN NOTLARI‘mı dizi halinde sunmak istiyorum. Ben anılarımı tazelerken sizler de benimle gezmiş olacaksınız…


Gözlerin için…

Nisan 26, 2008

Gözlerinden neler öğrendiğimi ben bilirim. Gözlerinden türküler okudum. Buram buram Anadolu tütüyordu. Gözlerinden sevdalar öğrendim, eleminden dağlar, taşlar figan ediyordu. Gözlerinden iklimleri öğrendim. Dört mevsim buram buram hayat tütüyordu.

Çiçek çiçek, dal dal dolaşmayı nevbaharda, gözlerini ararken kelebeklerden öğrendim. Yaz mevsimi tomurcuk meyveler veren dallarda patladı sevdam… Vadilerde kurumuş ve sararmış yapraklar gibi savrulmayı hazanda yaşadım. Gözlerinin verdiği acıları içimde duya duya bu mevsimde hicret ettim, iklimden iklime… Kışın ölmeden beyazlara büründü dünyanın kahır ve kederleriyle aklanan başım. Ve dört mevsim dirildim-öldüm gözlerin için… Gözlerinden ilham alarak şair oldum. Aşık Kerem misali şehir şehir dolanıp durdum. Laleler ve garip aşıklar diyarı. Muş Ovası’nı yurt edindim…

Nice şairler gördüm gözlerinin aşkına çamurdan testi olup ellerine tutunmak istediler. Avuçlarındaki su olup yüzüne ve o güzelim gözlerine sürünmek istediler. Gözlerin garip bülbüllerin dilinde şarkı oldu, ılgım ılgım vadilerde, dallarda yankılanıp durdu.

Elimden saz gibi bir hüner gelmez ama, yüreğimin bam tellerini kopardın gözlerinin methiyesini çalalı.. Gözlerine destanlar yazdım. Köy köy, bucak bucak, şehir şehir.. yedi düvel dolaştı durdu. Gözlerinin aşkından yüreğimi yelken yaptım. Deryalar, okyanuslar aştı, sevda bahrine ulaştı.

gözlerinden senin
ey çeşm-i siyahım
elif’i, be’yi okudum
ebced’i okudum gözlerinden

o şehla bakışları
yüreğime
desen desen
dokudum

Sonra, her seher vakti ibibiklere sordum gözlerini… Gülüne serenatlar dizen bülbüle sordum. Meğer sana diziyormuş onca övgüyü. Meğer gül kokulu gözlerin içinmiş sabahlara dek süren feryatlar, figanlar.. Göçmen kuşları tembihledim, senden bir haber getirsinler diye.. Nevbaharda turnalar kara haberler getirdiler Kerbela’dan, Fırat boylarından, gözlerinden medet bekleyen nice mazlumlardan.. Turnaların ağıtlarından nağme nağme yükseldi gözlerinin hasreti… Yemen ellerinden bir Veys çıktı, vuruldu gözlerine. Kızgın çölleri baştan başa aştı… Gözlerin için cepheler açıldı yer yüzünde. Afgan ellerinde mücahit çocuklar direndiler demirden uygarlıklara.. Yüreklerine Şat-ül Arap, Nil ve Sina Çölü’nü sığdırabilen Filistinli gençler, birer ebabil misali taşlarla karşı koydu, kana doymayan çelik yürekli insanların öncülerine… Gözlerin Cudi’nin doruğundan kopup gelen kar sularına karışıp Dicle’ye ve oradan Bas/ra’ya akıp giden bir billür tanesi.. Gözlerin Nuh Tufanı’ndan kalma bir filiz. Yeniden dirilir coğrafyamda… Gözlerinden öğrendim yaradılışın gayesini. Gözlerinden aldım o kutsal emirleri. Onlardan öğrendim adaleti, hakkı ve hürriyeti. Gözlerin beni sarmış sarmalamış ey sevgili. Gel de beni azadet. Gözlerinden öğrendim savaşı ve barışı… Gözlerinden geldim, koşarak her gün gözlerine geliyorum..

29/11/1997
Rayiha Edebiyat Dergisi – 5


Sen Olmadan Gün Doğsa Ne Olur Yitirilmiş İçimin Neşvesi

Nisan 25, 2008


Bozulan Dengeler ve İnsanlık

Nisan 20, 2008

İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana sonunu hazırlamak için çalışıp çabalamaktadır. İlk insandan günümüze değin, çevresine ve hemcinslerine zarar vermekle başlamış işe…

Yeryüzüne fesat salmakla meşgul olmuş sürekli.. Tarih boyunca milyarlarca insanı bir hiç uğruna katledip durmuş. Gelecekte kendisini veya neslini bekleyecek felaketlerden bihaberce katletmiş doğayı. Yakmış, yıkmış, kesip kullanmış, yerlere dev çukurlar açıp betondan demirden devasa gökdelenler yapmış, insan olan hemcinslerini yok etmek için kilotonlarca patlayıcıyı biraraya getirerek nükleer denemelerde bulunmuş, suni depremlere neden olmuş, gazlar üretmiş; dünyanın koruyucu zırhı Ozon’u delmiş, küresel ısınmalara ve gelecekte bekleyecek korkunç bir sona davetiye çıkarmış..

İnsanoğlu, bir karış toprak için gözünü kırpmadan ve acımadan binlerce insanı bir anda yok etmeye hazır.

Petrol kuyuları için binlerce masumun canına halen mal olmuyor mu?

Pis emelleri için insanlığa acı ve gözyaşı ihraç eden insanlar çok yakında karanlık bir güne uyanacaklar.

Ülkemizde yoğun bir kuraklıktan dolayı toprak kuruyor, baraj suları dibi buluyor, cayır cayır ormanlarımız yanmaktayken, dünyanın bir başka bölgesinde son yüzyılın felaketi kabul edilen sel baskınları yaşanmaktadır..

Dünya gezegeninin artık dengesi bozuldu. Bunu da önce ahlaki değerlerini yitiren insanoğlu başardı.

Başardı diyorum, çünkü bu sona gelmek için çok çalıştık.

Elimizdekini avucumuzdakini har vurup harman savurduk, tek katlı bahçesi ve kuyusu olan evlerimizi yıkarak yerine kibrit kutuları gibi evler yaptık. Birbirimizin tepesine bindik. birbirimizin altında ve üstünde yattığımız halde birbirimizi tanıyamaz hale geldik ve birbirimizi sevemez olduk.

Önceleri vahşi dünyaya karşı savunma aracı olarak kullanılan silahları çok çok modernize ederek her an biribirimizin burnunun dibine dikilip yaşama hakkını kendimizden başkasına vermez olduk.

Kısacası hayatta kalmak için maalesef öldürdük, öldürdük ve öldürdük…

Ölümlerin sonunda toplu bir ölüme de randevü çıkardık..


Ülküde Bir, Dilde Bir, Kaypaklıkta Bir

Nisan 20, 2008

Bir millet diliyle vardır. Dilimiz bizim uygarlık olarak ne kadar geliştiğimizi belirler. Eğer ülke olarak sanayileşmişsek ve sanayide de tamamen özgürleşmiş veya başka ülkelere bağımlı kalmışsak bunu dilimizdeki yapıdan rahatlıkla anlayabiliriz. Dil bilimci olmaya lüzum olmaksızın siz de kendi kendinize basit bir test yapabilirsiniz. Evinizdeki elektrikli veya elektronik eşyaların adlarını hatırlamanız yeterli bunun için: televizyon, radyo, …makinesi, mikser vb vb..

Elhasıl dilimiz tamamen özgür olmadığımızı ve teknolojik olarak çok geride olduğumuzu, sadece taklit ve bazen de montajcı olduğumuzu ortaya çıkarmaktadır.

***
Dilimizi kullanırken farkına olmadan karakterimizi de ele veririz. “Neyse halin çıksın falın” deriz ya.. İnsan içindeki dünyayı diliyle anlatır. İçinde yaşadığınız çevrede eğer argo kelimeler revaçta ise, sizin ondan etkilenmemeniz mümkün değildir. Gece-gündüz bilgi ve teknoloji dünyası ile ilgilenen birinin dili ile sokaklarda boyacılık yapan çocuğun dili ayrıdır. Bilişimcinin dilinde ‘background’ kelimesi varken boyacı çocuğun da zulası vardır. Bilişimci netlik ayarıyla uğraşırken boyayı çocuk ise parlatma modunda…

Bulunduğumuz çevrenin ve uğraşı alanımızla alakalı dili günlük yaşantımıza mutlaka kullanmaya kalkışmamızdan dolayı zaman zaman kendimizi ifade edememe gibi bir durumla da karşılaşma olasılığı da var. ‘Hani nasıl derler ııı…’ diye zorlandığımız, kafamızdaki net ifadeyi karşımızdakinin anlayabileceği seviyeye indirgemede zorlandığımız olmuştur değil mi?

Kendimizi ifade edebilmenin zorluğunu görünce de arkadaş çevremizden ve akrabalarımızdan kopmuşluğumuz bundandır. Onlar hep düzeysizlikle ve anlaşamamakla suçlamışızdır.

***
Dil toplumun karakterini de ele vermektedir. Bir toplumun etik değerlerini diliyle ele geçirmek de mümkündür. Bu atasözlerinden, değimlerden ve bazı söz kalıplarından elde edilebilir. O söz guruplarından toplumun rengini az çok anlamak mümkündür.

Bizim de dilimizde birkaç söz var ki bizim ne derece adam kayırmacı bir ulus olduğumuzu ortaya koymaktadır.

Kapıdan giren birine “Ya biz de tam senden bahsediyorduk” deriz. Hâlbuki gündemde bile değildir gelen kişi. Ya da o kişiye olan sevgi ve muhabbetimize göre başka ifadeler de mevcuttur. Eğer içeri giren veya bulunduğumuz ortama dâhil olan kişi sevilen ve sayılan biri ise; “İyi adam lafı üstüne gelir.” diye memnuniyetimizi ifade ederiz. Gelen kişi meymenetsizin teki ise, “İti an, çomağı hazırla!” diye mırıldanmamız da işin başka bir yüzü. Bunu sesli olarak ifade edemiyoruz çünkü bunu ifade ederken karşıdakinden korkuyor veya ondan gelecek bela ve şerden korkuyoruzdur.

Korkumuzu, nefretimizi gizlemede başarılıyız. Karşımızdakine bunu ifade edemeyişimiz de millet olarak ne kadar içimize sindirildiğimizin ve korktuğumuzun bir emaresi olsa gerek. Dobra dobra konuşmayı unutmuşuz. Ekmek kaygısı, geçim kaygısı bunun bir nedeni olsa gerek.


Halkın İnançlarıyla Barışık Bir Devlet veya Okulumu Seviyorum Kampanyası

Nisan 20, 2008

-Bu yazı “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” nedeniyle kaleme alındı. Ermeni meselesinin sıcak gündeme oturtulmasından dolayı eski bir yazı ile yer değiştirme gereği duydum. Önemine binaen bu yazıyı da sizinle paylaşıyorum.-

Bizi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak olan kurumlarımızın başında hiç şüphesiz ki okullar gelir..

Hakikat bu iken halkımız arasında okullara karşı soğuk bir duruş var… Camilere verilen destek gibi okullara destek verilmiyor… Halbuki iyi yetişmemiş bir kafanın dine bakışı da sakat olur.. Bu realiteyi kavratmanın yolu da elbette yine okullardan geçer..

Okulların devlet tarafından yapılması ve donatılması gibi camilere gereken önemin verilmemiş olması ve okullara başörtülü kızların alınmaması halkın içindeki olumsuz düşüncelerin yoğunluk kazanmasını sağlayan etmenlerin başını teşkil eder. Yıllardır devlet eliyle okul yapıldığı gibi camilerin yapılması da ve okullara başörtülü kızların rahatlıkla girebilmesinin sağlanması devlete ayrı bir imaj verecektir. Dindar halkın devletine olan bağlılığını artıcı bir hareket olmuş olacak bu. O mahalle bu mahalle hara-gurası yaşamadan, başka başka ülke modelleri olmadan sadece çoğunluğu Müslüman bir inanca sahip, rengârenk etniklerden oluşan, huzur ve barış içinde yaşayan mozaik bir ülke olmuş olacağız.

Okurlarımız yazımdaki bazı isteklerin “laiklik” ilkesi ile bağdaşmayacağını düşünebilirler.. Ne alaka efendim. Devlet vatandaşının dini inançlarını doğru ellerden ve yerlerden temin de etmelidir. Din bilgisi ve eğitimi devlet eliyle değil de yetkisiz kişilerce verilmesi hallerinde de laiklik mevhumu ilelebet sorgulanıp duracaktır zaten. Eğer devlet eliyle ve yeterli şekilde din eğitimi yapılırsa halk içindeki yaygın laiklik inanışı da böylece yumuşayacak ve daha sevimli tanımlar kazanacaktır.

Milli bir politika haline getirilecek yeni bir anlayışla, Cami yaptırma ve yaşatma dernekleri gibi, okul yaptırma ve yaşatma dernekleri de teşvik edilmeli.. Devlet eliyle okul yapıldığı gibi gerekli yerlere camiler de yapılmalıdır. Ve herkes istediği gibi okul yolunu tutabilmenin yolu açılmalıdır.. Halkın inançları gereği din eğitimine okullardan başlanmalı. Böylece, “Camiler bizim, okullar devletin” imajı silinecek ve ıssız mahalle aralarında bile trilyonluk halk yatırımı ile yapılan camiler gibi okulların yapılması ve gönüllü kişiler tarafından çarşı-pazar gezilerek “hayır para” toplanması işten bile olmayacaktır.. Cami çıkışlarında “Camiye yardım” kampanyası gibi okuldan öğrencisini almaya gelen her veli cebinden çıkarıp severek “Okuluna bağış” da yapabilecektir.

Kendini okullarında daha rahat ifade edebilecek olan halkımız okulumu seviyorum kampanyaları düzenleyecek ve okullarda yapılan etkinliklere seve seve katılacaktır. Her vesile ile okullardaki “eğitime katkı” taleplerine de karşı gelmemiş olacaktır. Hatta toplumda yaygın bir şekilde bunun destekçileri çoğalacaktır.

Halkın inançlarıyla barışık bir devlette yüksek bir eğitim seviyesine kavuşmuş bir ülke özlemiyle ümidvar olalım…


Çanakkale’de Kazanılanları Korumak

Nisan 20, 2008

Devlet-i Aliyeyi Osmanîye (Yüce Osmanlı Devleti) hasta adam..

Düşman hasta yatan bu aslanların yuvasını dağıtmak için çakallar gibi saldırmaya başlar. Vatan evlatları silahsız bırakılmış, ellerindeki varları alınmıştır. Sevr’de bunu başaran birleşik sömürgecilerin hesap etmedikleri iman güçleri bu emelleri güdenleri bertaraf edecekti.

Büyük bir kuvvetle saldıran düşmanlar sert kayaya tosladıklarını er-geç anlayacaktı. İslam topraklarına elini kolunu sallayarak gireceklerini sananların alaşağı edilmesi olayı düşmana yeni taktikler ve eylemlerde bulunma gereğini hissettirmişti.

Sömürgeci birlikler silah gücüyle yenemediklerini sahip oldukları “tek dişi kalmış canavarları” doğurtarak yeneceklerdi. Bu dişi canavarlar İslam topraklarına fitne olarak yayılacak ve ırkçılık tohumları saçacaktı.. Her yana yayılan bu fitne tohumları Arapları, Sırpları, Bulgarları, Gürcüleri, Macarları ayartmış ve “77 millete” mensup Devlet-i Aliyeyi Osmanîye’yi sallamaya ve yıkıma götürmüştü.

Irkçılık mevhumu olan bu yeni bebek gün geçtikçe büyüyerek koca cihan imparatoru olan Devlet-i Aliyeyi Osmanîye’nin torunlarının da yakasını bırakmamaktadır. Halen günümüzde de süren bu illetin tek devası olarak, Çanakkale’de kazanılanların Anadolu’da kaybedilmemesi için, yegâne macun olan kardeşliğin gereklerini yerine getirmeliyiz. Bunu başarmak Devlet-i Aliyeyi Osmanîye’nin evlatları olarak bize çok zor gelmeyecek kanaatindeyim.

Zira Çanakkale’de kazanılanların korunması zora girebilir, uyuyan medeniyet canavarı yeni fitne evlatları doğurabilir.


Cinnet Geçiren Toplumda Boşanmak Çok Kolay Olmamalı

Nisan 20, 2008

“Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyan kızı Başak Aydıntuğ tarafından boğazından bıçaklanarak öldürülen, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve eski dekan yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Olcay…”

Toplumumuzda her geçen gün bu tür haberler yaygınlaşmakta. Bu haberi duyduğumuz günün sonra bu kez Konya’da annesini doğrayıp paketlerle kanepe altına koyan bir genç kız haberi daha yayınlandı.

Bu haberleri, maalesef, sıradan birer adli vaka olarak karşılıyoruz. İşin arka planında bulunan gerçek sebebi olarak saklanan şeyleri görmemezlikten geliyoruz nedense..

Olayın ardından basına yansıyan kızın ifadelerinden korkunç bir aile dramı yattığı ortaya çıktı. Kızın ifadelerini “özel” olarak addettiğim için değinmek istemiyorum ama, genel olarak parçalanmış aileler ve maneviyat eksikliği kokan bu ifadenin ardında karanlık bir gelecek görüyorum. Kararmak üzere olan bir gelecek..

Eğitim ocaklarımızda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin Anayasal zorunluluk olarak bulunmasını tartışılırken bu olayların göz önünde cereyan etmesinden nedense pek ders alamıyoruz. Kafalarının içi boş bırakılmış, manevi boşluk içinde yüzdürülen toplumumuzun ekonomik, sosyo-kültürel çatışmalar nedeniyle boşanarak, artlarında muallâkta bırakacakları talihsiz çocukların akıbetlerini düşünmeyen anne ve babaları derin bir düşünce içine girmeye ve bu kararları almadan sadece çocuklarını düşünmeleri ve mümkünse ayrılmadan vazgeçmelerini sağlamak lazım.

Mahkemeler çocuk sahibi çiftlerin boşamalarına müsaade etmemeli, gerekirse bu tür ailelere yıllarca psikoterapiler uygulamalıdırlar. Boşanmak isteyenlere manevi duygular telkin edilmeli, boşanmadan sonra ortada kalacak çocuklarının karşılaşabileceği olaylarla ilgili haber ve filmler gösterilmeli. Boşanmak yıllar süren bir eğitimden sonra başvurulacak son çare olmalıdır.

Bu fikirlerimin medeni hukukla ne kadar uyuştuğunu bilmiyorum ama, bir çok haber ve günlük gelişmeler başını almış gidiyorken, ortalık cinayet haberleri ile yanarken, mahalleden dışarı taşan bu yangına bir su dökmek lazım artık…


Yagmur Yagarken Pencerende Gün Dogar

Nisan 19, 2008

Burada yayınlanan sunum YouTube’a gelen yasak nedeniyle zaman zaman kesintiye uğrayabilmektedir.
Özür dilemesi gerekenlerin adına …


Nesline Düşman Varlık İNSAN

Nisan 18, 2008

Evrenin azameti karşısında zerreden daha küçük bir varlık olan insan!.

Kendini yeryüzü hâkimi sanan bencil varlık!

Bu küçücük cusesi ile kendini evrene hâkimmiş gibi gören aslında depremlere, rüzgârlara, sel baskınlarına bile güç yetiremeyen!

Küçücük bir arı sokmasından elem duyan, sivrisinek ısırığından sıtmaya yakalanan, üşütünce günlerce yataklara kapanan, kendi haline bir çare bulamayıp da “küçük dağların yaratıcısı” edasıyla böbürlenen mahlukat !..

Evrenin azameti karşısında zerreden daha küçük bir varlık olan insan!.

Serçe parmağındaki acısıyla bütün bedeninde elem hisseden, küçücük bir mikroba yenilip yaşamını yitiren kozmik bir evren yapısı içinde az gelişmiş haliyle çözülmesi zor bir bilmece!

Her ne kadar “Yaratılanların en şereflisi” unvanına sahipse de işledikleriyle “beşparaetmez” bir varlık haline gelen! Sahte bir altın ve para gibi bir şey olduğunu anlaman için daha ne kadar zaman gerekecek?

Kendini yitirerek nesline karşı topyekûn imha projeleri geliştiren canlı ! Var mı eşin ve benzerin?

Nasıl vereceksin yitirilen bunca canların vebalini! Haince kurduğun pusularla nice masum cana kıyan, emelleri uğruna kaoslar yaratan, savaşlar çıkaran, masumların katlinin ve gezegenin bozulan dengelerinin tek müsebbibi!

Evrenin azameti karşısında zerreden daha küçük bir varlık olan insan!.

Sen, okyanustaki bir kibrit kutusu gibi evrende sallanıp duran dünyada bir noktadan daha küçüksün. Nasıl da kibirlenirsin böyle! Nasıl da acımasız oluyorsun! Nereye kadar vardıracaksın bu zulmünü! Yetmez mi sersefil bıraktığın hemcinslerinin gözyaşları! Yetmez mi yerinden yurdundan kovdurduğun, aç, bi-ilaç ve naçar koydukların! Yerin altındaki cevherler için yerin ve göğün sahibine isyan edip, yaratılanların en değerlilerini ve şereflilerini gözünü kırpmadan yok ediyorsun!

Evrenin azameti karşısında zerreden daha küçük bir varlık olan insan!. İşlediğin bunca cinayetler, döktürdüğün kanlı gözyaşlarına bir son verme zamanı gelmedi mi?

Yaradan için oturup yaptıklarını sorgulama zamanı gelmiş olmasını ümid ediyor artık insanlık adına düşünenler…

Zira öfkelenen arzın bu zulmüne tahammülü kalmadı gayri…


Ölüme Sıkılan Kurşun (Kar ve Tebeşir)

Ekim 1, 2007

Hanginiz, bir yolda ölümü burnunuzun dibinde hissettiniz?
Hanginiz “orda ölüm var” denildiğinde bile bile yürüdünüz?
Ve oradan elinizi kolunuzu sallaya sallaya yürüyüp gittiniz?

Hanginiz ölüme kurşun sıktınız?
Bembeyaz kefeniyle gelen ölüme…

***

Yıl 1991. Kısa bir süre vatani görevimi yapmak üzere askere gittim.

Seksen günlük acemi birliği bana seksen yıl gibi gelmişti. Asker ocağında “asabi”,”arazi” ve “belalı” olmakla ünlenen, acemi birliğinde “Ali Okulu”nun başöğretmeni olan ben eski görev yeri olan Mardin ili Kızıltepe ilçesine tekrar görev beklerken, geri kalan askerlik vazifesini “muvazzaf” olarak Erzurum ilinde geçireceğimi öğrenince şok oldum.

İkinci şoka Erzurum’a gittiğimde uğradım. Beni Aşkale ilçesine bağlı “Düzyurt” denilen rakımı Erzurum’dan dörtyüz metre yüksekte olan bir dağ köyüne vermişlerdi. Şok olmama neden olan şey de burada ulaşımın yıl boyunca yayan olarak yapılıyor olmasıydı. Köyün herhangi bir ulaşım aracı yoktu. Olsa bile, en hafif bir yağmurda veya altı ay yerde kalan kardan dolayı yolu olmayan köye ulaşması mümkün olmazdı.

Tüm direnmelerim, muvazzaf olarak değil de normal bir asker olan kışlama geri dönme isteğim bile fayda etmedi. Bir tandık “dayı” devreye koyup da arkadaşım Muzaffer gibi torpille yer değiştirmek isteyişim de sonuçsuz kalınca, alınyazıma boyun eğmek zorunda kaldım.

Bundan sonra ömrüm boyunca unutamayacağım günler ve yukarıda değinmeye çalıştığım, ölümü burnumun dibinde hissettiğim yolculukları yaşamaya başladım.

Köye ilk çıkışım şans eseri iyiydi. Henüz yollar kapanmamıştı nedense.. Bir minibüs kiralayıp dağ yoluna tırmanmıştık. Kırkbeş dakikalık bir yolculuktan sonra, köye vardığımızda hayrettim ve şaşkınlığım gittikçe artmıştı. Köy Çat-Aşkale-Erzurum şehirlerine vakıf bir tepeye kurulmuştu. Askerliğini Kesikköprü’de tankçı olarak yapanlar bu mevkii iyi bilirler. Kesikköprü Zırhlı Askeri birliğinin üst kısmında kurulu Abdalcık denen bir köy var. O köye kadar araç ile ulaşımdan sonra, eteklerinde Abdalcık ve Cinis gibi köylerin kurulu olduğu dağın zirvesindeki bir düzlükte kuruluydu bu köy. Türklerin dağ başındaki barınak olarak kabul ettikleri yerlere “yurt” dediklerini unutmuştum. “Düzyurt” ismi de bu yerleşkenin geniş bir düzlük olmuş olmasındandı sanırım. Ancak “köy” kelimesi sanırım burası için çok lüks bir ifade olsa gerek. Çünkü burası sadece dokuz haneden oluşmaktaydı. Ve okul idaresindeki kayıt defterlerini incelediğimde hayretim daha da büyümüştü, çünkü köyde kayıtlı onüç öğrenci vardı ve bunlardan iki kişi de sürekli devamsızdı.

Köye bir valizden oluşan eşyamı bırakıp aynı arabayla geri döndüm. Maksadım burada eğitime başlamadan önce, okulun ihtiyacı olan tebeşir, metre gibi bir kaç gereksinimini, bir müddet için yetecek erzak, yeni bir ev kuracağım için ev içinde kullanabileceğim yardımcı malzemeler ve birkaç eşya almak ve son bir iki telefon açmaktı. Ama bendeki şansa ne denir bilmem… Alışverişi bitirip köye döneceğim gün fırtına haberleri almıştım. Yolda minibüsteyken şoför yüksek sesle: “Hoce sana kötü bir haberim var” demişti. Diğer yolcular gibi ben de merak etmiştim bu haberi. “Korkirem ki köye yayan çıkacaksın.” Evet, gerçekten durum onu gösteriyordu. Yolda kar yağışı gittikçe artmıştı. Yani anlayacağınız dağda yollar kapanmıştı. Artık köye motorlu bir araçla gitmek imkânsızlaşmıştı. İçimde tarifi mümkün olmayan duygular başlamıştı. Kendi kendimi yiyip bitiriyordum. “Gidip istifa edeceğim öğretmenlikten.. Yok, edemem çünkü askerim. Askere geri dönemem çünkü artık öğretmenim.. Peki, tamam da ben şimdi bu köye bu kadar yükle nasıl çıkacağım… Gidip kaymakamdan, validen destek mi istesem.. Onlar ne yapabilirler ki, onlar da benim gibi doğa kanunlarına karşı zavallı insanlar… Greyder verip yolu açtırsalar acaba minibüs gidebilir miydi köye? Kaymakam veya vali bana bu kıyağı yapar mıydı ki… Peki, ben şimdi nereye gidiyorum? Minibüsçünün dediği doğruysa, ki kesin doğrudur, peki ben ne yapacağım şimdi? Bu eşyayı nereye koyacağım, ilçeye geri dönsem otele gidip orada mı kalsam.. Ama yol bir daha açılmayacak ki… Benim de bu köye gitmekten başka çarem yok.. Tek başıma bu kadar yükü sırtıma vursam bile dağ yolunu tanımam etmem, ben nereye gideceğim bir başıma. ” Bu ve benzeri bir sürü soru gelip geçti aklımdan. Kafayı sıyırmak üzereyim. Minibüste olduğumu unutarak elim gayri ihtiyari sigara paketime gidiyor. Sigaramı buldum fakat çakmağı bulamadım. Şoförün bana uzattığı kibriti alıp sigaramı yakıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra kibriti geri verirken ona teşekkürle birlikte sigara ikram ediyorum. “Yok, ben almiyem hoce. Arabada içmem” deyince uyanıyorum. Özür dileyip sigaramı camdan dışarı atmak istiyorum. İçeri birden karlar hücum ediyor. Bir iki köylü sigaramı atmama müdahale ediyor. Ben yine de atıyorum. Camı kapatıp tekrar düşünüyorum. Aklımdan neler neler geçmiyor ki… Daldığımı gören birkaç yaşlı yolcu beni teskin edici birkaç laf söylese de dışarıda henüz tipiye dönüşmemiş kardan önce yüreğimde fırtınalar çoktan kopmuştu. Şakalaşmaları, yüksek sesle neşeli türküler söylemeleri bile fayda etmedi.

Köye varışımız fazla uzun sürmedi. Köy meydanında herkes arabadan inip eşyasını indirince şoför bana dönerek: “Hoce bize gidirik. Hacı babam köyde tanınmış biridir. Misafirperverdir. Bu gece bizde kal. Yarına Allah kerim sana bir yol buluruz..” Gün bitmek üzereydi. Güneş batmamıştı ama kar yağışı da gittikçe hızını artırınca köye karanlık beyaz bir siluet inmişti. Bugün duyduğum en iyi söz buydu. Bayağı rahatlamıştım bu sözlerle. En azından bu geceye ait kaygılarım giderilmişti. Başka çarem olmadığından teşekkür ederek bu teklifini kabul ettim. Arabaya binerek, köyün bozuk yolundan evlerine doğru hareket ettik.

Abdalcık Köyü dağın eteğine kurulmuş fazla büyük olmayan bir köydü. Evlerin genellikle çatılı olmasına bakılırsa varlıklı ailelerden oluştuğunu söylemek mümkündü. Yer yer Doğu Anadolu’nun tipik toprak damlarına rastlansa da bu sayı fazla miktarda değildi. Düzyurt Köyü’ne gitmek için bu köye mutlaka uğramak lazımdı. Tek güzergâh burasıydı. Bu yüzden olmalı ki, (sonradan öğrendiğime göre) Düzyurt Köyüyle bu köy arasında kız alıp vermeler çok olmuş ve Düzyurtluların burada ikinci bir konakları vardı. Doğal bir gereksinimdi bu. Düzyurtlular yıl içindeki ağır ihtiyaçları için atla geldiklerinde atlarını buradaki yakınlarına emanet ediyor, ilçeye arabayla giderler. Akşam dönüşte orada kalır, sabah erken yüklerini yüklenip köy yoluna tırmanırlardı.

Şoförün evine ulaşıyoruz. Kapıda yaşlı bir amca karşılıyor arabayı. Arabadan iner inmez Şoför babasına beni tanıtıyor: “Buba, Hoce Düzyurt Köyü örgetmeni…” dedi kısaca. Meseleyi anlamıştı Hacı amca. Bana elini uzattı. Bu soğuk havada Hacının elleri bana sıcacık geldi. Yüzünde çok çekmiş Anadolu insanlarının karakteristik kırışıklıkları vardı. “Hoş celdin hoceefendi” dedi. “Hoş bulduk” dedim ve önden yürüyerek evin giriş kapısına doğru yürümeye başladık. Evin ilk girişi geniş bir salondu. Salonun bir köşesinde evin iki duvarından geçen borulara bağlı bir soba tam anlamıyla gümbür gümbür yanıyordu. Salonda yere serili büyük bir halının kenarlarına çepeçevre minderler ve minderlerin üstüne üzeri çeşitli desenlerle süslü kanaviçe örtüler bulunan halıdan yapılma yastıklar vardı. Bir köşeye elimdeki çantamı koydum, ayaklarımı daha çabuk ısıtmak için altıma alarak oturdum. Ev sahibi hacı amcayla bir müddet hoş-beş ettik. Karnımın aç olduğunu ileri sürerek odaya henüz yeni giren Ali adındaki gence yemek talimatı verdi. Ben her ne kadar aç olmadığımı belirttimse de “Olur mu hoce efendi, akşam oldu öğlen nire, akşam nire!” diye itiraz etti bana. Anadolu insanına hele hele bir Doğuluya bunun ısrarı anlamsızdı biliyordum. ‘Yemeden içmeden bir yere gidip dönersen, mezarlığa gidip gelmiş olunduğu’ kanaati yaygındı herkeste. Ben bunu Mardin’den iyi bildiğimden fazla ısrar etmedim. Kısa zamanda köy şartlarına göre mükellef bir yemek hazırlandı. Yemekten önce salona gelip yerleşen üç beş köylü ve ev sahibinin iki oğluyla birlikte ben ve Hacı amca da oturup, neşeli konuşmalar arasında yiyip içtik. Sofra toplandıktan sonra sobanın üstünde kaynayıp duran kocaman çaydanlıktaki sudan çay demlendi. Çok lezzetli olmuştu. Bu arada benim köye nasıl ulaşacağım planlandı. Köye telefon açılacak, köyden birkaç gencin atlarla gelip beni ve eşyalarımı almaları istenecekti. Ama gecenin ilerleyen saatlerine rağmen köyle telefon bağlantısı kurulamayınca ben yine kara kara düşüncelere dalmıştım.. Salon yemekten sonra köylülerle dolup taşmıştı. Konudan konuya atlanılıyordu. Meclisteki olaylı yemin töreninden tutun, Aşkale’deki hayvan pazarındaki fiyatlara kadar bir sürü konulardan konuştular. Özellikle siyasi konularda benim görüşüme başvursalar da ben içinde bulunduğum halden dolayı hep kaçamak cevaplar verdim.

Köylüler benim dalgın halimi görünce kendi üsluplarıyla ince bir tiye aldılar beni. Ama fazla kırmak da istemediklerinden düzeyli gitmeye çalıştılar. Biri bana tabakasından sardığı sigarayı yakıp uzatınca, çok içmek istemediğimden kabul etmeyince; “iç iç daha çooğ içersin hoce” deyince hep birlikte gülüştük. Gece yarılarına dek şakalaşmalarına, sohbetlerine zaman zaman ben de katılarak devam ettik. Hepsiyle de ilk karşılaşmama rağmen kırk yıllık arkadaş gibi kaynaşmıştım.

Son varılan karara göre yarın sabah bir daha telefonla ulaşılmaya çalışılacak. Eğer kardan ve tipiden hatlar kopmamışsa veya direkler devrilmemişse durum açıklanacaktı. Köyden yardım talep edilecekti. Olmazsa ev sahibinin küçük oğlu Ali benim eşyalarımı eşeğine yükleyecek, benimle birlikte köye çıkacaktı. Ama biz yola çıkmadan yine telefonla köye ulaşılmaya çalışılacak, bizi atlarla karşılanmaları istenecekti. Ben Ali’ye hizmeti karşılığı ellibin lira verecektim. Planlama bittikten sonra misafir köylüler iyi dileklerini bildirip teker teker ayrıldılar. Evin ağzı burnu yaşmakla kapalı gelini yatağımı özenle serip ayrılınca Hacı amca ve oğulları da bir isteğimin olup olmadığını sorup beni yatağımla baş başa bıraktılar. Yatağımda uzun süre kıvranıp durdum. ‘Nasıl bir gelecek bekliyordu beni Ya Rabbi. Yarın yolda neler yaşayacaktık. Gerçi kar ve fırtınaya yabancı biri değildim ama ilk kez böyle bir yolculuğa çıkacaktım. Üstelik bir eşek sırtına fazla gelen bir yüküm de vardı.. Kim bilir belki yırtıcı hayvanlarla karşılaşacaktık. Gece köylülerin bahsettikleri ayı hikayeleri, kurt sürülerinden birkaç tanesi karşımıza çıkarsa ne yapacaktık..

Eşeği yedirip kurtulabilirsek ne ala…”
Ne zaman nasıl uyumuşum bilmiyorum.

***

Köylerde gün erken başlar. Horozlar çağırır dağların ardına gizlenmiş günün ilk ışıklarını… Sabahın ilk ışıklarının belirmesiyle köylü milletinin gün boyu sürecek, evle ahır arasındaki koşuşturması başlar böylece.

Gözlerimi açtığımda gümbürdeyerek yanan sobanın arkasında yere serdiği seccadede namaz kılan Hacı amcayı görünce doğrulup üstümü giydim, yatağımı, yorganımı ve ilk benim için serildiği belli olan çarşafımı katlayıp üst üste bir köşeye istif ettikten sonra, sobaya yakın köşede yere gömülü bir şekilde betondan yapılan “çelav” (su çukuru anlamında) denilen klasik bir küvette abdest almaya çalıştım. Çelavın dışarıya doğru çıkan atık su borusunun buz tuttuğunu görünce, gece yatakta donmadığıma şükrettim. Tam o esnada namazını bitirip selam veren Hacı amca: “Hoce sobanın üstünde sıcak su var oradan abdest al” dedi. Büyük bir alüminyum ibrikte kaynayan suyu çelavdaki soğuk suyla ılıtıp dışarıda bulunan tuvalete gitmek için dışarı çıkınca, ikindi vaktinden beri yağan karın halen devam ettiğini ve yerde yarım metreye yakın bir tabakanın oluştuğunu görünce yolda başıma gelecekleri düşünmeden edemedim. Kim bilir dağda ne kadar yağmıştı.. İçimde korku ve ne olacağım düşünceleriyle namaz kıldıktan sonra sobanın arkasına oturup bekledik. Kapı usulca açıldı. İçeriye elinde kocaman bakır bir tepsiyle yatağımı seren gelin girdi. Terbiyeli bir edayla tepsiyi önümüze bıraktı gitti. Bir iki dakika sonra elinde iki çaydanlık ve üstünde bardaklar olan küçük bir tepsiyle geri geldi. Çaylarımızı doldurdu tepsiye koyup tekrar aynı terbiye ve saygıyla yanımızdan ayrılınca ben Hacı amcanın teklifini beklemeden, “Buyurun Hacım, kahvaltı yapalım. Malum yolum uzun, hemen yola çıksak iyi olur.” dedim. Hacı amca benim bu girişkenliğime ve onu davetime sevindi. Şu an hatırlayamadığım bir duayla karşılık verdi bana. Beraber kahvaltı ederken, Hacı’nın şoför oğlu da içeri girdi. Selam verip teklif beklemeden sofraya oturdu. Kendine bir bardak çay doldurdu, yemeğe başladı. Kahvaltının sonuna doğru bana rehberlik edecek Ali de geldi. O da çayını alıp sofraya oturdu. Yedik içtik. Hamd ve teşekkürle sofradan ayrıldık. Telefona uzanan Ali ilk çevirmeden sonra “Aloooo” diye neredeyse bağırarak uzun bir ses çıkardı. Karşı taraf ne söyledi bilmiyorum ama Ali karşıdakinin kadın olduğunu belirten hitap şeklinden sonra durumu anlatmaya çalıştı. “Biz celiyoruz, çöyün ğocesi yanımda. Uşağlar bizi atlarla karşılasın tamam mı?” dedi. Telefonu kapatınca, umutsuz bir biçimde karşıdakinin sesinin anlaşılmadığını, çok parazitli olduğunu belirtti.

Kahvaltıdan sonra eşyalarımı eşeğin sırtına bağlanan çuvallara koyup sıkı sıkı bağladık. Yola koyulmadan Hacı amca o babacan tavrıyla ayaklarımı işaret ederek gülmüş, bana bir çift yün çorapla, Trabzon işi bir lastik ayakkabı vererek, “Al bunları giy, yohsem ayakların küye çiğmadan donar kalır” demişti. Allah razı olsun ne de iyi etmişti. Gerçekten eğer kunduralarla çıksaydım, ayakların pişecekti soğuktan. Ev halkıyla vedalaştıktan sonra köyün içinden geçerek dik bir yamacı tırmanmaya başladık. Bir saatten fazla bir zaman yürümemize rağmen köyün evleri kaybolmamıştı. Daha ne kadar gittik bilmiyorum ama bir ara geri dönüp baktığımda uzaktan köyün soba dumanları yükseliyordu. Köyün sırtını dayadığı dağın ilk yamacını böylece bitirmiş, düz bir alana çıkmıştık. Yarım saatlik bir yürümeden sonra ikinci bir yamaca tırmanmak üzereydik. O ana kadar hiç konuşmamıştık. Ali bana dönüp: “Eeee hoce konuş, yoğsam yol bitmez..” dedi. Ben ne konuşabilirdim ki… “Daha çok yolumuz var mı?” dedim. Boş bulunmuştum. Ali dağları taşları çınlatan bir kahkaha attı. Kahkahası karşı kayalıklara çarpıp geri döndü ve beynimin içine saplandı. “Oooooo…. Ne diyon Ğoce, buradan bağırsam bizim köyün itleri koşar celir. Ne kadan yol gittiğ çi biz daha..” Ben de bunu biliyordum… Ama ne bileyim işte, konuşmak için yol bulmuştuk böylece. Ali kalın tonlu ama yanık sesiyle bir türkü tüttürdü. Ben de bildiğim yerlerde kendisine eşlik ediyordum. Uzun bir yürümeden sonra yolumuza birkaç kaya çıktı. “Burada biraz dinlenceğiz Ğoce…” dedi Ali. İyi de olmuştu doğrusu epey yorulmuştum. Kayalara oturup Ali’nin paketinden birer ‘cıgara’ içtik. Aslında uzun süredir terk etmiştim. Ama Askerden bu yana tekrar başlamıştım. Anlaşılan uzun bir süre daha içecektim bu zehiri.

İyice dinlenmeden Ali, “Haydi ğoce, yolumuz uzun, eğlenmeyelim. Kar dindi bağ. Eğer hızlanırsak epey yol alırız.” İstemeye itemeye kalktım. Tekrar yürüdük.

İki saate yakındır bir yokuşu çıkıyorduk. Eğri büğrü bir güzergâh takip ediyorduk. Ben ‘neden dik çıkmıyoruz’ diye kızdım içimden. Ama sebebini sorup bir köylünün karşısında bilmediğim bir konuda tekrar mahcup olmak da istemedim. Deminki gibi utanabilirdim yine adamın vereceği cevapla. Susmayı tercih ettim. Yürümeye devam ettim, gücümün son kalıntılarıyla… Ali önde eşeğin yularını tutmuş çekiyordu. Ben de onları takip ediyordum, dizlerimde kalan son dermanla. “Dayan asker dayan!. Hani asker yorulmazdı. Hem sen öğretmensin. Öğretmenler çabuk çabuk yılmaz. Ha gayret” diyerek güç veriyordum kendi kendime. Dizlerimi aşan karların içinde kaldırıp atmaya çalıştığım ayaklarım beni artık taşımıyordu. Dizlerimin üstüne yığıldım. Göğsüme kadar karlara gömüldüm. Yok, artık gidemiyordum. “Bitti her şey… ne olacaksa burada olsundu. Artık gidemem ben. Kim ağlayacaksa ağlasın. Kara haberimi alanlar ne yapacaksa yapsın, artık şuradan şuraya gidemem” diyerek sırt üstü bıraktım kendimi karlara. Ağzıma burnuma karlar doluşmaya başlamıştı.

Var gücümle bağırdım: “Aliiiii!” Kendini türküsüne kaptıran Ali beni duymamıştı. Tekrar bağırdım: “Aliiiii!” bu kez dönüp bakmıştı Ali. Beni karlar içinde boylu boyunca görünce koşarak yanıma geldi. Kolumdan tuttu . “Ne oldu Ğoceefendi?” diye telaşla sordu. “Dayan yoksa burada donarsın, Allah koruya” Beni yerden kaldırmaya çalıştı. “Yürüyemem artık Ali.” dedim. “Biraz eşeğe binemez miyim?” koltuğumun altına girip beni yürütmeye çalıştı zavallı. Kocaman cüsemi taşıyacak kadar güçlüydü ama nihayetinde onun da gücü sınırlıydı, beni ne kadar taşıyabilirdi ki.. “Bak tepenin bitimine az kaldı. Şu yokuşu da çıktığ mı eşeğe binersin. Cel şimdi eşeğin kuyruğundan tut, seni çeker, destek alırsın.” Haklıydı Ali. Eşeğin yükü ona yetiyordu. Benim iri cüsemi de alsa bu kez eşek yuvarlanacaktı yerlere. Dediğini yaptım mecburen. Eşeğin kuyruğundan tuttum eşek yürümeye başlayınca önce sendeleyerek düşecek gibi oldum ama kuyruğa sıkı sıkı yapışınca inanılmaz bir şey oldu. Sımsıcak kuyruktan sanki eşeğin bütün gücü bana geçmiş gibiydi. Eşeğin adımlarıyla ben de yürüyordum artık. Neşem yerine gelmiş, Ali’nin türküsüne bile katılıyordum. Ali yine eşeğin başını çekiyor ben de kuyruğunu tutuyordum. Bir gören olsa “Zavallı eşekten ne istiyorsunuz?” diye bize çıkışabilirdi. Bereket versin öyle kuş konmaz, kervan geçmez bir yerdeydik ki bize sitem edecek kimsecikler yoktu. Ali’nin türküsü bitmişti. Eşek bir ara yavaşlar gibi oldu. Ben bir ritim tutturup gittiğimden yeni bir hale uyum zorluğu çekmeyeyim diye eşeğin hızlanması için “Çoh!” dedim. Ali arkasına dönüp: “Ne o Ğoce? Bağıyorum canlandın artığ.” Cevap yerine bir türkü tutturmuştum:

“Dağlar seni delik delik delerim
Kalbur alır toprağını elerim aman aman.
… “
Ali neşeyle bağırarak: “Bu dağda torpağ yoğçi! Sen olsa olsa karları elersin hoceefendi!” gülerek türküme devam ederken, tekrar başa alıp: “Kalbur alır karlarını elerim” diye değiştirdim mısrasını. Bu kez de Ali karları kalburla elleyemeyeceğimi belirttiyse de ben türküme kaldığım yerden devam ettim. Kahkahalarla tepenin bitimine kadar türküyü takılmış plaklar gibi tekrar tekrar söylüyoruz.

***

O gün altı saate yakın yol yürümüştük. Bereket versin dağda kar kesilmiş, yerini sıcak ve terletici bir güneş almıştı. Yoksa köye ulaşamazdık o gün. Köye ikinci ama yürüyerek ilk gidişimi hiçbir zaman unutamam. Ve bir yıl boyunca bu yürüyüşler sık sık tekrarlandı. Köyden ayda bir kez bazen iki kez inerdik. İnişler genellikle güneşli yağışsız günlerde yapılırdı. Ve mümkün olduğunca aynı gün dönülürdü. Yoksa yağışa denk geldik mi günlerce ilçede masur kalırdık. İlçede kalmak zorunda olduğum günlerde Erzurum Öğretmenlerevi’nde geçen zamanım da bir başka hoş olurdu. Köyden şehre inmelerde bilmeceler, türküler, şarkılar ardı sıra dizilir ve yol kısalırdı böylece. Yaklaşık iki saatte inerdik biz dağı. Ama çıkışlar yok mu çıkışlar… İnsanın dizlerinin bağını çözen o yokuşlar ve belimizdeki kilolarca yük… Yük dedim de o günden sonra bir daha bir binek hayvanına binemedim. Köylüler atlarla gelir giderdi bazen.. Ben de peşlerine takılırdım. Çünkü ata binmeyi beceremezdim bir türlü. Köylü gençler o gün bizi karşılamaya geldiğinde de ata binememiştim zaten. Yükümü eşeğin sırtından indirmişler ben de eşeğe binerek köy görünene kadar yürümüş, oradan da yürüyerek köye girmiştik. Bu durumum bir yıl boyunca köyde konuşulmuş, köylüler arasında şaka konusu olmuştu. Köyden iniş ve çıkışlarda hep ben önde giderdim. Zaman zaman yanlış yola sapıp göğsüme kadar karlara saplandığım da oluyordu. Köylü gençler önden yol açıp ıslanarak gitmeme kızarlarsa da, ben onların ısrarlarına aldırış etmezdim. Çünkü onlar hızlı yürüyordu. Ben arkalarında yürüsem onlara yetişemez, hızlanmaya çalışınca da çabuk yorulurdum. O yüzden hep önde olurdum. Bu durumu da; “Öğretmenler toplumun en önünde olmalılar” diye ifade eder, gururlanarak üste çıkmaya çalışırdım.

Köy yolu üstünde dik yar vardı. Onun dibine yaklaştığımızda yukarıdan çığ düşer mi düşmez mi diye bağırırdık ve beklerdik. Bu bağrışmalar ve seslenmelerden sonra kar inmiyorsa yukarıdan temkinli bir şekilde dibinden konuşmadan, hızlı hızlı geçip giderdik. Bazen de zirveye doğru silahla ateş ederdik. Kurşun sıkardık beyaz ölüme…

Zaman zaman ilçeye inip de birkaç gün geri dönemediğimden öğrencilerin kaybolan zamanlarını telafi etmek için cumartesi, pazar günleri de ders yapardım. Bunu bir sohbet esnasında İlçe Milli Eğitim Müdürü’ne söyleyince kızmıştı. “Olur mu ya! Cumartesi, Pazar günleri resmi tatildir, ders yapamazsın!..” demişti.

Ben: “Yapıyorum işte. Sizden ücret mi talep ediyorum ki siz ödeyemezsiniz. Köy yerinde de veliden para talep edemem ya, herkesin canına minnet. Bana dua ediyorlar, ücret olarak da bu bana yeter.” demiştim. İlkbahar mevsimiydi. Maaş almaya gitmiştik ilçeye… Müdür beni görünce: “Köyden şikâyet var, derslere girmiyormuşsun. Önümüzdeki hafta sana müfettiş gelecek” demişti bana. Böyle bir şikâyetin olmadığını, müdürün bana hava atmak için uydurduğunu biliyordum. “Buyursun gelsin, karşılamaya eşek mi göndereyim, at mı?” Pek hoşuna gitmemişti bu sözüm. “Yok kaymakam bey greyder gönderecek köyün yolu açılacak, müfettiş jiple gelecek” demişti. Ben orada kaldığım müddetçe köye ne greyder geldi, ne de müfettiş… Hem müfettişin şeytanın bile giremediği bir köyde görev yapan bir öğretmenle teftişlik ne işi olabilirdi ki… Köy öğretmenlerine değil de merkezlerde tam donanımlı okullarda bir elleri yağda, bir elleri balda çalışan öğretmenlere takdir yazmak ve maaşla ödül vermekle uğraşsınlar değil mi? Bu düşüncelerimi bölge köylerin öğretmenlerinin toplandığı toplantıda dillendirdiğimden pek sevilmemiştim idareciler tarafından.

Olsun.

Konuşmasını bilmeyen veya çekinen bir öğretmenin yetiştireceği öğrencinin de korkak olacağına inanıyordum. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki bozuk sicilimin bana ne getireceğini bilmeden başım dik bir şekilde köyüme gidip geliyor ve görevimi vicdan rahatlığı içinde yapıyordum. Böylece bir yıl doldurdum o köyde. Çok güzel anılar yaşadık köyde. Hele geceleri lojmanda köy gençleriyle yaptığımız eğlenceleri unutmak mümkün değil. Sabahlara dek köylere has, bölgeden bölgeye değişen çeşitli türden oyunlarla akıp gidiyordu zaman nehri… Akıp gittikçe sular, yerine yenisi gelirdi. Akıp giden suyu getirmek mümkün olmadığı gibi o zamanları da geri getirmek mümkün olmuyordu.

Şimdilerde o günleri yad ederken, binlerce hatırayla birlikte köyde radyo dinlerken (köyde TV olarak sadece TRT 3 kanal çekerdi, o da aşırı karıncalıydı) yazdığım şu mısralar aklıma geliyor:

GARİP ŞİİR

“İstanbul’da Boğaziçi’nde
Bir garip Orhan Veli…”
Erzurum’da Aşkale’de
Bir dağ başında ben.

O rahatlık bolluk içinde garip.
Ben yokluğun pençesinde garip.

O, Boğazda, vapurda
Ben tipide eşeksırtında,
Bembeyaz karlar başımda.
Beyazlar giymiş Azrail karşımda.

Boğaziçi süslenmiş
Nazlı bir kız gibi.
Ak geceliğini giyinmiş
Aşkale Düzyurt köyü.

“Boğaziçi’nde üç beş güzel,
Söylesinler şarkı gazel.”
Bu dağda on iki öğrenciyle
Çile çekmek başka güzel.

Gidin söyleyin şaire
Ey sığırcık kuşları,
Beni de yazsın o şiire,
Şarkı olsun dillere
O mu garip ben mi garip?

O rahatlık bolluk içinde garip.
Ben yokluğun pençesinde garip.

Düzyurt -1991


Misyonerlik Faaliyetleri ve İncil Reklamlarına Dair…

Eylül 27, 2007

Ülkemizde yüzyıllardır süregelen gizli kapaklı bir misyonerlik faaliyetleri var. Bu faaliyetler başta kendisini gizli kapaklı kapılar ardında saklarken son dönemlerde ülkemizin içine girdiği AB tirendinden kaynaklanan hür ifade etme serbestiyetten ve en azından dinî hadiselere ve özellikle hristiyanlığa karşı bir esneme oluşmuş, bundan dolayı gizlenme gereği duymayan bu misyonerlerin kafalarını sığınaklarından çıkarıp ortalıkta uluorta gezmelerine fırsat vermiştir.

Filmler, TV ve sinemalarımız, Toplantı ve değişik programlarla basınımız bu olaylara çanak tutar vaziyete gelmiştir.

Duymayanınız kalmamıştır. Anadolu’da ve özellikle Doğu’da insanlara para karşılığında din değiştirme teklif edildiğini ve bu nedenle menfur bazı cinayetlerin işlendiği malumunuz… Bu olayların bu kerteye getirilmesi de elbette tasvip edeceğimiz bir durum değil. İstanbul gibi büyük metropollerde bu daha da ilerlemiş, genç kızlarımızın boyunlarına altından haçlar, çantalarında küçük inciller, süslü kartlar ve maskotlar şeklinde hristiyanlık figürleri ve objeri taşıyan eşyalar… Değişik düşünce ve felsefi terimler altında ruhsal rahatlama seansları adı altında gizli-saklı olmayan cemiyet ve dernekler…

İçinizde bunu düşünce özgürlüğü olarak addedeniniz olabilir, ancak bu tür müteşşebisçilerin hedef kitle olarak, anne ve babadan Müslüman olan ve işsiz kalan genç kız ve erkeklerimizi hedef almaları ürkünç…

İstanbul Gaziosmanpaşa’nın dış mahallelerinden birinde oturan bir tanıdığımın evine misafir olarak bulunuyorum. Evdeki genç kızın kitaplığındaki incili görüp biraz ilgileniyorum. Bu kitabın sahibesi olan kızla sohbet ediyoruz. Kızın beyninin yıkandığını ve hristiyan öğeleriyle doldurulduğunu görüyorum. Hatta söylemleri ve hal gidişatı ile kızımızın Hristiyan olduğuna acıyla tanıklık ediyorum. Karın tokluğuna, yol parasına bile yetmeyen bir ücretle İstanbul Sarıyer civarında bir işe yerleştirilmiş, hergün üç araçla işine gidip, üç araçla da dönüyormuş… İstanbul’un trafik hengamesinde üç araç değiştirerek gitmenin ne azap verici bir durum olduğunu İstanbullular çok iyi bilir… Misyoner dostlarımız kızımızı dininden etmekle ona peşinen cezasını da vermiş bulunuyorlar böylece…

İnsanlarımızın daha nelerle kandırılıp dinlerinden döndürüldüğünü bilemiyorum ama, şu bir gerçek ki ülkemiz ciddi bir sıkıntıyla başbaşa… İrticai faaliyet diyerek İslami etkinlikleri baltalayan ve uğraşanları ‘içeri’ alan sistem nedense bu hristiyanlaşmayı irtica kotasına sokmuyor. Tam tersine bu ilericilik olarak da addediliyor… Oysa İslam Dini Hristiyanlığa göre daha yeni ve daha akılcı… Fen, teknoloji ve bilimle de uyuşmakta. İslam Dini’nin Peygamberi’nin hayatı detaylıca bilinmekte ve incelendikçe hayretten hayrete girilmektedir. Çünkü günümüz tıp ilminin verileriyle örtüşen tavsiye ve hayat tarzı var O Kutlu İnsanın…

Yazının devamını oku »


Şükür

Eylül 26, 2007

ramsey.gif

Bir ayı geçti sitemizin kapanması. Bugün müdür yadımcımız Osman Beyle konuşurken sitemin adı geçiyor. Aklıma gelince tekrar giriyorum. Bir OH BE! çekiyorum kendi kendime… Ama bu sesi çok yakınımda oturan Osman abi bile duymadı sanırım.

Mahkeme kararı nasıl kadırıldı ve ne tür bir gelişme yaşandı bilmiyorum ama, siteme tekrar kavuşmama sevindim…

Haydi güzel birlikteliklere…


Yayın Yok

Ağustos 19, 2007

İki gündür Türkiye’de WordPress mahkeme kararı ile kapatılmış?
Bizim günahımız nedir anlamadım?


17 Ağustos

Ağustos 16, 2007

Kim ne derse desin, bu gece fay hatlarını sen tetikledin ve ben patladım… Ama sarsıntıları bir sen duymamışsın …

d.e>>>


Onca Yıldan Sonra…

Ağustos 16, 2007

19agustos.jpg

16 Ağustos 1999.

Sancıların doruğa çıktı gün.

Yüreğimin vedalara dayanmayacağını biliyordun..

Ne diye kışkırttın içimin girift dehlizlerini..

16 Ağustos,

Gecenin içine doğru uzanan hüzünümüzün parktaki ağaçlarla arşa uzandığı gece..

Şu saatlerde zamanı bitirmeye karar veriyorduk değil mi?

Bitirmeye-bitirmemeye çalışıyorduk mutluluğu..

Bir şeyler yapamamanın acısıyla sarsılırken, oturduğumuz yerden arzın merkezine sinyaller göndermişiz..

BİLİYORSUN, O GECE ARZI SARSAN GÖZYAŞLARIN OLDU…


Senden Sonra..

Ağustos 13, 2007

Bak işte yine sensiz doğuyor güneş. Geçit vermez dağların ardından, pusa boğulmuş gürültüden cinnet geçiren şehrin keşmekeşine…

Gece boyu süren sancılarım yetmez gibi, yine gönlüm sensizliğe alışmaya çalışacak bugün.

Bahar görmemiş yüreğime yine kara bulutlar göverecek ve karlar yağacak avuçlarıma.

Yıkılmışlığım, bitmişliğim yeniden aşikâr olacak.

Çocuklar gülecek acınası hallerime. Ve adımın ardına bir GaripOzan lakabı daha takılacak .

Kirli sakalım, kırışık saçlarıma bakıp benimle istihza ile eğlenecekler, gülecekler. Şık hanımlar, jön beyler birbirlerine burunlarının uçlarıyla gösterip işaret edecekler beni.

Senden sonra kiyamet provaları yapılıyor
Yas tutma sırası aşka geldi bende
Hıçkırıklar hesabıma işlenmiş
Yer yarılıyor cinnet geçiriyor hafsalam
Eğilip ölümü öpüyorum seccademde
Umurunda değilim artık gözlerinin
Ellerin perçemimde dolaşmıyor artık
Senden sonra kiyamet provaları yapılıyor
Yas tutma sırası aşka geldi bende

Nasıl ki, bir bitki susuz kalınca gün be gün eriyip biterse, ben de sensiz her gün öyle kaybedeceğim.

Eriyip tükeneceğim.

Rüzgar olacağım eseceğim fırtınaların içinde kaybolurcasına. Alev olacağım ateşini arttıracağım yüreğimin. Bela olacağım kapımda gün doğmadan dikilecem.

Kervanımı çevireceğim nice yolcu arasından. Kendime zarar vereceğim verebildiğim kadarıyla. İnsanları güldürteceğim kendime…

Böylesi yakışır senden sonra ancak bana..

Başka başka yaşayamam.

Gülemem ereğine kavuşmuşlar gibi şen.

Güleç olsam da içimdeki fırtınaları çözemezsiniz.

Senden sonra sahipsiz kalmış bir kentin fakiriyim. Duvar diplerinde çile dolduran, anılarındaki sevda kırıklarıyla avunan yoksulun biri..

Artık senden sonra şehre ve insanına güvenmeyecem. Sen ki olmaz ihtimalleri gerçekleştirip gittin ya…

Yüreğimde saadet özlemiyle yanmaktayım…